http://www.youtube.com/watch?v=FTNfPaVDSRQ&feature=related
"BEŞERİYETİN FAHR-İ EBEDîSİ (SAV.) DİYOR Kİ:

'ALLAH HER DERD İÇÜN BİR DEVÂ YARATMIŞDIR. YALNIZ BAZI DERDLER VARDIR Kİ ONLARIN DEVÂSI YOKTUR. BİR TANESİNİ SÖYLİYİM"

Seyyidina Şemseddin Yeşil (ks.)
... Yüksek Ahlâk Derneği | 18.04.1965

http://www.youtube.com/watch?v=6CaP4ZdpwEg
Zümrüd-ü Anka
“Her ne istiyorsan kendinde ara. Senin içinde bir can var, o canı ara
Senin dağının içinde hazine var, o hazineyi ara
Eğer yürüyen dervişi arıyorsan; Onu senden dışarıda değil
Kendi nefsinde ara!” [Mevlana
KEREM GİBİ
 

Hava kurşun gibi ağır!!
Bağır
        bağır
                bağır
                        bağırıyorum.
Koşun
         kurşun
                erit-
                    -meğe
                            çağırıyorum...

O diyor ki bana:
— Sen kendi sesinle kül olursun ey!
                                                Kerem
                                                     gibi
                                                          yana
                                                                yana...

«Deeeert
             çok,
                 hemdert
                         yok»
Yürek-
        -lerin
kulak-
        -ları
              sağır...
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:
— Kül olayım
                   Kerem
                        gibi
                              yana
                                    yana.
Ben yanmasam
                  sen yanmasan
                             biz yanmasak,
                             nasıl
                                   çıkar
                                          karan-
                                                  -lıklar
                                                      aydın-
                                                              -lığa..

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
        bağır
                bağır
                        bağırıyorum.
Koşun
         kurşun
                 erit-
                     -meğe
                             çağırıyorum.....
 

                                                                                1930 Mayıs

Çıktım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu

Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım
Nedir deyû sorana bandım verdim özünü

İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini

Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yüklettim
Kırk çift dahi çekmedi söyle kaldı yazılı

Bir sinek bir kartalı salladı urdu yere
Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Bir kör ile güreştim elsiz ayağım aldı
Onu da basamadım tuttu benim bazumu

Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana
Öylece yola düştü eritti hep buzumu

Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş baka şunun sözünü

Gözsüze fısıldadım sağır sözüm anladı
Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü

Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden örttü mânâ yüzünü.

İnsanda, maddî yönünden başka:
“Sezmek, inanmak, sevmek, korkmak, düşünmek” gibi yönleri de vardır, İnsanı bu bütünlüğü ile tetkik etmek gerekir...
Bunları bir tarafa bırakarak herşeyi akıl yönünden mütalâa etmek akıl adına her şeyi bir nevi inkârdır.
Mantık ve akıl insanın büyük bir yönüdür.
İnanmak, insanın diğer bir yönüdür.
Akıl kadar insanoğlu inanmağa muhtaç ve hatta mecburdur.
Bu böyle iken, inanma hissini akla kalbetmek, inanma mevzuunu aldın hakimiyeti altına almağa çalışmak insana kastetmektir.

Düşünmek kadar inanmak, sevmek kadar korkmak insanın yaradılışına uygundur.
Bu cihaz insanda mevcuttur.
Akıl, mantık kaideleri içinde yürürlüktedir.
Mantık, düşünceler arasındaki düzeni ta’yin eden bir bilgi koludur, iman, inanma bu hududun ötesindedir.
Akıl ile iman arasında bir denge kuran insan Yunus’u anlayabilir.
Onun için Yunus:
“Ete kemiğe burundum,
Yunus diye göründüm”der.
İmânâ insan akıl yardımı ile varır ve vardığı âlemi târif akıl ile olamaz. İmanın târif ettiği âlemden, akıl hududuna “ete kemiğe bürünerek” geldim. Onun için, Yunus’u akla dökemediğimiz gaipler âleminin güzelliklerine yumuşak ve samimi bir üslûpla mırıldanan büyük bir insan diye târif edebiliriz.

Akıl hududlarında Yunus, hem ozandır, hem de düşünürdür.
Bunların hepsini kapsayan “ete kemiğe bürünerek” görünür şeklindeki Yunus’un, görünmeyen tarafı ile de bir Velî olarak kabulü gerekir.
Her şey, kâinatta güzel yaratılmıştır.
Çirkin ve fena diye bir şey yoktur.
Güzeli görememek duygusunun doğurduğu yanlış hislerdir.
Rüyalarda gayp kelimesi ile târif ettiğimiz âlem olaylarını yorumlarken tâbir denilen bir konuyu geçeriz.
Dikkat edilirse rüyalarda renk, ses, vardır.
Fakat koku yoktur.
Onun için mânevî âlem büyüklerinin söylediği gibi koku madde âlemine aittir.

Denizdeki balıkları görürüz.
Bunlar suda nasıl yaşıyorlar? deriz.
Acaba balıklar: “İnsanlar suyun dışında nasıl yaşıyorlar?” dese,
Nasıl cevap verebiliriz?

Yunus bizce bir Velîdir.
Aklı, inciltmeden, imanın güzelliklerini insana okşayarak, samimiyetle üfleyen insandır Yunus.
Büyük insanları anlatmak çok güçtür.
Büyük insan kimdir?
Nasıldır?

Olgunluk; başka bir insanın dünya’sında yaşayabilmek demektir.
Akıl ve mantık insanın büyük bir yönüdür.
İnanmak insanın diğer bir yönüdür.
Akıl kadar insan oğlu, inanmağa muhtaç ve hatta mecburdur.
Düşünmek kadar inanmak, sevmek kadar korkmak, insanın yaratılışına uygundur.
Bu cihaz insanda mevcuttur, inanmayı aklın hakimiyeti altına almağa çalışmak insana kastetmektir.
İman, inanma bu hududun ötesindedir.
İman’a insan akıl yardımı ile varır.
Ve vardığı âlemi târif akıl ile olmaz.
İman’ın târif ettiği âlemden akıl hududuna:
“Ete kemiğe bürünerek” geldim diyen, Yunus;
Akıl hududunda: Ozandır, Düşünürdür.

Yunus hakkında araştırmalar, Tetkikler, Kitaplar, Törenler, Programlar, (Geceler)…
Gündüzler değil...
Şiirlerini yanlış tefsirlerle, Garip ifadelerle Yunus tam deforme olmuş... Kendisine filozof diyenler var. “Âlim salaklar”...
Ozan olmuş...
Heykeli yapılmış.
Nasrettin Hoca gibi O’da başka türlü tersine güya bir “Alîm, ozan, şâir” kadrosuna kayıt edilmiş...
Biri Nasrettin Hoca’yı tersine eşeğe bindirmiş, heykelini, resmini yapmış... Araştırmalar devam ediyor.
Yunus’un neyini araştırıyorlar.
Kendileri de bilmiyorlar.
Asrî âlimlere söylüyorum:
Nasrettin Hoca’yı ters bindiği eşekten indirmiyeceğim.
Kimseyi ikna etmek niyetinde değilim...
Hoca’nın altından eşeği çekip alacağım gibi, Yunus’u da bu âlimlerin elinden deforme olmuş, maddî ve mânevî üzüntüden kurtarmak için bir iki lâf edeceğim...
O kadar...
Gözlerini dünya’ya maddî ve mânevî kültürel, an’ane ve geleneklerimizin yıkılan enkazı arasında açıp birşey bildiklerini mırıldayan… “mırıldanan” değil. Haykıran âlim yeni tâbir ile bilgin diye geçinenlere Yunus’un küçük bir portresini çizeceğim...
Ressam değilim amma.
Lâf ve sözlerle de resim yapılır ki hakiki resim de budur.
Bu resmin kağıdı, boyası, fırçası ve kalemi Yunus’un kendi malzemesidir. O’nun söylediklerini bir araya toplayarak yapılmış resim...
Bir portre.
“Heykel değil”.

Yunus: Hacı Bektaşi Velî zamanında çocuk.
Celâleddinî Rumî, çok genç...
Konya’da... Hacı Bektaşi Velî’ den sonra “Taptuk Emre” zamanında, Yunus Olgun ve Celâleddinî Rumî çok olgun ve yaşlı ve aynı asırda Celâleddinî Rumî ile Yunus konuşmamışlar, buluşmamışlar.
Bakma uydurma lâflara… Sebep büyük.
Celâleddini Rumî söyler:
“Hangi makama çıksam, O yörük çocuğunu görüyorum” diyor.
Mânevî hasletin verdiği bir hüner.
Hangi makam, ne makamı bu?..
Görüşememeleri Yunus tarafından...
Rumî tarafından değil...
Neymiş bu?..
Celâleddin yedi yaşlarında babası Sutanı Ulema ile Muhittini Arabî’yi ziyârete gidiyorlar...
Şam’da...
Hacc dönüşü...
“Bir nehir bir deryayı peşine takmış gidiyor!..”
Sözü...
Gurur var burada...
Bu, uzun anlatılacak bir mevzu...
Câmi söylemiş ya...
Sonra da:
“Peygamber değil amma kitabı var : Niyst Peygamber Velî dâret kitap.”
Gururunu gizleyerek alay ediyor, halbuki burada kimse farkında değil...

Muhittim Arabî “vahiy” yolunun yolcusu.
İbni Rüşd “akıl” yolunun yolcusu...
Filozof, aynı devirde yaşamışlar, ispanya’da.
Endülüs’te...
Arabî, İbni Rüşd ile görüşmek arzusunda idi.
Fakat rüyasında Filozofla arasında bir perde girdiğini görüp ve bu arzusundan vaz geçti...
Arabî Endülüs’de Tuleytile’ye bağlı küçük bir köyde doğmuş.
İbni Rüşd İşbiliye’de...
İbni Rüşd Arabî’den yaşça büyük...

Yunus; ALLAH, Resûl yolcusu...
Boynu kopacak derecede bükük.
Celâleddini Rumî; Kendi kendinin yolcusu...
Onun için Yunus görüşmedi.
Diğeri de her makamdan Yunus’u görüyor o kadar.

Yunus “Cebrailem!” diyor:
Burada Cebrail, bir âlet vasıtadır.
Yâni biz hep iç içeyiz.
Birbirimizin dışında değiliz.
Sessiz sözsüz, kelimesiz sırrî lafları, düşünceleri sese çevirmek bunları âlet vasıta ile duyurmak yani Ruh’un kudret ve güçlerini cesed mekânında kendisinin ait olduğu Lâ Mekan’a bağlanışı “ALLAH”a ses ile oluyor.
Onun için “Cebrail’em” diyor Yunus.

Yunus’un cesedî portresi:
Orta boylu. Şişman değil.
Kemikli, Yüz cildi soluk. Elmacık kemikleri hafif çıkık.
Gözleri derinde siyah.
Köseye yakın tüysüz, Sakal yok...
Göğsü açık.
Ayakları büyük...
Dişleri seyrek.
Dudakları kalın düzgün.
Sesi ince düzgün ahenkli...
Teker teker konuşur, yüksek sesle değil...

“İnnallahe yuhibbil rakikıl savt : ALLAH yavaş konuşanları sever.” Buyurmuş Resûlü Ekrem.
“Lâterfeu Ezvatekûm Fevkassavten nebîyyi : Nebî’den fazla sesinizi yükseltmeyin.” Âyet-i Kerimesine tam uygun bir tekellüm ve edeb...
“Ben kulumla görür, kulumla işitirim!” Hadîs-i Kudsî’sine ta’zim-i ilâhi edebi içinde Yunus...
Bütün Velîler böyle konuşur derler...

Yunus’un okuma yazması yok...
Ümmî...
Kitap yazmamış. Söylemiş içten...
Sözleri gönül ve dillerde toplanmış...
Kendinden sonra toplamışlar.
Kim toplamış bilinmiyor.
Gönül matbaasında herhalde basılmış.
Hatta halkın topladığı ve basılanlar “hareke” lenmiştir.
Yanlış okunmaması için.
Dikkat buraya, hem de çok dikkat...
Niye harekelenmiş.
Hacı Bektaşi Velî ve, Taptuk Emre kanalından gelmiş...
Yukarıdan Yunus’a bilinmeyen ilham üfürülmüş.
Bundan ötürü “Emre” ismini almış
“Ete kemiğe burundum Yunus diye göründüm”.
Yunus ismini kim koymuş?
Kimse bilmiyor...

Babası kim?
Anası kim?
İsimleri nedir?
Bilmiyorlar...
Sonra da Yunus’u tetkike araştırmaya kalkıyorlar.
Bu gâfiller...
Anası göndermiş O’nu Hacı Bektaş Velî dergâhına buğday almak için...
Ahlat vermiş, üfürük almamış, buğday almış.
Sonradan üfürmüşler Yunus’a Taptuk ocağından.
Bunları Yunus hep sözlerinde gizlemiştir.
Yunus evlenmemiştir.
Maddî aslını saklamış.
Mânevî tarafını gizlemeden gizlemiş.
Herkes bilmesin diye...
Neyi?..
Niçin?..
Söylemem...

“Gözsüze fısıldadım”:
Kime fısıldadı?.

“Sağır sözüm anladı”:
Sağır kim?.

“Dilsiz çağırıp söyler...” :
Dilsiz kim?.

“Dilimdeki sözümü”:
Dilindeki söz ne?.

“Yunus’un sözünden sen bir mânâ anlar isen. Konya’deki minareyi görürsün bir çuvaldız.”
“Burada Konya’daki minare ne? Kimdir?”
Celâleddini Rumî’yi kastediyor.

“Balık kavağa çıkmış. Zift turşusu yemeye”.
Balık deryadan çıkmış, odundan başka işe yaramayan kavağa çıkıyor. Burada Celâleddini Rumî’nin uğraşını anlatıyor.
Zift turşusu ne demektir.
Söylemem.
Orası çözüm noktasıdır.

“Leylek çocuk doğurmuş. Bak a şunun sözüne”.
Leylek yumurta yapar doğurmaz..

“Çıktım erik dalına. Anda yedim üzümü”.
Burada erik ve üzüm ne ifade ediyor.
Ne mânâ verirsen ver ki veremezsin.
Biz de söyleyemeyiz. Yunus’a ve gizlediği şeye biz de hürmet ederiz.

“Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere. Yalan değil gerçektir. Ben de gördüm tozunu”.
Necmettini Kübra’yı telmih ediyor.

“Yunus bir söz söylemiş.-Hiç bir söze benzemez.-Münafıklar elinden örttü mânâ yüzünü.”

“Seni de bir gün sigaraya çeken bir molla Kasım gelir.”
“Kasım” Resûlü Ekrem’in halk arasındaki “Ebel Kasım” Kasım’ın babası... Çok sır verme!
Eba Hureyre’yi hatırlatıyor.
“Söylersem, beni kâfir oldu diye başıma vurursunuz”..

Hacı Bektaşi Velî sakal bırakmamıştır.
Yavuz Selim Sakal bırakmamıştır.
Son halife Vahdettin sakal bırakmamıştır.
Resûlü Ekrem “Vahiy” tamamlandıktan sonra çenede biraz sakal bırakmıştır.
Daha binlerce var.

Hazreti Ali, Fatıma’nın vefatından sonra sakal bırakmıştır.
Resûlü Ekrem vefatlarından bir sene evvel sakal bırakmışlardır.
Sebebi var çok mühim.

Yunus ilâhi donmuş bir sistir.
O’nu anlamak: O billurdan geçen renkleri görmek gerek.
Aksini iddia edebilir misiniz?
Billur belki donmuş bir sistir.
Biz de sis gibi konuştuk ya.
Bu da doğrudur.

“Bir kör ile güreştim.
Elsiz ayağım aldı.
Onu da basamadım.
Tuttu benim kolumu.”
Yunus maddî ve ruhî âlemin hudud ve sırlarına nasıl ulaştığını burada anlatıyor.
Bunu anlamak bu gün Yunus ile uğraşanların işi değildir.
Anlayamazlar...

Yed’i beyza :Beyaz el.
İlm-i ercul :Ayak ilmi.

Bunu bilmek gerek.
El ve ayak her mahlûkun biri cesedin, diğeri ruhun haritası ve insanın kendi levhi mahfuzudur.
Bunu anlamak lâzımdır.

Bir kör ile güreştim :Celâleddin Rumî ile.
Elsiz ayağım aldı : Hürmet ettim.
Onu da basamadım : Hürmetimi bozamadım.
Tuttu benim kolumu : Anlamak istemeyenlerle güreştim, uğraştım, ayağımın altına mânâsız bilgi noksanlıktan sokarak kaydırmak istediler konuştu durdular.
Ayağımı basamadım : Neticede kolumu tuttular.

Yunus dışa haykırmış.
İçe davet etmiş...

Ney’i görmez misin?
Hep içeriden dışarı üfüleyerek ses çıkarır, içe çekme yok...

Sizin aradığınız Yunus’u tanımıyorum...
Bağışlayın...
Adresini vereyim size, gidin kendiniz konuşun o da anlayabilirseniz.
Derviş caddesi, gönül palas oteli.
Adresi budur.
Git. Bul. Konuş!

Bazı insanlar vardır.
Masal ile hakikat arasında yaşarlar.
Mitoloji dedikleri yalan ile gizlenmiş büyük gerçeklerin hikâyeleridir. Görünmeyen bir perde bu gibi insanları toplumdan ayırır.
Bunları anlatmak güç.
Anlamak daha güç...
Ancak resmini çeker, veya söylenenleri kopye ederiz.
Büyük milletlerin tarihi üç beş büyük insanların tarihidir.
Bunları tetkik bir takım kulak malzemesinden bir filitre yaparak bundan süzülmeleri icab eder.
Görünmeyen bu perdeyi aralayıp, büyük bir insanı seyredersek:
Maden suyunda demirin erimiş olduğu gibi, burada insan târifi mümkün olmayan beşerî bir zevk ve emniyet duyar.
Hiç bir şeyde yanılmayan, basit görünen şeylerde her şeyi bulanlar bunlardır.
Bu gibi insanlar unutulmazlar.
Bazen unutulmayacak kadar çok yaşamazlar.
Hatırlanmazlar değil.
Kendilerini daima hatırlatırlar.
ALLAH’ın yarattığı insanların en kötüsünün bile ALLAH yanında söz sahibi olmasını temin edecek iyi bir tarafı vardır.

Evine Tanrı misafiri diye birini almış...
Ev sahibi yatmış.
Adam:
“Siz uyuyorsunuz benim kim olduğumu biliyormusunuz.
Gece siz uyurken sizi öldürmeyeceğimi ne biliyorsunuz?” demiş.
Ev sahibi:
“Bu konu yüce ALLAH’ı ilgilendirir!” diyerek odasına yatmağa gitmiş.

Etrafındakiler, evlâtları, sevdikleri, O’nu sevenler sessiz ağlıyorlardı.
Yatağında doğruldu.
Baktı onlara... Sûbhanallah! Artık yeter dedi. Ağlamayın...
Siz bir tek bana ağlıyorsunuz.
Yalnız “bir” Benden ayrılıyorsunuz.
Ben ne yapayım...
Hepinizden ayrılıyorum...
Gözlerinden yaşlar geldi.
Hakkınızı helâl edin...
Ara sıra beni hatırlayın!..”

“Hatırlamak, unutulması mümkün olmayana (ne ise o) hakaret olur!” dediler...
”Seni unutmak mümkün değil ki hatırlayalım!”
Cevap vermedi bu söylediklerine...
İçinden: “Bu insanlar ne kadar gaflette yalanı bile beceremiyorlar!”

Çıktım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu

Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım
Nedir deyû sorana bandım verdim özünü

İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini

Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yüklettim
Kırk çift dahi çekmedi söyle kaldı yazılı

Bir sinek bir kartalı salladı urdu yere
Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Bir kör ile güreştim elsiz ayağım aldı
Onu da basamadım tuttu benim bazumu

Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana
Öylece yola düştü eritti hep buzumu

Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş baka şunun sözünü

Gözsüze fısıldadım sağır sözüm anladı
Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü

Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden örttü mânâ yüzünü.

(Güzel akıbet takdir ettiklerimiz [kaderi güzel olanlar] Cehennemden uzak tutulur.) [Enbiya 101]
ÖLÜM
Ölüm Allah'ın kanunudur.Yaratılan herşey fanidir.Her nefis ölümü tadacaktır.Ayet
(Tatmakda zaika) bir hoşluk iyilik, bir rahmet vardır. Herşey bir nizam üzere bir kanuna bağlı olarak halkedilmiştir. Abes ve noksan birşey yoktur. Ölüm Allah'ın emri değildir. Böyle söylemek ve düşünmek yanlıştır, hattâ hatâdır. Bazen de küfür hududuna gider.
Ölüm, Allah'ın yaratılanlar üzerine koyduğu kanun icabıdır. Herşey fanidir. Allah bakidir.Yaratılan herşey Ondan... Fakat hiçbir şey O değildir. Yaratılanlar fanidir. Zira koyduğu kâinat nizam kanunu böyle değildir. Ölüm bu kanunu tasdiktir. Bu bir nevi Allah'ın baki olduğunu haykırmaktır, ölüm kelimesi ceset için söylenen bir sözdür. Ruhun cesedi terketmesidir.
Ruh Allah'ın emrinden olduğu için ölmez. (Emrindendir) demek Allahdandır demektir. ölüye, cenazeye tazim ayağa kalkmak, ölünün şahsına değil, fani olduğu içindir. (Ben de öleceğim) demektir ki Allah'ın kanunu ceseden tasdik kalben ikrardır. "Herkes Ölecek Ya Habibim sen de Öleceksin" Ayet. Bu ayet Allah'ın rahmetine kavuşmayı ilân ediyor. Allah'ın rahmetine giden ölüye hürmet de, Allah'ın rahmetine hürmet demektir. O rahmete kavuşmak ümidini her zaman taşıyorum demektir. Ölünün arkasından Kur'an okumak, cenaze namazı kılmak hepsi Allah'ın rahmetini dilemek, ona ulaşmak için temenni ve niyazda bulunmaktır.
Resulü Ekrem ruhu muallalarını teslim ederken işaret parmağını kaldırarak "El refiki âlâ" üç defa söylemeleri o rahmete kavuşmak, ancak ölmekle, o zevki tatmakla mümkün olacağını da ümmetine ima etmiştir. Ölüm, Allah'ın yokdan halkettiğî kâinatda câri ahenk kanununun icabıdır. Her şeyin sonu vardır. Fanidir. Prensibine uymaktır. Ölüm... Yaradılışın tabii bir neticesidir. Allah'ın emri değildir. Kurduğu kanun icabıdır. Bundan ötürü ahenk kanununa uyuşda bozukluk olursa onu tamir ediniz. Tedavi olunuz emri vardır. Kazadan Belâdan Herşeyden korkmak. Bu korkular: insanda kurulmuş nizam ve ahenk kanununa karşı duyulan şuurlu ama şuursuz görünen tazimin korkusudur.
Bu, şu formülde söylenir: Herkes canını sever. Bu, tazim ile karışık korkuya (HAŞYET) ismi verilir. Allah'ın rızasına muhalif birşey yapmaktan korkmak, ahenk kanunu dışına çıkmak korkusudur. (RIZA) bu âhenge uymaktır. (Allah razı olsun) sözünde gizlidir. Burayı iyi anla. Esas nokta burasıdır. Allah razı olsun demek mühim bir sözdür. Sakız gibi ağızda her yerde çiğnenmez. Lâfla olmaz. Allah'ın kanununa uy. Rıza zaten o uymaktır.
HAVF: Mes'uliyet korkusudur. Arada çok büyük fark vardır.
(Haşyet) ile... Bu arada bir ifade daha vardır. Hasret...
Hasret: Elden giden veya ele gelmesi matlub olan şey için kemali arzudan (fazla arzulamak) husule gelen teessür ve ızdırap... "YA HASRETEN ALEL İBAD..." Ayet.
Dilsiz ol. Dedikodu yapma.
Sağır ol.
Duyduğun herşeyi etrafa yayma.
Kör ol. Her gördüğünü etrafına söyleme. Bu da dedikodudur. Körler Hak'ka daha yakındırlar. Bu ne demektir. Hak olan şeye...Amma bir bilseler...Gözleri açık olanlar ise ne yakın, ne uzak yol üstündeki çukuru görmez durumdadırlar... İnsanın batini iç hayatını koruyan Resulü Ekrem'in zahiri hayatını taklid ederek, tavsiyelerine harfiyen uymaktır. Bu âdabın ismi şeriatdır. Yani Resulü Ekrem'in dış hayatıdır.
Birçok bilgisiz bilgisizliği içinde olan kimselerin söylediği şeriat değildir. Bunu bilseler mırıltı edip bağırmazlar. Bu âdap ile süslenerek ziynetlenmek neticesi insanda nübüvvet feyzinden husule gelen bir hal vardır. Yaşanır. O tarifi mümkün olmayan zevkli iç haline tasavvuf diyorlar... Allah'a yalvar. Tazarru yakar, Gizlice dua edin. Allah haddi aş ani an sevmez. (Gizlice Dua edin). Ne demektir. Beni böylelikle bulursun... Bu çok büyük bir müjde ifade eder.
(Ben insanın sırrıyım insan benim sırrım) haberini izah eder. "Haddi aşanları sevmez" ne demektir. (Had) nedir. Allah'ın rızasına muhalif birşey yapmaktan korkmak, Allah'ın rahmetini ümid etmek kadar insanın ruhuna asalet verir. Rfza burada câri kanunu tecavüz etmemek, onu inkıyad etmektir.
Câri kanunlara kendini bırak. Sonu iyidir. Vahiyde kusur yoktur. Kendine gel... Paşam...Bazı topraklar yağmur yediği halde istifade edemez. Olayı, bunu haykırmaktadır.
Onun için: "UD'U RABBEKÜM TADARRUEN VE HUFYE 1NNEHU LA YUHlBBlL MÜTEDİN" buyurulmuştur. Burada (RABBEKÜM) Rabbınızın hitabı vardır. Bu kelimenin hakiki ifade manasını bilmek lâzımdır. Ölüm, insanda bulunan RAB güç ve kudretlerin geri alınması, Allah'a teslim edilmesidir.
Mes'uliyet, serbestlik kalkmıştır. Artık... Tekrar temizliğe dönmektir. Temizlikte aslında güzel olan şeyler hep güzel olduğu gibi görünür. Temizlik olmadı mı duyguların perdelenmesi neticesi onları çirkin, fena koku, nefret verici olarak duyarr^Görür işitir. Bu temizlenmemenin neticesidir ki bu da bir nevi isyan sayılır... Bir anne yavrusunun ; salyasından, pisliğinden tiksinmez. Fakat başkasınınki çok fena gelir.
İdraki güç gaybi hakikatler sonsuz denecek kadar uzak mesafeler kat ederek söz haline .inklâp eder. Lâfız suretine giren faillerin hakikatleri o zaman kulağa erişir. Kâinatda câri: Fizik. Kimya. Biyolojik. Matematik. Elektronik. Atomik nizam değişmeyen yaratılış kanununun icabıdır. O kanun dışına çıkmak icabı olan, bozukluk derecesine göre zarar görür. Çıkmamak için kanunlar bulundu. Esasları Halik tarafından bildirildi.
Ahenk kanunu dışına yavaş yavaş çıkma. Birden bire çıkma. O kanunların icabı tepkiye maruz kalır. O kanun o çıkmanın cezasını verir. O kanun o halde hürmetsizlik neticesi intikam alır. Allah "ZÜLİNTÎKAM"dır demek budur. Allah öç alıcı değildir. Kurduğu kanunun icabıdır. Bu bazen ani olur.
Onun için Allah "SERÎÜL HESAB"dır, bundan ötürü...Kanun seridir. Amma Allah (ESSABUR) dır, unutmayın. Koyduğu kanun öyle değildir. Karıştırma birbirine bunları... (Haddi aşanları), kanun icaplarını çiğnediğinden, Allah koyduğu kanuna karşı gelenleri (sevmez) bu demektir. Asırlardır islâmiyet düşmanları ve esefle söyleyebiliriz ki din âlimi geçinen birçokları kendilerini evliya makamına kadar çıkarmışlardır. Bugün elde bulunan kitapların hepsinde düzmeler çoktur. Hatta Allah'ın kelâmı diye bilinen: Zebur. Tevrat, İncil tamamıyla bambaşka bir hale gelmiştir. (Bu ruhani mühim ve Allah'ın arzusu üzerine tecelli etmiştir). Artık tevilleri, düşünceleri, tefsirleri düşünün

Uydurma lâflara bakma. Onlarda tertipli yalan gizlidir. Böylelikle yalan müesseseleri kurulmuş, mükemmelleştirilmiş yıkılmaz bir hale gelmiştir. Yalan. Zinadan. Kumardan. İçkiden. Her türlü haramdan daha fena bir hareketdir. Diğerlerinin tövbesi vardır. Yalanın yoktur. Yalan, Allah'ın emrinde olan ruha karşı isyandır. Yalanda nefis hakimdir. Yalanı doğuran nefisdir.
Yalanda: Allah'ın ilmini. ESSEMİ olduğunu. Peygamberi. Kur'anı inkâr gizlidir. Yalan söyleyen küfürdedir.
IKRA : Oku... Okuma bilmem...
Yazı yok. Ne okuyacak... Hitap ve cevap niçin.böyle.
Burası, vahyin en büyük, tarif ve izahını ifade eder.
Bilir misiniz: Gürültü. Yalan; kanda, dimağda potasyum muvazenesini bozar. Ani hiddetlerde potasyum muvazenesi bozulur. Unutkanlık, hafıza bozukluğunda, delilerde potasyum muvazenesi bozuktur. Yalan, insanın kimyasını bile bozar. Şakadan bile olsa söylemeyin. Böylelikle ruhun arkadaşı olursun.
Yalan düşünme, vücut mekanizmasındaki doğruluğu sarsıyor Burayı anlatmak çok güç fakat anlamak kolaydır...Allah sana güç verdi. Akıl verdi, irade verdi. Allah'ın verdiği bu malzeme ile işini yapmış olursun. O halde onunla birlikte yapıyorsun demektir. Kendine güvenmek, Allah'a güvenmek olduğunu bil. Başkasından yardım isteme. Allah'ı unutup şirke girme. Kendini bırak ona. O ne yaparsa güzel yapar. Böylelikle asıl dostun ile dost olursun. Bu hareketinle de herşeyi Allahdan istemiş olursun.
Alınterinin kirlisi yoktur. Onu hiyle, yalan, haram ile kirletme. Allah'ın helâl hazinesinin hududu yoktur. Namaz miraçdır demek: Gönül ile Hak olana bağlanmaktır. Gönül:Hak olana bağlanmanın ismidir.
Allah'dan istemek en büyük ibadettir, ibadet bu istemek temizliğine kavuşmak olduğunu unutma. Kuluna (Sana müracaat edeni boş çevirme diyor) kendisi hiç boş çevirir mi. Bunu düşünmek bile küfürdür. Dilenci Allah'ın ERREZZAK olduğunu unutarak başkasına el açandır... "Eğer dilenmenin ne olduğunu bilseydiniz kimseden birşey istemezdiniz" hadisdir.
Yalan küfürdür. Tövbesi de yoktur. Sessiz sözsüz harfsiz kelimesiz manalar ruha hitaptır Bunu kulak ne duyar ne anlar. Kâinat, akıl yoran bir sür'atle intizamlı bir atom kaynaşmasıdır. Herşeyin aslı özü... Ne görür, ne duyarız bu kaynaşmayı... Bu kaynaşmanın sahibi o nizamı kuran Allah'ın kullarına hitap, vasıta iledir. O da Resul'ün bilgisayarına verilir. O da bizlere anlayacağımız duyacağımız şekilde bildirir. Buna (VAHÎY) ismi verilir.
Bu :
MUSA’ya İbranice
İSA'ya Süryanice
RESUL'e Arapça Çevrilerek geldi. Aslı ne İbranice, ne Süryanice, ne de Arapçadır.(......) dır. Bugün toplantılarda her milletden delege var. Kürsüde konuşanın konuştuğu dil büyük makinadan geçiyor. Söylenen dili bilmeyenler kulaklıklarını takıyorlar. Hangi dili biliyorlarsa makine öylece tercüme ediyor. Fakat söylenen aynıdır. Peygamberlere de kendi dillerine içlerindeki bilgisayar tercüme ediyor. O da bizim anlayacağımız dilde söylüyor.
Demişler ya :
Gözsüze fısıldadım (Kime fısıldadı).
Sağır sözüm anladı (Sağır kim).
Dilsiz çağırır söyler dilimdeki sözümü, (Dildeki söz ne).

Muzaffer Ozak Efendi Abd Tv Sohbeti-(Tasavvufu Anlatıyor)

http://www.dailymotion.com/video/x9rdog_muzaffer-ozak-efendi-abd-tv-sohbeti_creation

Hayır da, şer de Allah’tandır

Sual: (Hayır Allah’tan ama şer Allah’tan değil. Şerri insan kendisi yaratır. Bunlar, şerrin Allah’tan olduğu inancını bir de Amentü’ye dâhil etmişler. Âyet ve hadiste böyle bir şey yok) deniyor. Lütfen bu konuyu âyet ve hadislerle açıklayın.
CEVAP
Kur’an-ı kerimde de, hadis-i şeriflerde de hayrın ve şerrin Allah’tan olduğu açıkça bildiriliyor. Şimdiye kadar gelen istisnasız bütün İslam âlimleri, (Hayır da şer de Allah’tan) demişlerdir. Şerrin Allah’tan olmadığı inancı Hıristiyanlık ile Mutezile ve bazı sapık fırkaların görüşüdür. Hiçbir Ehl-i sünnet âlimi şer Allah’tan değildir dememiştir. Çünkü hiçbir âlim, Kur’an ve hadise aykırı konuşmaz. Kul kendi kaderini yaratamaz. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Lut’un karısının azaba uğramasını takdir ettik.) [Hicr 60] (Yani kaderini öyle kötü yazdık)

(Güzel akıbet takdir ettiklerimiz [kaderi güzel olanlar] Cehennemden uzak tutulur.) [Enbiya 101]

(Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların hepsi helak olurdu. Fakat bize kavuşmayı ummayanları [ahireti, dirilmeyi inkâr edenleri] biz, azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakırız.) [Yunus 11]

(Rabbin, kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68]

(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62, Mümin 62]
Müfessirlerin şahı imam-ı Kadı Beydavi hazretleri bu âyet-i kerimeyi şöyle açıklıyor:
(Hayrı, şerri, imanı, küfrü ve her şeyi yaratan ancak Allahü teâlâdır. Her şey Onun tasarrufu altındadır.)

Peygamber efendimiz, Kur'an-ı kerimdeki imanla ilgili âyetleri açıklayıp buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ, “Bana inanıp da kadere, hayır ve şerrin benim takdirimle olduğuna inanmayan, benden başka Rab arasın” buyurdu.) [Şirazi]

(Bir kişi, kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmadıkça, mümin sayılmaz.) [Tirmizi]

Görülüyor ki, (Hayır da şer de Allah’tandır) inancını Amentü’ye sokan Allah ve Resulüdür.
Cebriye denilen sapık fırka da, bu âyetlere bakınca, (Bize günahları işleten Allah’tır, biz günahlardan sorumlu değiliz) demiştir. Elbette bu da yanlıştır. Ehl-i sünnete göre, insanda irade-i cüziyye vardır. İşlediği günahlardan sorumludur.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İman-küfür, hayır-şer, hidayet-dalalet, taat-günah, Allahü teâlânın yaratması olup, hepsi de Onun takdir ve iradesiyledir. Hak teâlâ sevabı ve günahı kulların ameline bağlı kılmıştır. İnsanı iradesine bırakmış, azabı ve sevabı, iradenin sarfına bağlı kılmıştır ki, buna kesb denir. Kesb, kuldan, yaratmak Allah’tandır. Kesb, kendi irademizle yaptığımız hareketlerdir.

Allahü teâlânın yaratacağı şeyleri ezelde bilmesi, irade sıfatını yok etmediği gibi, kullarının yapacağı şeyleri de ezelde bilmesi, kulların irade ve ihtiyar sahibi olmalarına mani değildir.

Allahü teâlânın emirler, yasaklar koyması, insanda kesb bulunduğu içindir. Eğer kesb olmasaydı, hâşâ bu emir ve yasaklar lüzumsuz olurdu. Azap ve nimet vaadleri hâşâ yanlış olurdu. Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesi de yine bu şekilde hâşâ temelinden yersiz bir iş olurdu. Görülüyor ki bu zatın maksadı dinleri temelinden yıkmaktır.

Allahü teâlâ elbette her şeyi bilir
Yukarıda, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu âyet ve hadislerle kısaca ispat etmiştik. Şimdi ise, “Eğer herkesin Cennete veya Cehenneme gideceğini Allah biliyorsa, o zaman bizi niçin sorumlu tutuyor? Nereye gideceğimizi biliyorsa, peki niye bize koskoca Kur’anı gönderdi? Niye emirler ve yasaklar bildirdi? Alın yazısı diye, kader diye bir şey yoktur, herkes kendi kaderini kendisi çizer” savına cevap veriyoruz.

Bu savların hepsinin cevabı Kur’an-ı kerimde vardır. İslam âlimleri açıklamıştır.

Önce şunu soralım:
Bir insanın Cennete mi Cehenneme mi gideceğini Allah bilmez mi? Bilmeyen ilah olur mu hiç? Kur’an-ı kerimdeki o kadar âyetler nasıl inkâr edilir? Bunun maksadı, (Çamur at, tutmazsa da iz bırakır) misali, belki bazı gafilleri avlarım diye böyle desteksiz atıyor.

Kötülükleri yaratan başkası mı?
Mektubat-ı Rabbanide buyuruluyor ki:
İmam-ı a’zam hazretleri, İmam-ı Cafer-i Sadık hazretlerine sordu:
- Allah, insanların istekli işlerini, onların arzusuna mı bırakmıştır?
- Hayır, rübubiyetini [yaratıcılığını ve her istediğini yapmak büyüklüğünü] âciz kullarına bırakmaz.
- O zaman kullarına işleri zorla mı yaptırıyor?
- O âdildir. Kuluna zorla günah işletip, sonra da Cehenneme sokmaz.
- O hâlde, insanların istekli hareketlerini kim yapıyor?
- İşleri, ne insanların arzusuna bırakmış, ne de kimseyi, o işleri yapmaya mecbur bırakmıştır. Yaratmayı kullarına bırakmadığı gibi, zorla da yaptırmaz. İkisi arası olagelmektedir. (1/289)

Mutezile’den Abdülcebbar Hemedani, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ebu İshak İsferaini'ye sordu:
- Allah, kötülüğü, günahı istemez ve yaratmaz. Bunları şeytan yaratmıyor mu?
- Hayrı da, şerri de, her şeyi yalnız Allah yaratır. Başkası bir şey yaratamaz.

- Allah kendine isyan edilmesini diler mi?
- Allahü teâlâ, küfrü ve günahları dilemese ve yaratmasa, kul, zorla Ona isyan edebilir mi? Kul, irade-i cüziyyesi ile küfür, günah, kötülük yapmak ister. Allah da dilerse, onun istediğini yaratır.

- Bir kimse hidayet istediği halde, Allah ona hidayet dilemese, ona kötülük etmiş olmaz mı?
- Kulun hakkını vermemeyi dilemez, ama kendi hakkını almayı dilemeyebilir. Zerre kadar iyilik yapana karşılığını verir. Küfürden başka günahların çoğunu da affeder. Küfrü dilemesine gelince, Hak teâlâ âlimdir, ileride olacak her şeyi bilir. Hakîmdir, her şeyin en iyisini yapar. Dilediği kuluna hidayet verir. Sapıklıktan dönmeyeceğini bildiği kulu da sapıklıkta bırakır. Bir âyet meali:
(Dilediğini sapık yolda bırakır, dilediğine de, hidayet eder.) [Fatır 8]

Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, kulların irade etmesi, dilemesi ile yaratır. Kulun iradesi yaratmaya sebeptir. Müminler, irade-i cüziyyeleri ile imanı ve itaati dileyince, Allahü teâlâ da, diler ve yaratır. Kâfir, küfrü ve fâsık, günahı dileyince, O da irade ederse, yaratır. Yalnız kulun dilemesi ile bir şey var olmaz. O da dileyince var olur. Allahü teâlâ dilemedikçe, bir sinek, kanadını kımıldatamaz. İnsanların yaptıkları bütün iyilikler ve kötülükler, hep Onun dilemesi ile oluyor. Kullar bir şey yapmak irade edince, O irade etmezse o iş olmaz. Var olmasını dilemediği şey, var olmaz. Var olursa, gücü yetmemek olur. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter.

Nefsimiz yaratıcı değildir
Sual:
Ehl-i sünnet kitaplarında, hem hayır şer Allah’tan deniyor, hem de kul işlediği günahlardan sorumlu deniyor. Bu çelişki değil mi? Günahları nefsimiz yaratmıyor mu?
CEVAP
Dinimizde çelişki olmaz. Her şeyin yaratıcısı yalnız Allahü teâlâdır, başka yaratıcı yoktur. Nefsimiz bir şey yaratamaz. Nefsimizi yaratıcı bilmek mutezilenin görüşüdür. Nefsimiz insan ve cin gibi mükellef bir mahlûk bile değildir. İnsan ölünce nefsi yok olacaktır. Mükellef bile olmayan ve yok olup gidecek bir şeye yaratıcı demek ne kadar yanlıştır. İmanın altı esasından birisi de, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır. Buna inanmayan Müslüman olamaz.

Resulullahın vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran, gönderen hep Allahü teâlâdır. Kuvvet ve kudret sahibi yalnız Odur. O hatırlatmazsa, kimse, iyilik ve kötülük yapmayı irade, arzu edemez. Kulun iradesinden sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve fırsat vermedikçe, hiçbir kimse, hiçbir kimseye, zerre kadar, iyilik ve kötülük yapamaz. Kulun istediği her şeyi, O da irade ederse, dilerse yaratır. Yalnız Onun dilediği olur. İyilik ve kötülük yapmayı, çeşitli sebeplerle hatırlatmaktadır. Merhamet ettiği kulları kötülük yapmak irade edince, O irade etmez ve yaratmaz. İyilik yapmak irade ettikleri zaman, O da irade eder ve yaratır. Böyle kullardan hep iyilik meydana gelir. Gazap ettiği düşmanlarının kötü iradelerinin yaratılmasını, O da irade eder ve yaratır. Bu kötü kullar, iyilik yapmak irade etmedikleri için, bunlardan hep kötülük hasıl olur.

Demek ki, insanlar, bir alet, bir vasıtadır. Kâtibin elindeki kalem gibidir. Şu kadar var ki, kendilerine ihsan edilmiş olan İrade-i cüziyye’lerini kullanarak, iyilik yaratılmasını isteyen, sevap, kötülük yaratılmasını isteyen, günah kazanır. Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini onların iradeleri ile yaratmasını ezelde dilemiştir. İşlerin insan iradesi ile yaratılması, ezeldeki ilahi irade ile yaratılması demektir.

Nefsimiz şer işletir
Sual:
Şerleri yani kötülükleri nefsimiz işlettiğine göre, (Hayır da, şer de Allah’tandır) demek, doğru olur mu?
CEVAP
Sebep olmak bakımından, şer yani kötülük elbette nefstendir, ama yaratmak bakımından, hayır da, şer de Allah’tandır. Nefs kötülüğü ister, sebep olur, Allahü teâlâ da yaratır. Yani kötülükleri de Allahü teâlâ yaratır, O irade eder. Allahü teâlâ irade etmezse, yaratmazsa, sivrisinek kanadını oynatamaz. Başımıza gelen her türlü kötülük, Allah’ın iradesiyle ve yaratmasıyla meydana gelir. Hâşâ, nefsimiz yaratıcı değildir, şerri de, hayrı da yaratamaz. Her şeyin yaratıcısı yalnız Allahü teâlâdır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62, Mümin 62]

(Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]

(Rabbin, kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68]

Kul belayı hak ederse, Allahü teâlâ da ona bela gönderir. İşte bir âyet meali:
(Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. [Bununla beraber] Allah çoğunu affeder.) [Şura 30] (Demek ki bela, günahlarımız yüzünden gönderiliyor, ama gönderen yine Allah’tır. Âyetin devamında, Allah çoğunu affeder deniyor. Demek ki belayı gönderen Odur, çoğunu da affediyor.)

(Sana gelen her iyilik, Allah’tan [bir ihsanı olarak] gelmekte, her kötülük de [günahlarına karşılık olarak] kendinden gelmektedir.) [Nisa 79]

Görüldüğü gibi, bu âyette, günahlarınız yüzünden kötülük geliyor buyuruluyor, ama kötülüğü yaratan yine Allahü teâlâdır. Bundan önceki âyette, şerri de Allah’ın yarattığı bildiriliyor. O âyet-i kerimenin meali:
(Kendilerine bir iyilik dokununca, “Bu Allah’tan” derler, başlarına bir kötülük gelince de “Bu senin yüzünden” derler. “Küllün min indillah” [Hepsi Allah’tandır] de!) [Nisa 78]

Hayrı da, şerri de Allahü teâlânın yarattığına inanmak, imanın şartıdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmayan mümin değildir.) [Tirmizi]

Bid’at ehlinin kimi kaderi, kimi de hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan olduğunu inkâr eder. İmanın şartını altıdan aşağı indirenler olduğu gibi, yediye çıkaranlar da var. Hatta İslam’ın şartı diye bir şey olmadığını söyleyenler de var. Bu, eski âlimleri suçlayıp böylece onların üstüne basarak yükselmek isteme hastalığından kaynaklanmaktadır. Çok çirkin bir iştir. Dinde reform yapmak isteyen türedilerin, önceki âlimleri suçlamasının kıyamet alameti olduğu, hadis-i şerifle bildirilmektedir. Yine Peygamber efendimiz, (Âlimler, Resulullah’ın vârisleridir) buyuruyor. Resulullah’a vâris olan eski âlimleri suçlamak, vârisin sahibi olan Resulullah’ı üzmez mi? Önceki âlimleri suçlama hastalığından kurtulmalıdır.
 
Ehl-i iffet mu’teber olmaz cihânde bir zemân
Müfsid u gammâz olan mümtâz olur âlem bu yâ

Temiz kişiler cihanda bir an itibar görmezler,
Fesat ve iftaracı olanlar üstün olur, alem bu ya.

Fâzıl_
 
Köre renk
Sağıra ahenk olmaz...

Ey başkaları için aglayan göz ! Otur birde kendin için ağla.. MEVLANA

http://www.youtube.com/watch?NR=1&v=JPrLLviU3us&feature=endscreen
Demedim mi?

http://www.dailymotion.com/relevance/search/ahmet+%C3%B6zhan/video/x8xpty_demedim-miy_music

 
‎"BEŞERİYETİN FAHR-İ EBEDîSİ (SAV.) DİYOR Kİ:

'ALLAH HER DERD İÇÜN BİR DEVÂ YARATMIŞDIR. YALNIZ BAZI DERDLER VARDIR Kİ ONLARIN DEVÂSI YOKTUR. BİR TANESİNİ SÖYLİYİM"

Seyyidina Şemseddin Yeşil (ks.)
... Yüksek Ahlâk Derneği | 18.04.1965

http://www.youtube.com/watch?v=6CaP4ZdpwEg

ياد دارى-Yâdında mı?

 

Yadında mı doğduğun zamanlar?

Sen ağlar idin gülerdi âlem;

Bir öyle ömür geçir ki olsun

Mevtin sana hande halka matem.

ياد دارى كه وقت آمدنت
همه خندان شدند تو گريان
آبچنان زى كه وقت رفتن تو
همه گريان شودن تو خندان

Tekrar  tekrar okumayı sevdiğim dörtlüklerden biri ve her seferinde içimde bir hüzne sebebiyet veriyor. Öyle bir ömür geçirememe ”endişe”sinden olsa gerek… Rubai hakkında kesin bir bilgiye sahip olmamakla beraber, Sadi Şirazi’ye ait olduğu, ilk kısımdaki çeviriyi de, Mehmet Akif Ersoy’un Arapça’dan tercüme ettiği söylenir

Ricâlullah , kişiye baktığı zaman, onun mukallit oluşunu tasavvuf konuşmasından anlar!...

Abdulkadir-i Geylani (KSA)

İzzet, masivayı yaktın mı ?”
Hz.Mevlana (k.s.) “Fihi ma fihinde”, Ricalullah için, “Onlar Allahın satıhlarıdır, o sathın ardındaki el Allahın elidir” buyurmaktadır
Sen dereyi geçmeden, ummanı arzularsın!

Haydi Niyazî yürü, atma okun ileri,
Derdiyle kul olmadan sultânı arzularsın

Topuğuna çıkmayan suyu deniz sanırsın...

Gece sayıklar gibi, anlaşılmaz söz ile,
Sen de mi ey Niyazî irfanı arzularsın?

Taklit ve Tahkik
 

Fethi müjdeleyen hadis-i şerif

“Letüftehanne’l Kostantıniyyete, ve le ni’mel emrü zâlike’l emr, ve le ni’mel ceyşü zâlike’l ceyş”

Anlamı: “Kostantiniye, bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır.”


Küçük Cihâddan Büyük Cihâda

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iştirâk ettiği son sefer olan Tebük, meşakkat dolu, zorlu bir seferdi. İslâm ordusu bin kilometre gitmiş ve dönmüştü. Medîne’ye yaklaşırlarken âdeta şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine yapışmış, saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:

“–Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz!” buyurdular. Ashâb hayretler içinde:

“–Yâ Rasûlallâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?” dediklerinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Şimdi büyük cihâda (nefs cihâdına) dönüyoruz!” buyurdular. (Süyûtî, II, 73)

Nefs cihâdı, kalbî eğitim ve mânevî terbiyedir. Gâye, ahlâkı yüceltmek ve insanı mânen olgunlaştırarak “insân-ı kâmil” hâline getirmektir. Bunun yolu da ilâhî hakîkatlerle yoğrulmuş bir akıl, îman ve güzel ahlâk ile tezyîn edilmiş bir kalb, Kur’ân ve sünnetin rûhâniyetiyle taçlanmış hâl ve davranışlarla “tevhîdin mîrâcına yükselerek” kemâle ermektir

   
 

Allah’ın yardımı’ (nasrullah), Kur’an’ın, kendisine iman eden mü’minleri kesin bir biçimde inanmaya davet ettiği bir iman konusudur. ‘Allah’ın yardımı’ elbette gaybî bir meseledir, dolayısıyla inançla ilgilidir. Gaybîdir, fakat hayâlî değildir, kendine has yöntemlerle tezahür eder, müşahede edilebilir. Allah’ın yardım edeceğini, yine Allah’ın bizzat kendisi bildirmektedir, bunun için iman etmeyi gerektirir. ‘Allah’ın yardımı’nın gerçekleşmesi için elbette birtakım koşullar vardır. Zira Allah’ın yardımı şartsız, kuralsız değildir. Herkes için de geçerli değildir. Mü’min olmak Allah’ın yardımına layık olabilmenin ön şartıdır.

Allah’ın yardımı her konuda olabilir. Çünkü kullar her konuda Allah’a muhtaçtırlar. Kullar fakîr, O ise zengin (ğanî)dir. ‘Ğaniyyün ani’l-alemîn’dir. Yani, Kendisi’nin dışında ‘âlem’ olarak adlandırılan varlık kategorilerinden hiçbirine bağımlı/muhtaç değildir. O’nun yardım gereksinimi olamaz. Ama yaratılmışların tamamı, bir biçimde Allah’ın yardımına muhtaçtır. Aslında genel anlamda Allah’ın, yarattığı bütün canlıların rızkını temin etmesi, yaşamlarını sürdürebilecekleri organları ve en uygun ortamı yaratmış olması onlara yardım olarak düşünülebilir. Bununla beraber Kur’an’da ‘Allah’ın yardımı’ dendiğinde daha farklı bir ilahî müdahale kast edilmektedir. Öznesi Allah, nesnesi insan olan ilahi yardımın alanı daha çok siyasi, toplumsal ve ideolojiktir.

‘Allah kime yardım eder?’ sorusunu Kur’an, "Allah dilediğine yardım eder." (30/Rum, 5) şeklinde cevaplamaktadır. Çünkü Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Hiç kimse O’nu, bu tasarrufu dolayısıyla hesaba çekme güç ve kudretine malik değildir. Fakat, "Allah dilediğine yardım eder" ayeti, bizim anladığımız bir lisanla ‘keyfiliği’, haklı veya haksız ayrımı yapmaksızın, rastgele yardım eder anlamını ihtiva etmemektedir. Bunun anlamı, Allah kime yardım edeceğini çok iyi bilir demektir. O, kime yardım edeceği konusunda kimseye danışmaz. Zira O her şeyin künhüne vakıftır. Hem zahiri, hem bâtını; hem evveli hem de ahiri bilen yalnızca O’dur. Dolayısıyla "dilediğine yardım eder" demek, "O, kime yardım edeceğini çok iyi bilir, yardıma gerçekten müstehak olanlara yardım eder demektir." Kısacası sünnetullah’da keyfilik, sorumsuzluk, haklı-haksız ayrımı yapmamak kesinlikle söz konusu değildir.

"Allah dilediğini yardımı ile güçlendirir." (3/Al-i İmran, 13) Allah’ın, yardımı ile güçlendirdiği kimseler elbette mü’minlerdir. O, kafirlere karşı mü’minlere yardım etmekte, mü’minlerden yana tavır koymaktadır. Allah kafirlere yardım etmez. Şu halde, "Allah dilediğine yardım eder" ayeti ile "Allah dilediğini yardımı ile güçlendirir" ayeti aynı şeyden bahsetmekte ve ‘Allah’ın dilediği’ kimselerin mü’minler olduğunu anlatmaktadır.

Allah, hem Rasullere, hem de mü’minlere, gerek bu dünyada, gerekse ahirette yardım edeceğini açıkça bildirmektedir. (40/Mü’min, 51) Ama ‘Allah’ın yardımı’ dendiği zaman, bilhassa bu dünyada iken, kafir topluluklara karşı mü’minlere yardım edilmesi akla gelir ve Kur’an bu müjdeyi vermektedir: "Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin. Onları hüsrana uğratsın. Onlara karşı size yardım etsin. Mü’min bir toplumun kalplerine şifa versin." (9/Tevbe, 14). Görüldüğü gibi buradaki yardım, alelade, sıradan bir yardım olmayıp, ideolojik ve siyasidir. Biraz daha açmak gerekirse: Allah’ın vaadettiği yardım, mü’minleri açlıktan kurtarmak, susuzluklarını gidermek, fakirken zengin etmek kabilinden değildir. Bundan daha öte bir şeydir. Vaadedilen yardım, mü’minleri kafirlere karşı korumak, zalimlerin zulmünden, askeri ve siyasi saldırılarından, baskılarından korumak, dağılıp yok olmalarını engellemek, tevhidî duruşlarını muhafaza etmek şeklinde bir yardımdır. Yani, tevhidle şirkin mücadelesinde, muvahhidleri kollamak, onları güçlendirmektir. Hem Tevbe suresinin geneli, hem de 14. ayetin sıyak ve sıbakı dikkatli şekilde okunduğunda, kafirlerin mü’minler tarafından hor ve hakir kılınması istenmektedir. Hz. Peygamber’i yurdundan çıkartan ve mü’minlere karşı savaş başlatmış bir toplumla savaşmaları mü’minlere emredilmiştir. İşte bu savaş ortamında Allah mü’minlere yardım etme sözü vermektedir.

Eğer Allah’ın mü’minlere yardımı söz konusu olmasaydı, Kur’an geçmişteki kimi mü’minlerin "Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!" duasına yer vermezdi. (2/Bakara, 250, 286; 3/Al-i İmran, 147) Al-i İmran suresinin 146 ve 147. ayetlerinde, daha önceki nice peygamberin ve beraberindeki mü’minlerin Allah yolunda savaştıkları ve fakat, başlarına gelenden dolayı asla gevşeyip zaaf göstermedikleri, boyun eğmedikleri, bilakis sabrettikleri anlatıl
makta ve şöyle demekten başka marifet bilmedikleri hikaye edilmektedir:

"Onların sözleri şöyle demekten ibaret oldu: "Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki haddi aşmalarımızı bağışla. Ayaklarımızı sabit kıl (kaydırma). Kafirler(den oluşan şu) kavme karşı bize yardım et!" (3/ Al-i İmran, 147). 148. Ayette, Allah’ın onların dualarını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü Allah onlara hem dünya nimetini, hem de ahiret sevabını vermiştir.

Bu ayette geçen, önceki mü’minlerin yaptığı bildirilen dua, sanki İslamî hareketin tüzüğü gibidir. Mü’minlerin Rablerinden ‘yardım’ olarak istedikleri, herhangi bir dünyevi çıkar, mevcut siyasi yapı içinde bir pay edinme, zenginlik, refah düzeylerinin artırılması, ticaretlerinin daha da kârlı olması, çocuklarının ‘iyi bir gelecek elde etmesi’ gibi, ‘lüküs hayat’a yönelik talepler değildi. İsteklerini şematize edersek: günahlarının bağışlanması; haddi aşmalarının bağışlanması (yani haddi aşmama temennisi); ayaklarının iman üzre sabit kalması ve nihayet kafirler topluluğuna karşı yardım görmeleri. Bu talepler çağımız müslümanına, İslami düşünüşün esas problemlerinin nerede yattığını gösterecek, paha biçilmez değerde mesajlar içermektedir. Aynı zamanda, Allah’dan yardım görmeyen ‘müslümanların’ da, neden yardım görmediklerinin cevabını burada bulmaları mümkündür. 146. Ayette, nice peygamberin ve beraberindeki mü’minlerin Allah yolunda savaştıkları ama bu uğurda başlarına gelenlerden dolayı zaaf göstermedikleri, boyun eğmedikleri anlatılmaktadır. Onların bu duruşu ile, 147. ayette sıralanan taleplerini birleştirdiğimiz vakit, Allah’ın yardımının ne olduğu, bizim de Allah’dan yardım talebinde bulunurken, ne istememiz gerektiği konusu yeteri kadar aydınlanmaktadır.

Bakara suresinin 250. ayeti de, gerek içerik, gerekse üslup olarak Al-i İmran suresi 148. ayetin sanki tefsiri gibidir. 148. Ayetteki ‘savaşan mü’minler’ bu ayette Tâlût ve askerleri, savaşılanlar da Câlût ve ordusu olarak somutlaşmaktadır. Mü’minler yine burada da Allah’dan sabır dilemekteler; ayaklarının kaymaması, sabit kılınması için Allah’a yalvarmaktalar ve nihayet "Kafirler(den oluşan şu) kavme karşı" Allah’dan yardım istemektedirler. Nihayet duaları kabul olunmuş ve Allah’ın izniyle onları yenmişlerdir. Bu olay anlatılırken 249. ayette Tâlût’un askerleri içinde bulunan bazı mü’minlerin söylediği şu sözlere yer verilmektedir:


"Nice az bir topluluk, sayıca daha çok topluluğa karşı Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah elbette sabredenlerle beraberdir." (2/Bakara, 249). İşte Allah’ın yardımı bunun için istenmektedir. Allah’ın yardımı, az bir topluluğun kendilerinden sayıca ve güç bakımından üstün nice toplumlara galip gelmeleri şeklinde tecelli etmektedir. Allah’ın yardımı geldiği zaman, niceliksel üstünlükler hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Peygamberlerin yaptığı gibi Mü’minler de ancak Allah’dan yardım talep ederler, başka bir seçenekleri zaten yoktur. Allah’ın dışında ne sığınacak bir merci, ne yardım edecek bir kurtarıcı vardır. Yardım sadece Allah katındandır. (3/Al-i İmran, 126; 8/Enfal, 10) Allah’dan başka kuvvet de yoktur, yardımcı da... (86/Tarık, 10) Fatiha suresi bu anlamda sanki bir taahhüdname gibidir: "Allahım! Yalnızca Sana ibadet ederiz ve yalnızca Senden yardım dileriz." Mü’minler kafirlerin yalanlamasına karşı ve bozguncuların ifsadına karşı Allah’dan yardım dilemek zorundadırlar. Nuh peygamber de, kavminin tekzibine karşı Rabbin’den yardım istemişti. Allah’ın yardımı ona gemi olarak gelmişti ve Nuh’un gemisini hiçbir şeye benzetemeyen azgın/kafir kavmi, Nuh’a yapılan yardımın bir gereği olarak sularda boğulup gitmişti. (23/Mü’minun, 26) Kur’an’ın tanıklığına göre, Nuh’un ardından gelen bir peygamberin yaptığı da, tıpkı selefi gibi, kafir kavminin tekzibine karşı Rabbi’nden yardım istemek olmuştu. (23/Mü’minun, 29) Onlar da ‘Peygambere yapılan yardım’ olarak bir sayha ile helak edilmişlerdi. (23/Mü’minun, 40-41). Daha sonra gönderilen Lut Peygamber’in de yaptığı, kafirlikte sınır tanımayan, ahlaksızlığın zirvesine ulaşan kavmine karşı Allah’ın yardım etmesini talep etmek olmuştu. (29/Ankebut, 30) Lut’un duası mucibince ‘Allah’ın yardımı’ geldiğinde ise Lut kavmi, artık yaşamıyordu. (29/Ankebut, 31-35).

Yukarıda açıkça geçtiği gibi, peygamberlere yardım eden Allah, mü’minlere de yardım edicidir. Bu, geçmişte böyleydi, şimdi de böyledir ve kıyamete kadar da böyle olacaktır. Zira Allah’ın sünnetinde bir değişiklik yoktur. Allah’ın yardım edeceğine kesinkes iman etmek gerekmektedir. Bu o kadar kesin ki, Kur’an, Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyi kafirlere (12/Yusuf, 87) ve sapmışlara has (15/Hıcr, 56) bir nitelik olarak tanımlar. Mü’minler mutlaka Rableri’ne bel bağlamak ve O’nun rahmetinin kuşatıcılığına inanmak zorundadırlar. Kur’an, Allah’ın yardımından umut kesenleri çok çarpıcı bir temsille anlatır:
"Her kim dünyada ve ahirette Allah’ın kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa, herhangi bir yolla göğe ulaşmayı denesin ve orada yol alsın. Ve baksın, bu hilesi onun öfkesini giderecek mi?" (22/Hacc, 15) Bu kavram yazısı, ayetteki kelimelerin çözümlemesini yapmaya elverişli değildir. Bu ayetin meali verilirken düşülen yanlışları tek tek göstermek de* bu yazının sınırlarını aşıcı niteliktedir. Bunun yerine, ayetin gerçek mesajının ne olduğuna dikkat çekmek yerinde olacaktır. Bizce bu mesaj şudur:

Allah size hem bu dünyada, hem de ahirette yardım edecektir. Allah vadinde durandır. O’nun bu vaadine inanmak ve güvenmek zorundasınız. Eğer Allah’ın yardımından umudunu keseniniz varsa, o halde haydi göklere çıksın, göklerde yol alsın ve kendisine yardım edecek başka bir ilah, başka bir güç/otorite var mı, araştırsın. Ama boşuna, böyle bir ilah, güç ve otorite yoktur. Allah’ın dışında, size yardım edebilecek bir başka kimse yoktur. Ancak Allah yardım eder. Allah’ın dışında bir başka yardımcı bulunmadığına göre, Allah’ın mutlak hakimiyetini kabul edip, O’na boyun eğmek zorundasınız. Onun emir ve yasaklarına teslim olmak zorundasınız. Yardımı da ancak O’ndan bekleyebilirsiniz.

Peki, Allah’ın yardımı ne zaman gelir? Allah’ın yardımı haktır ve gerçektir, fakat bu, durduk yerde ve hiçbir bedel ödemeden sahip olunan bir hak değildir. Her şeyin bir bedeli olduğu gibi, Allah’ın yardımının da bedeli vardır ve bunu Kur’an açıklamaktadır. Allah’ın, yardımı şartlıdır: "Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar." (47/Muhammed, 7) "Allah’ın yardımı" tabirinin, "ayakların sağlam tutulması" mefhumu ile birlikte anılması ne kadar manidardır! Bu ayet Medine’de nazil olmuş olan muhammed suresinin, kafirlerle savaşı emreden ilk ayetlerindendir. Bundan önceki ilk altı ayet ve sonraki 4 ayet, Allah’ın mü’minlere yardımının ne türde olduğunu yeterince anlatmaktadır. Bu yardım, siyasi-ideolojik bir yardımdır, egemenlik yardımıdır. Mü’minlere yardım vaadeden Allah, kafirlerin hakkının yıkım olduğunu, çünkü onların, Allah’ın inzal ettiklerini çirkin bulduklarını beyan etmekte, Allah’ın da onların amellerini boşa çıkarttığını duyurmaktadır. Ayrıca bunların benzerlerinin önceden de gelip geçtiği hatırlatılmaktadır. Sonuç olarak, mü’minlerin Mevla’sı Allah’dır, kafirlerin ise mevlası yoktur!

Şimdi bu ayet Allah’ın yardımının ön şartını belirlemiştir. Bu, mü’minlerin Allah’a, yani Allah’ın dinine yardım etmeleridir. Allah’ın indirdiklerinin en yüce olması için yapılan bütün çabalardır. Kısacası, peygamberler seviyesindeki bir kulluk ve teslimiyettir. Allah’ın yardımı bu şekilde hak edilebilir.

Bu şartlı yardım, Hac suresinin 39-40. ayetlerinde biraz daha açıklanmaktadır:
"Kendileriyle savaşanlara, zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaşmaları için) izin verildi. Şüphe yok ki Allah onlara yardım etmeye kâdirdir. Onlar haksız yere, sırf ‘Rabbimiz Allah’dır’ inancında oldukları için yurtlarından çıkartılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanları diğer bir kısmıyla [kafirleri mü’minler eliyle] defetmeseydi, içlerinde Allah’ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Kendisine yardım edene Allah mutlak surette yardım edicidir. Elbette Allah güçlüdür, yücedir." (22/Hac, 39-40)

Bu ayetlerde, Muhammed suresinin 7. ayetine paralel bir üslupla, Allah’ın, O’na yardım edene yardım edeceği haber verilmektedir. Şu halde her iki ayetten anlaşılan anlam, Allah’ın yardımının şartlı olduğudur ve şart, mü’minlerin Allah’ın dini uğrunda ‘yardım’ sözcüğüyle açıklanabilen bir çaba içine girmeleridir. Allah rızası için, Allah’ın dini yüce olsun için ne kadar çaba harcanırsa, Allah da o kadar yardım edecektir.

İşte burası, kendilerini Allah’ın yardımına almaya namzed gören insanların, pek fazla kafa yormak istemedikleri önemli bir noktadır. Kendilerine yardım edilmediğini bilen insanlar ilk olarak, bu iki ayette öne çıkartılan şartı, ‘Allah’ın dinine yardım’ şartını ne kadar yerine getirdiklerine bakmak zorundadırlar. Allah’ın, vaadinde durmaması söz konusu olamayacağına göre, eksikliği insanlar kendi sîretlerinde aramalıdırlar. Bu eksikliğin, Allah’ın dini uğrunda mücadele etmek olarak tespit edileceğinde kuşku yoktur. Hak edilmeyen bir şeyi beklemek ise mü’minlerin hasleti olamaz.

‘Allah’a yardım’ kavramı Kur’an’ın bir başka yerinde "Allah’ın yardımcıları" (ensarullah) mefhumu ile ifade edilmektedir. İlkin İsa Peygamber, etrafındaki insanlara seslenerek, kimin İsa’nın yanında Allah’ın yardımcıları olabileceğini sormuş, Havariler de "Biz Allah’ın yardımcılarıyız" diyerek Allah yolunda mücadele etmeye söz vermişlerdir. (3/Al-i İmran, 52). Kur’an, İsa’nın Havarileriyle olan bu diyaloğunu ve Havarilerin taahhüdlerini hatırlatarak Muhammed (a.s.)a iman eden mü’minlerin de tıpkı Havariler gibi Allah’ın yardımcıları olmalarını talep eder. Son söz olarak da, Allah’ın, iman edenleri düşmanlarına karşı desteklediğini ve onlara galip geldiklerini bildirir. (61/Saf, 14). "Allah’ın yardımcıları" ifadesi elbette mecazidir, Allah’ın yardımcıya ihtiyacı yoktur. Allah’ın dini uğrunda dimdik ayakta kalmak, Peygamberin safında yer almak, imanından ölünceye dek vaz geçmemek, dinin tebliği için çalışmak "Allah’ın yardımcısı" olmak demektir.

Peki, Allah’ın yardımı, Allah’ın yardımını hak eden insanlara hemen gelir mi? Bunun belli bir vakti var mıdır? Elbette bunun bilgisi tamamen ve sadece Allah katındadır. Kimin, ne zaman, ne kadar yardımı hak ettiğine ancak Allah karar verir. Fakat kuşkusuz burada insanları yanıltan bazı faktörler vardır. Bunlardan birisi, insanların aslında hiçbir şey, ya da fazla bir şey yapmadıkları halde, Allah’ın yardımına layık oldukları kanaatine sahip olmalarıdır. Günümüz dünyasında müslümanların hali bu minvaldedir. Fiziki, sayısal (demografik) ve parasal varlıkları ile hiç de uyumlu bir ‘varlık’ gösteremeyen koskoca bir ‘islam dünyası’(!), hiçbir risk altına girmeden bütün işlerini tamamen Allah’a havale etmiş vaziyettedir. ‘Mübarek gün ve gecelerde’, Cuma hutbelerinde, hatta yemeklerin ardından, tokluktan geniren, bir ‘hocaefendi’nin yaptığı dualarda, ‘devam-ı devlet’, ‘nasib-i cennet’ gibi bütün zorlu işler Allah’a havale edilmektedir. Kendilerinin yaptığı ise biraz göz yaşı, biraz sızlanma, biraz da (kafirlere) yalvarma ve özür dilemeden ibarettir. Yani Allah’a yalvarma ile kafirlere yalvarma birbirine karışmış durumdadır. Böyle bir durumda Allah’dan yardım beklemek, en hafif deyimle abestir.

Tam bu noktada Kur’an bizi yine uyarmaktadır: "Yoksa siz, sizden önce yaşamış kavimlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, Rasul ve beraberindeki mü’minler ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler! Dikkat edin, Allah’ın yardımı yakındır!" (2/Bakara, 214).

Bu ayet düz bir mantıkla, sanki Allah, siz de acı çekin öyle cenneti vereyim diyor şeklinde anlaşılamaz. Ayetin mesajı, önceki kavimler gibi Allah’ın dini uğrunda her türlü sıkıntıya göğüs germenin gerektiğidir. Bu işin doğasında bu vardır. Küfürle iman, tevhidle şirk daima mücadele halinde olmuştur. Müslümanların, kafirlerin tasallutundan tamamen emin oldukları dönem neredeyse hiç olmamıştır. Dolayısıyla mü’min olmak, dayanıklı olmayı gerektirmektedir.

Tam bu noktada insanları, Allah’ın yardımı konusunda şüpheye düşüren ikinci bir faktör gündeme gelmelidir, o da insanların aceleciliğidir. Yukarıdaki ayet bize sabrı, tahammülü, dayanmayı öğretmektedir. Bizim, ‘biz şunları şunları yaptık, Allah neden hala yardım etmiyor?’ gibi haddi aşan bir söz söylemeye hakkımız yoktur. Zira, yaptık zannettiğimiz görevlerimizi bir de Kur’an’a sormalı, Kur’an’dan onay almalıyız. Bunların yeterli olup olmadıklarına Allah karar verecektir. Bu O’na ait bir iştir. İnsanlar acele etmemeyi, teenni ile hareket etmeyi, işlerin sonucunun tamamen Allah’ın elinde olduğunu bilmelidirler. Bize düşen kulluğumuzu mükemmel şekilde yerine getirmek olmalıdır.

Kur’an’ın bildirdiğine göre, Rasullerin tam ümitsizlik anı, Allah’ın yardımının geldiği andır. Peygamberler yalanlandıkları, bu alanda başarı gösteremedikleri ve tam bir ümitsizliğe kapıldıkları anda, yani yeis anında Allah’ın yardımı yetişmiş ve Allah’ın dilediği kimseler kurtuluşa ermişlerdir. Kafir/günahkar toplumdan ise Allah’ın azabı geri çevrilmemektedir. (12/Yusuf, 110). Bu ayetin işaret ettiği hassas bir nokta var. Her türlü yeis hali, Allah’ın yardımını anında celbeden bir neden değildir. Yeis haklı yere olduğu zaman, yani mü’minler gerçekten tam bir tebliğ yaptıkları halde tekzip edildiklerinde kapıldıkları umutsuzluk anı, Allah’ın yardımını celbeden andır...

Haksızlığa uğrayanların yardımcısının Allah olduğunda kuşku yoktur. (22/Hac, 60) Allah’ın yardım ettiği kimse/ler ise gerçekten güçlüdür. Onları yenecek kimse yoktur. (3/Al-i İmran, 16). Allah yeryüzüne salih kullarının varis olacağını vaadettiğine göre (21/Enbiya, 105), ‘salih kullar’ın endişeye kapılması, panik yapması, ümitsizliğe kapılması için herhangi bir neden yoktur. Ama eğer mesele bir türlü ‘salih’ olamamaksa -ki öyledir-, o zaman da zaten Allah’ın yardımını beklemenin bir anlamı yoktur. Kendilerinin arkasında Allah gibi bir güç olduğu halde mü’minler olduğu söylenen kitlenin yeryüzünün en izzetli kulları olmamasına şaşılmaz da ne yapılır?! Allah yeryüzüne onları varis yapmayı vaadettiği halde, kafirlerin mekrlerini (hile, oyun, düzenbazlık, manipülasyon) bozacağını, onların hiçbir çabalarının kalıcı bir eser bırakamayacağını haber verdiği halde, hala varlığını hissettiremeyen sözde müslümanlar yığınına sadece acınır.

Günümüzde dünyanın bir ucundan diğerine, hemen hemen bütün müslüman kavimler, tam bir zulüm görmektedirler. Bu zulümleri Allah görmekte ve bilmektedir. Fakat Allah’ın bu zulümleri ortadan kaldırmasını söz konusu kavimler hak etmemektedir. Çünkü müslüman kavimler ‘ümmet’ olma bilincini yitirmiş, kendisini kendisi yapan her türlü yüce değerleri üç-beş kuruşluk meta’ya satmıştır. Ahiret saadetini dünya hayatına değişmiştir. Müslüman kavimler nezdinde yükselen değerler, parayla/çıkarla ölçülebilen değerler olmuştur. Bu kavimler arasında ne yazık ki, A’raf suresinin 175-176. ayetlerinde tasvir ve tahlil edilen hain adamlar büyük rağbet görmekte, toplumu peşinden sürüklemektedir. Müslüman kimliğini taşıyan toplumlar o kadar garpzede olmuşlar ki, kendi sorunlarını bile artık İslam dışı kelime ve kavramlarla açıklamaya yeltenmektedirler. Böyle bir hengamede Allah’ın yardımını beklemek için hiçbir haklı neden görünmemektedir.

Oysa Allah ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır! (8/Enfal, 40; 22/Hacc, 78). Veli olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter. (4/Nisa, 45).

İMAN ETMEDİKÇE CENNETE GİRİLEMİYECEĞİ

 Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!"
(Müslim, îman 93-94. Ayrıca bk.Tirmizî, Et'ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9, Edeb 11)

"Nice az bir topluluk, sayıca daha çok topluluğa karşı Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah elbette sabredenlerle beraberdir." (2/Bakara, 249). İşte Allah’ın yardımı bunun için istenmektedir. Allah’ın yardımı, az bir topluluğun kendilerinden sayıca ve güç bakımından üstün nice toplumlara galip gelmeleri şeklinde tecelli etmektedir. Allah’ın yardımı geldiği zaman, niceliksel üstünlükler hiçbir anlam ifade etmemektedir.
 
Anbarında hırsız fare yoksa, kırk yıllık kulluk buğdayın nerde?
 
"Ne Kötü Şeydir Şu Enaniyet Duygusu"
 

Ben

 

Ben, kimsesiz seyyahı, mechuller caddesinin;
Ben, yankısından kaçan çoçuk, kendi sesinin.

Ben, sırtında taşıyan işlenmedik günahı;
Allah'ın körebesi, cinlerin padişahı.

Ben, usanmaz bekçisi, yolcu inmez hanların;
Ben, tükenmez ormanı, ısınmaz külhanların.

Ben kutup yelkenlisi, buz tutmuş kayalarda;
Öksüzün altın bahtı, yıldızdan mahyalarda.

Ben başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir;
Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir.

Ben, Allah diyenlerin boyunlarında vebal;
Ben bugünküne mazi, yarınkine istikbal.

Ben, ben, ben; haritada deniz görmüş, boğulmuş;
Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş.

Hep ben, ayna ve hayal; hep ben, pervane ve mum;
Ölü ve Münker-Nekir; baş dönmesi uçurum...

1939


Necip Fazıl Kısakürek
Bu halinle sana “Fe eyne tezhebun (nereye gidiyorsunuz) diye seslenenleri de duyamazsın.
 
Aynalar Yolumu Kesti
  
 


Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karşıma,
Başımın tokmağı indi başıma.
Suratımda her suç bir ayrı imza,
Benmişim kendime en büyük ceza!

..............................

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.

N. F. Kısakürek


Evet yakalandın işte nihayet vicdan aynasına. Büyük mücrim,helal cephesi kaçkını. Nasıl da firar edip, gittin nefs ülkesine. Ve şimdi seyrediyorsun cürümlerini her şeyi ayan beyan gösteren vicdanın boy aynasında. Ruhun delik deşik ve sendeliyor.Yormuşsun onu. Ne yaptın ona böyle? Niçin her yere büyük harflerle “Benmişim kendime en büyük ceza” diye yazıyorsun? )Ne oldu da kendine en büyük ceza olarak kendini buldun? Bilmem ki bu hoyrat başınla, gafil kalbinle daha nereye kadar gideceksin.

Bu halinle sana “Fe eyne tezhebun (nereye gidiyorsunuz) diye seslenenleri de duyamazsın.

Elbette “Kendini bilen Rabb’ini bilir”i beyninin mahzenlerinde kullanmadan tozlanmaya bırakırsan, kendine en büyük ceza kendin olursun. Gelişmiş teknolojisiyle maddeten muhteşem ümranlar kuran, ama manadan hali ve kerpiç yığını villalara benzeyen Avrupa’nın, edebiyat ve düşünce alanındaki Nietszche’leri, Nerval‘leri, Sartre’ları, Comte’ları da kendilerine en büyük cezaydılar. Onlardan Holywood’un bir anda efsaneleştirilerek, şöhretin paletleri altında ezdirilen minik yıldızcıklarına kadar. Hayır, onlar olsa olsa birer ateş böceği idiler. Evet, mutlaka hepsi bir şey arıyordu ve ruhları açlıktan ipinceydi. Aradıklarını bulamayınca kimisi silaha, kimisi bir avuç dolusu hapa sarıldılar. Gel, bari sen bu defa geri dön hala vakit varken. Çünkü yaşadığın müddetçe hala vakit vardır. Dön sırtını sonu gelmez tul-i emellere. Ebedi mutluluğun pusulası önünde dururken, nedir bu tevehhüm-ü ebediyete tapmışlık?..

Çabuk ol, geç kalma! Ruhun teneffüs etmeden, kalbindeki güneş batmadan, gözlerindeki fer tükenmeden ve bedeninde takat varken... Saçlarından yakala fırsatları. Hayır adına fırsatçı ol. Aynen dünyevi, geçici lezzetlerde yaptığın gibi en ufak fırsatı kaçırma! Yolları cennetle kavşaklaştırmanın yollarını ara! İşte o zaman aynalara su gibi duru olmuş çehrenle bakarsın. Çünkü artık vicdanının kulakları kulağındadır da ondan

Taklit ve Tahkik

 

Yüz binlerce taklit ve istidlâl ehlini, pek cüzî bir vehim, şüpheye düşürür. Çünkü taklitleri de istidlâlleri de, hatta bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir. Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile olsa hakikaten samandan ibarettir. (Mukallit) kıldan ince söz söylese bile gönlünün, o sözden haberi olmaz. Taklide düşen ney gibi feryat eder, ama o feryadı ancak dinlemek isteyen içindir. Söz söylerken ağlasa bile habisin maksadı, ancak tamahtır. Ağlar da yanık sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerde, yırtılan etek nerde?

Muhakkikle mukallit arasında çok fark vardır. Bu Davut gibidir, öbürü ses gibi! Bunun sözleri yanıklıktan doğar, öbürüyse söylenmiş köhne sözleri belleyip nakleder. Taklit bilgisi, satış içindir. Bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce satar. Fakat hakikat bilgisine müşteri Allah’tır. O bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima parlar. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır. Oluk da yağmur yağdırır ama faydası yok. Gerçi dünyanın değeri taklittir ama her mukallit de sınanmada rüsvay olur. 

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi

 

Mesnevî’ den bir hikaye:       

 

                                                                         T İ L K İ     ve     E  Ş E K  

          Bir çiftçinin bir eşeği vardı. Sırtı  ağır yükten  yaralı ,  karnı  aç,  çok zayıf bir haldeydi. Gündüzleri,  ta  gecelere kadar otsuz kayalıklarda aç, koruyucusuz, çaresiz dolaşır dururdu. Oralarda içecek sudan başka yoktu ve  bundan dolayı eşek gece gündüz matemdeydi.

          Oralarda bir kamışlık, bir orman vardı. Orada işi gücü avlanmak olan bir aslan vardı. Aslan,  bir erkek fille savaşmış,  yorulup hastalanmış,  ava çıkamaz olmuştu. Öbür canavarlar da kuşluk yemeği yiyemez oldular;  çünkü aslanın artığı ile beslenirlerdi. Aslan hastalanınca onlar da dara düştüler.

          Aslan, bir tilkiye, “Git benim için bir eşek avla. Çayırlık da bir eşek bulursan ona dil  dök ,  kandırıp buraya getir. Eşeğin etini yer, kuvvetlenirsem, ondan sonra başka bir av tutabilirim,  birazcığını ben yerim ,   geri  kalanını siz yersiniz. Ben de bu suretle sizin gıdalanmanıza   sebep  olurum. Benim için ya bir eşek ara, ya bir öküz. Ne bulursan ona, o bildiğin efsunlardan oku,  onu efsunlarla güzel sözlerle  aldat,  buraya  çek ,  getir” diye emir verdi.

 

          Tilki aslana, “Emriniz baş üstüne hileler düzeyim, aklını  başından alayım,  istediğin gibi hizmette bulunayım. Hile  ve  efsun benim işimdir. İşim gücüm masal söylemekten,  halkı yolundan çıkarmadan ibarettir”dedi.

            Dağ başından dereye doğru koşmaya başladı, derken o yoksul ve zayıf eşeği buldu. Candan bir selam verip yanına gitti, o saf yoksulun yanına vardı, dedi ki; “bu kuru âlemde ovada ne  alemdesin? Bu çorak kayalıklardan  ne yapıyorsun?”

             Eşek dedi ki; “ister gamda olayım,  ister  irem  bağında , kısmetimi  Hak veriyor, o’na şükretmekteyim. Dosta, hayır zamanında şükrediyorum,  şer zamanında da, çünkü kaza ve kaderde beterin beteri var. Madem ki rızkı taksim eden Allah’tır,  şikayet ,  nimeti inkardır, küfürdür, sabır gerektir. Sabır,   feraha   kavuşmanın anahtarıdır,  dünyada haktan başka herkes düşmandır. Dost ancak O’dur. Şu halde   dostu düşmanına  şikayet etmek , iyi bir şey değildir. Hak bana ayran verirse,  bal istemem çünkü her nimetin bir  gamı vardır.”

              Tilki ,  buyruğa uyup helâl rızık aramak farzdır, dedi. Bu âlem , sebepler âlemidir. Sebepsiz hiçbir şey elde edilmez.Şu halde mutlaka dilemek, aramak gerek. Cenab-ı Hak  “Allah’ın  lûtfunu ve ihsanını dileyin’’  diye emretti(Cumua-10) .Kaplan gibi zorla kapmak caiz değildir. Peygamber efendimiz,  Ey yiğit! Rızık kapısı kapalıdır. Ve kapı üzerinde kilitler vardır,’’  buyurmuştur. O kilidin anahtarı bizim çalışıp didinmemiz, koşuşturmamız ve kazancımızdır(Necm-39,40). Anahtarsız bu kapıyı açmaya yol yok;  kul istemeden ekmek vermek, Allah’ın adeti değildir’’.

               Eşek,  O senin dediğin, tevekkül zayıflığındandır. Yoksa can veren,  ekmek de verir. Padişahlık ve üstünlük  dileyen kişiye,  bir lokma ekmek az gelmez oğlum. Ehil ve vahşi  hayvanlar,  hepsi daima rızıklarını bulmaktadır. Bunlar ne kazanç peşindedirler,  ne de rızık. Rezzak olan Allah, herkese rızkını vermektedir. Herkesin kısmetini önüne koymaktadır. Kim sabrederse rızkı gelir yetişir. Çalışıp çabalama zahmetine düşmen, senin sabırsızlığındandır’’ dedi.

                Tilki şöyle cevapladı; “Senin  bahsettiğin  tevekkül,  nadir bulunur. Bu tevekkülü elde etmek pek az kimseye nasip olur. Nadir şeyin etrafında dönüp dolaşmak,  bilgisizlikten  ileri gelir,  herkes nereden padişahlığa yol  bulacak? Peygamber ,   kanâate  hazine”demiştir. Gizli hazineyi herkes elde edebilir mi? Haddini bil de  yücelere  uçma, uçma da kötülük çukuruna düşme!”

              Eşek “bu sözü ters  söylüyorsun” dedi. “bil ki kötülük, insana tamahtan gelir. Kanâatten hiç kimse ölmedi,  hırsla da hiç kimse padişah olmadı. Allah , ekmeği domuzlarla köpeklerden bile esirgemiyor. Şu bulut ve yağmur,  insanların kazancı değil ya.  sen nasıl rızka  düşkün bir âşıksan,  rızık da rızkı yiyene öyle düşkün bir âşıktır. Sen peşinden koşmasan da o senin kapına gelir; fakat koşarsan başına dert olur.

             Tilki dedi ki; “bu hikayeleri  bırak,  az bile  olsa elini kazanca at. Allah sana el vermiştir, bir iş yap,  kazan da bir dosta yardımda bulun. Kim bir kazanca el atarsa, öbür dostlara dostlukta bulunmuş olur, onlara yardımı dokunur. Çünkü bütün kazancı bir kişi elde edemez. Bir kişi hem dülger ,  hem saka, hem terzi  olamaz ya. Âlemin düzeni böyledir. Herkes yoksulluğundan bir işe sarılmıştır. Ortada bedava sofraya oturup   yemek yok. Sünnet olan yol,  bir işe sarılmak ve bir şey kazanmaktır. Çalışmak ibadettir.”

          Eşek dedi ki; “Allah’a tevekkülden daha iyi bir kâr bilmiyorum. İki Âlemde de  en iyi kazanç budur. O’na şükretmenin kazancına benzer bir şey görmedim  ben. Allah’a  şükretmek,  rızkı artırır( İbrahim suresi-7).

         Tilki ile eşek arasında konuşma uzadı gitti. Sorudan da cevaptan da aciz  kaldılar. Tilki bundan sonra eşeğe dedi k  kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın” (Bakara suresi-195) yasağı var. Çorak ve kayalık bir sahrada  sabretmek ahmaklıktır. Hakk’ın âlemi geniştir (Ankebut suresi-56). Buradan çayırlığa göç. Orada ırmak kenarında yeşil otlaklarda  otla. Cennet  gibi yemyeşil bir çayırlık. Orada yeşillikler bitmiş, ta bele kadar büyümüş. Ne mutlu o hayvana ki oraya varır. Deve bile o yeşillikte kaybolur. Orada her yanda bir kaynak akmakta , orada hayvanlar emniyete kavuşmuş, hepsi rahatta.”

        Eşek, eşekliğinden olsa gerek diyemedi ki; “ey  lanetlenmiş! sen oradasın da  neden böyle zayıfsın. Nerede neşen ,  semizliğin ,  nerede nurun? Sen oradansın da neden bu sıkıntılara düşmüş  bedenin  böyle zayıf? Bu aç gözlülük bu görmemezlik senin yoksulluğundandır beylerbeyi olduğundan değil. Madem kaynaktan geldin,  neden kurusun sağlıklı, besili değilsin? Madem misk ceylanısın,  nerede misk  kokusu? Söylediğin anlattığın şeylerden neden sende bir  belirti yok ey yüce kişi?”

         Eşek tilkiye sırlar söyledi, ama serserice  ve mukallitçe (hikmet ehline taklit ederek) söyledi. O  mukallitte  (hakikati ermemiş taklitçe) yüzlerce  delil ,  yüzlerce  söz vardır. Ama dile getirince görürsün ki onlarda can yok. Söyleyen de can ve canlılık olmazsa, yaprak  ve  meyve  nerden olacak? Öyle söz tesir eder mi hiç? İnsanları yolda cesaretlendiriyor, ama kendisi saman çöpünden daha titrek. Sözü her ne kadar parlak  olsa  da,  sözünde bir titreyiş gizlidir. Eşek tilkiyle iki üç kez bu bahiste tartıştı. Fakat mukallitti,  tilkinin hilesine kapıldı.  Görgü ve anlayışı   olmadığından ,    tilkinin  hilesi onun kandırdı. Yemek  hırsı onu öyle bir zelil etti ki  ,  beşyüz delili olmakla tilkiye mağlup oldu.

      Tilki, hilesinde ayak direndi. Eşeğin sakalını tutup çekti. Bir tavşan bile aslanı kuyuya sürüklerse, bir tilki eşeği çayırlığa nasıl sürüklemez? Tilki bir eşeğin baştan çıkarırsa, bırak çıkarsın, sen eşek olma da üzülme!

    Tilki eşeği alıp çayırlığa götürdü. Aslan ona saldırıp param parça edecekti. Eşek aslandan uzaktı;   fakat aslan eşeği görünce hırsından yaklaşmasına    sabredemedi. Birden korkunç bir şekilde kükredi; fakat kımıldayacak kuvveti yoktu zaten. Eşek bunu görünce dönüp nalları kaldırdı, ta dağın eteğine kadar kaçtı.

     Tilki dedi ki “ey padişahım, kavga zamanını neden sabretmedin? O aptal sana yaklaşsaydı, hafif bir saldırışta ona üstün gelirdin. Acele etmek şeytanın hilesidir. Sabır ve tedbir ise  Allah’ın   lûtfudur.  O uzaktaydı saldıracağını görüp kaçtı. Senin de zayıf oluşun meydana çıktı; yüzünün suyunu döktü, yani güçsüzlüğünü açığa vurdu.”

     Aslan “kuvvetim yerinde sandım” dedi. ”bu derece halsiz kaldığımı zannetmiyordum. Fakat açlık ve ihtiyacım haddini aştı. Açlıktan sabrımda kayboldu, aklımda. Elinden gelirse bir kere daha onu baştan çıkar. Düzenlerle onu buraya getirmeye çalış. Sana pek minnettar olurum.”

         Tilki “Allah yardım  eder de ,  körlükle   gözünü bağlar, çektiği korkuyu unutursa ne alâ!  Bu  da  onun eşekliğinden uzak değildir. Fakat ,  onu  kandırır da  buraya getirirsem yine acele edip emeğimi boşa çıkarma”, dedi.

          Aslan “Evet, tecrübe ettim, anladım ki halsizim, bedenimde derman kalmamış. Kendimi  uyur gösterir,  eşek  tamamıyla bana yaklaşmadıkça  , yerimden  bile kımıldamam,’’ dedi.

          Tilki yola düştü “, Aman padişahım, sen bana himmet et de   eşeğin  aklını bir gaflet  bürüsün. Eşek ,  her  kötü kişiye kanmamak için Allah’a tövbeler etmiştir. Onun tövbelerini hilemle bozayım.Biz aklın ve aydın ahdin düşmanıyız. Eşeğin başı çocuklarımızın topudur. Eşeğin düşüncesi, elimizin oyuncağı. Eşek hilemizi tecrübe ettiyse de zayıf tabiatlı olduğundan belki tövbesini bozar da bunun cezasına uğrar’’ demekteydi.

           Tilki çabucak eşeğin yanına geldiğinde eşek ona  senin gibi dosttan çekinmek  gerek, ey adam olmayan’’ dedi. Ben  sana  ne yaptım da  beni ejderhanın yanına götürdün? Bana  kinlenmene  sebep neydi? Yaratılışındaki  kötülükten başka ne sebep vardı buna? Bizden kendisine bir kötülük gelmediği halde  , can düşmanımız olan şeytan gibi. Şeytan ,  tabiat bakımından insana düşmandır(Bakara suresi-68). İnsanın helak oluşuna sevinir. O her an adamın peşine düşer,  bir türlü bırakmaz. Huyunu , çirkin tabiatını bırakır mı hiç. Çünkü onun içindeki kötülük, sebep yokken onu düşmanlığa çeker. Vahye nail olan, gözü açık bulunan Hz. Adem’i  bile o melun, kötülüğe ve  şerre düşürdü. Hz. Adem ‘in geçmişte bir suçu yoktu,  Şeytan’a bir zarar vermemiş,  bir haksızlıkta bulunmamıştı’’.

            Tilki dedi ki, “O bir büyü, bir tılsımdı. Senin  gözüne aslan göründü. Yoksa ben beden bakımından senden zayıfım; öyle olduğu halde gece gündüz orada otlamaktayım. O çeşit bir tılsım yapmasalardı her obur, doğru oraya koşardı. Fillerle, ejderhalarla dolu aç bir dünya dururken, hiç tılsım olmadıkça,  ova öyle yemyeşil durur mu? Ben, öyle korkunç bir şey görürsen sakın korkma diyecektim, ama  gönlüm haline yandı, o derde daldım da aklımdan çıktı. Seni köpek gibi acıkmış, perişan bir halde görünce koşa  koşa  gelsin diye seğirttim. Yoksa sana tılsımı anlatacak,  sana bir hayal görünür, ama aslı yoktur diyecektim’’.

               Eşek şöyle cevap verdi:  “Ey düşman, hadi çekil önümden, çekil de çirkin suratını görmeyeyim. Seni ,  kötü   talihli bir hale getiren Allah,  çirkin suratını da   pek berbat bir hale sokmuş. Hangi  yüzle bana  geliyorsun? Beni  kandırdın,  seni çayırlığa götüreyim diye apaçık canıma kastediyordun. Azrail’i gözlerimle gördüm. Sen yine bana düzen kurmaya,  beni kandırmaya çalışıyorsun ha! Ben  ister eşek olayım,  isterse eşeklerin utancı,  nihayet benim de canım var. Bunu nasıl  feda   edebilirim?  O   gördüğüm   amansız korkuyu,  bir çocuk görse derhal ihtiyarlardı,  hamile kadın  çocuğunu düşürürdü. O korkudan, o heybetten kendimi cansız, gönülsüz bir halde  dağdan baş aşağı attım. O perdesiz azabı görünce korkudan ayağım bağlandı.

         Lûtuflar  sahibi Allah’a ahdettim, “ sen dedim ayağımdaki şu bağı çöz de,  bundan böyle ahdim olsun,  kimsenin sözüne kanmayayım .Benim o duam, o sızlanışım  yüzünden , o anda  Allah ayağımdaki bağı çözdü. Yoksa o erkek aslan bana yetişirdi; aslanın pençesi altında kalan eşek, ne hale gelir? Yine o aç aslan  hileyle seni bana yolladı değil mi?, ey kötü arkadaş? Herkesin, her şeyin kendine muhtaç olduğu ihtiyaçsız Allah’ın tertemiz  zatına  ant  olsun ki kötü yılan kötü arkadaştan yeğdir. Kötü yılan  bön kişinin canını alır;  fakat kötü dost , insanı ateşe atar, cehennemi yurt eder insana. İnsan, o söylemese bile yanında dura  dura  kötü arkadaştan huy kapar;  gönül, gizlice onun huyuyla huylanır. O sermayesiz, sana gölge saldı mı, senin sermayeni alır gider. Aklın, bir ejderha bile olsa, bil ki kötü dost zümrüttür. Aklının gözlerini kamaştırır, onun kınaması seni   zarara uğratır. 

          Tilki, bizim saf gönlümüzde tortu yok; ama vehimden doğan hayaller de küçümsenemez. A saf gönüllü  , bütün bunlar senin vehmin; yoksa sana karşı gönlümde ne bir kötülük düşüncesi var, ne bir düzen. Kendi çirkin hayaline uyup da ona göre görme beni, seni sevenlere ne diye kötü bir zan beslersin?

         Temiz kardeşlere iyi zan besle; onlardan görünüşte cefa bile görsen, hoş gör onları. Bu kötü hayal, bu kötü zan belirdi de yüzlerce dostu dosttan etti.Seni koruyan biri cefa etse de, seni sınasa bile aklın onun hakkında  kötü zanna kapılmaması gerekir. Hele ben   hiç de kötü kişi değilim; senin kötü gördüğün ancak bir tılsımdı. Uğradığın şey kötü bile olsa dostlar , böyle bir yanlışı bağışlar. Vehim, ümit ve korku hayali, yolcuya  pek büyük engeldir.

           Eşek bir hayli çalıştı, tilkiden korundu; ama köpek gibi de acıkmıştı, hırsı üstün geldi, sabrı zayıfladı. Ekmek sevdası nice boğazları yırtmıştır. Onun için kendisine gerçek bilgiler verilmiş olan Peygamber’imiz “ az kaldı ki yokluk-yoksulluk, kafirlik olacaktı’’ dedi.

           O eşek de açlığa tutsak olmuştu, “ bu tuzak bile olsa tut ki öldüm. Bari  , şu açlık azabından kurtulurum; yaşayış buysa ölüm daha iyi bence”, dedi. Önce  tövbe eden  ant  içen eşek, eşekliğinden tövbesini de bozdu andını da. Hırs insanı kör eder, ahmaklaştırır, bilgisiz bir hale kor ve ölümü kolaylaştırır. Çalış  çabala da canın ebedileşsin; ölüm günü de  bir azığın olsun.Eşeğin, rızık verene dayancı ve güvenci de yoktu ki cömertlik  gayb  aleminden rızık saçsın ona. Açlık olmasa bile mide dolgunluğundan, mide ekşimesinden sonra sende, yüzlerce hastalık baş gösterir.Açlık zahmeti hem güzellik , hem hafiflik verir hem de tesir bakımından o hastalıklardan yeğdir. Açlık zahmeti, öbür zahmetlerden daha temizdir; hele bir de açlıkta yüzlerce fayda vardır , yüzlerce hüner. Kendine gel açlık ilaçların padişahıdır.Bütün hastalıklar açlıkla iyileşir, bütün güzel yemekler aç olmadıkça hoşa gitmez.

           Tilkiceğiz, sonunda eşeği aslanın yanına dek götürdü; o yiğit aslan eşeğe saldırdı, onu paramparça etti. O canavarlar padişahı, savaştığından yoruldu, susadı ve su içmek için kaynağa döndü. Tilkiceğiz   fırsattan  istifade eşeğin ciğeriyle yüreğini aslan gelmeden yedi. Aslan   kaynakta dönüp eşeğin geri kalan kısmını yemeye gelince ciğerini ve yüreğini aradı, fakat  ne yürek vardı ne de ciğer. Tilkiye ciğeri nerde yüreği nerde diye sordu çünkü aslanlar bu uzuvları pek severdi. Tilki ‘’ onun ciğeri ve yüreği olsaydı bir kere daha gelir miydi buraya?  O korkuyu, o  kıyameti , o kaçışı o dağdan atlayışı gördükten sonra bir daha senin yanına gelir miydi yüreği olsaydı”. 

          Kıssadan hisse:  Bir insan işlediği  günahtan  pişman olur, tövbe  edip af diledikten sonra,  tövbesini unutur,  başına gelenlerden ders çıkarmaz  ve yine aynı günahı işlemeye devam ederse  Allah’ın  gazabı ebedi olarak onun üzerinde olur ve gerek bu dünyada , gerek se  ahirette cezasını çeker.

         Hz. Mevlânâ  ,  burada,  bir belaya maruz kaldıkları, sıkıntı ve korku içinde bulundukları zamanlarda  tövbe  eden ve Allah’a dua edip af dileyen, Allah’ın  lütuf ve ihsanına mazhar olup belayı atlatınca  da tövbelerini  ve Allah’a verdikleri sözleri  unutup,  gaflet ve nankörlükte bulunan insanlara dikkat çeken  Kur’an  ayetlerine  işaret etmektedir.(Hud: 9-11, İsra: 67-69,  Zümer:54, )

         Ancak ,  yüce Allah , dilediğinin tövbesini kabul eder, Allah,  Gafûr’dur,  Rahim’dir.(Tövbe- 27)

 
 Çorak ve kayalık bir sahrada  sabretmek ahmaklıktır. Hakk’ın âlemi geniştir (Ankebut suresi-56). Buradan çayırlığa göç. Orada ırmak kenarında yeşil otlaklarda  otla. Cennet  gibi yemyeşil bir çayırlık. Orada yeşillikler bitmiş, ta bele kadar büyümüş. Ne mutlu o hayvana ki oraya varır. Deve bile o yeşillikte kaybolur. Orada her yanda bir kaynak akmakta , orada hayvanlar emniyete kavuşmuş, hepsi rahatta.”

        Eşek, eşekliğinden olsa gerek diyemedi ki; “ey  lanetlenmiş! sen oradasın da  neden böyle zayıfsın.

Tilki ile eşek arasında konuşma uzadı gitti. Sorudan da cevaptan da aciz  kaldılar. Tilki bundan sonra eşeğe dedi ki  kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın” (Bakara suresi-195) yasağı var. Çorak ve kayalık bir sahrada  sabretmek ahmaklıktır. Hakk’ın âlemi geniştir (Ankebut suresi-56). Buradan çayırlığa göç. Orada ırmak kenarında yeşil otlaklarda  otla. Cennet  gibi yemyeşil bir çayırlık. Orada yeşillikler bitmiş, ta bele kadar büyümüş. Ne mutlu o hayvana ki oraya varır. Deve bile o yeşillikte kaybolur. Orada her yanda bir kaynak akmakta , orada hayvanlar emniyete kavuşmuş, hepsi rahatta.”

        Eşek, eşekliğinden olsa gerek diyemedi ki; “ey  lanetlenmiş! sen oradasın da  neden böyle zayıfsın. Nerede neşen ,  semizliğin ,  nerede nurun? Sen oradansın da neden bu sıkıntılara düşmüş  bedenin  böyle zayıf? Bu aç gözlülük bu görmemezlik senin yoksulluğundandır beylerbeyi olduğundan değil. Madem kaynaktan geldin,  neden kurusun sağlıklı, besili değilsin? Madem misk ceylanısın,  nerede misk  kokusu? Söylediğin anlattığın şeylerden neden sende bir  belirti yok ey yüce kişi?”

         Eşek tilkiye sırlar söyledi, ama serserice  ve mukallitçe (hikmet ehline taklit ederek) söyledi. O  mukallitte  (hakikati ermemiş taklitçe) yüzlerce  delil ,  yüzlerce  söz vardır. Ama dile getirince görürsün ki onlarda can yok. Söyleyen de can ve canlılık olmazsa, yaprak  ve  meyve  nerden olacak?

Bunu sana uzun yıllar önce mektup olarak göndermiştik hatırladın mı?
RİCÂLULLAH



Ricâl, büluğ çağına ermiş yetişkin insan anlamına gelen racül kelimesinin çoğuludur. Allah lafzı ile isim tamlaması şeklinde kullanımı olan ricâlullah'ın anlamı "Allah adamları" dır. Nitekim dilimize "Allah adamı" şeklinde deyim olarak yerleşmiştir.

Ricâl tabiri kelimenin büluğa erme manasından kinaye olarak tasavvuf literatürüne de girmiştir. Burada, kelime, biyolojik nosyonunu manevîruhî yetkinleşme ve olgunlaşmaya terketmiştir. Sühreverdî, meşhur eseri Avâriful-Maarif'in Süfilere göre evlilik ve bekarlıkla ilgili bölümünde kelimeyi şöyle izah eder: "Niçin evlenmediği sorulan derviş şöyle cevap verir: "Kadınların ıslahı ricâlin işidir. Ben henüz ricâl yani gerçek adam seviyesine gelmedim ki evleneyim. Sadık müridler büluğa ermedikçe evlenmezler. Tabii onların bülüğu ricâl olma çağıdır".

İşte tasavvufî anlamda büluğa ermeye ricâl denilmektedir. Yine Sühreverdî eserinin Tasavvufun mahiyeti kısmında, bu tabiri Ebû Hafs'dan naklen şöyle tanımlar: "Tasavvuf edebten ibarettir. Her anın, her hâlin ve her mekânın bir edebi vardır. Vaktinin edebine riayet eden, Ricâl seviyesine erer". Ricâl seviyesi de, zamanın gereğini yapan sûfîye verilen bir niteleme olmaktadır.

Ruzbihan el-Baklî ise kelimenin izahını yaparken, Nûr Suresinin 36-37. ayetlerine atıfta bulunur; "Allah'ın yüksek tutulmasına; isminin içinde anılmasına izin verdiği evlerde sabah, akşam O'nun şanını yücelterek tenzih eden öyle adamlar (Ricâl) vardır ki; ticaretler, alımlar ve satımlar onları Allah'ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyamaz..." Baklî'nin kanaatine göre, âyette geçen ricâl kelimesi, Sühreverdî'nin verdiği anlamı da içeren ve belirli bir mertebeye ulaşmış olan "Ricâlullah"ı ifade etmektedir. Mutasavvıflara göre ricâlullah hakk'ın bilgisine mükaşefe yoluyla ulaşan sufîler hakkında kullanılan bir tabir olmuştur.

Nihayet ricâlullah tabiri, süfî terminolojide "manevî kuvvet ve kudret sahibi olan velî" biçiminde yerleşmiştir. Bu tabirin ricâl-i İlahiyye ve ehlullah şeklinde kullanımı da yaygındır.
 
Ricâlullah , kişiye baktığı zaman, onun mukallit oluşunu tasavvuf konuşmasından anlar!...

Abdulkadir-i Geylani (KSA)

 
Hz. Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri'nin oğlu Şeyh Musa (RA) Hz.leri babasından naklen anlatıyor:

"Karada bazı seyahatlarımı yapmaya çıkmıştım, fena halde susamıştım. Fakat etrafta su denilen bir şey yoktu. Biraz sonra, semada bir bulut belirdi. Beni güneşten korumaya başladığı gibi, üzerime çığa benzeyen bir şey yağdırdı. Ondan kana kana içtim, derken bir nur belirdi. O nurun canibinden çağırıldım.

"Ey Abdulkadir! Sen senin Rabbinim. Sana haram olan şeyleri mubah kıldım, senden başkasına yasak ettiğim şeyleri sana helal kıldım." dedi.

Gavsul Azam (KSA) Hz.leri: "Ben Allah (CC) Hz.leri'nin huzurundan kovulmuş olan şeytandan Allah'a (CC) sığınırım. Sus ey lain.'"diye bağırınca baktım ki, o nur karanlık, o surat da duman oluverdi.

Aynı ses bana hitab etti: "Ey Abdulkadir! Sen, ilminin sayesinde Rabbinin hükmü ile, çeşitli oyunuma gelmeyerek kurtuldun. Halbuki ben bu gibi ahvalde ehli tarikten yetmiş kişiyi yoldan çıkarmışımdır." dedi.

Hz. Pir'e (KSA) sordular: "Onun şeytan olduğunu nasıl anladın?"

O da (KSA) cevaben buyurdu: "Sana haram olan şeyleri helal ettim sözünden... Çünkü Allah (CC) Hz.Ieri hiçbir zaman böyle çirkin tekliflerde bulunmaz ve benim Rabbim (CC) tek cihetten değil, bütün cihetlerden hitab eder."

Allah'ı kalbin ve kalıbınla an

 
Ey oğul!

Allah'ı önce kalbinle zikret, sonra da kalıbınla, dilinle. Onu kalbinle bin defa, dilinle de bir defa zikret.

Dünyalık için kimseyle çekişme

 
Ey oğul!

Sakın sakın! Sen sen ol, dünyalık hususunda kimseyle çekişme, didişme. Kimsenin elindeki kısmete mani olmaya kalkışma. Zira herkesin nasibi mutlaka kendisini bulur. Eğer kaderde elinden alınması varsa, o da olur. Bu senin isteğinle olmaz.

Kadere razı olmak; kavga, çekişme ve didişme sonunda dünyalık elde etmekten daha güzeldir. Zira Allah'ın takdirine razı olmak her hal ü kârda hayatı güzelleştirir, tatlılaştırır, huzurlu kılar.

Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış

 
Ey oğul!

Allah'ın rızasına ulaşmaya çalış. O senden razı olmuşsa bil ki seni sevmiştir. Rızık ve geçim endişesini kalbinden çıkar. Zira sen gönül huzuru içinde çalıştığın müddetçe sıkıntısız olarak rızkın Allah'tan gelecektir. Kalbindeki düşünceleri, tasalan, endişeleri at. Bir tek tasan olsun: O da Allah'a layık bir kul olup olmama endişesi... Bu mertebeye ulaşabildiğin an diğer bütün tasalarına Allah kâfidir
Âl-i İmrân Suresi Ayet : 92 _______Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn(tuhibbûne), ve mâ tunfikû min şey’in fe innallâhe bihî alîm(alîmun)    _________________(_Kesin olarak hayır ve ihsan mertebesine erişmezsiniz sevdiğiniz şeyleri harcamadıkça ve şüphe yok ki Allah, harcadığınız şeyleri bilir.

Karşılık beklemeden hizmet etmeye çalış

 
Ey oğul!

En iyisi zayıflık zamanında başkalarından bir şey isteme. Ayrıca sende idrak edemeyeceğin ve başkalarına anlatamayacağın, göremeyeceğin ve başkalarına gösteremeyeceğin bir hal bulunmamalıdır. Eğer karşılık beklemeden ve almadan vermeye gücün yeterse hemen yap. Karşılık beklemeden hizmet edebiliyorsan hemen yap. Allah yolunun yolcuları, yaptıklarını sırf Onun için, Onun rızasına uygun olarak yaptılar. Allah da, hoşlarına gidecek şeyleri, dünyada da, âhirette de onlara gösterdi ve gösterecektir
Hakiki şeyh bulut yağmuruna, mukallit ise olukta biriken yağmura benzer. ...

MEVLÂNAYA GÖRE MUKALLİDİN HALLERİ


 

Mesnevî'de sık sık ele alınan konulardan biri de taklit ve taklitçilik meselesidir. Her meslekte taklitçilik olur da din mesleğinde olmaz mı? Tasavvuf yolunun hakiki yolcuları kadar kalpazanları da yok mudur? Buna ne şüphe. Hatta belki de her meslekten daha fazla. Hz. Mevlânâ sahte sofuları, kof iddia sahiplerini çeşitli benzetmelerle teşhir ediyor. Söz gelimi nefis cihadı da adı üzerinde bir cihad dır, insandan sağlam bilek ve sağlam yürek ister. Canları tatlı olanların, korkakların, heveskarların bu yolda nasibi yoktur. Mevlânâ bu tip insanları savaşa soyunan kadınlara benzetiyor. Nasıl ki kadınlar savaşta bulunsa bile işleri saldırmak değil ağlayıp feryat etmektir. Ve nasıl ki onların ellerine keskin kılıç verilse bile o titreyen ellerden iş bitmez. Bu iş bir görüntü, bir sakal bıyık meselesi de değildir. Askerin önünde yürüse bile yüreğinde korkaklık bulunduktan sonra sakal ve bıyık kişiyi gülünç düşürmekten başka neye yarar.! İşte mukallid sofunun, sahte şeyhin durumu da bundan farklı değildir. Mukallid dışından misk görünür ama gerçekte miske bulanmış pisliktir. Hakiki şeyh bulut yağmuruna, mukallit ise olukta biriken yağmura benzer. Oluktaki yağmur iğretidir, ama bulut ve denizdeki yağmur yaratılıştandır. Mukallidin fikir ve düşüncesi de oluğa benzer, bu bilgiler şurdan burdan toplanmıştır. Buna mukabil yüce insanlara mahsus olan ilham ve vahiy kaynaklı bilgi bulut ve sema gibidir. Bu bilgi yağmur suyu gibi bahçeleri yemyeşil eder, oluk suyuna benzeyen fikirler ise komşular arasında kavga çıkarmaktan başka bir işe yaramaz. (1/100)

Kendisinde nur olmayanın başkalarını nurlandırması mümkün mü? Sahte şeyh kendi gözü hasta olduğu halde başkalarını gözünü tedavi etmek isteyen şarlatana benzer. (90) Mevlânâ'ya göre hakiki ile sahtenin farkı âdeta bir şeyin gerçeği ile resmi arasındaki fark gibidir:

"İnsanın duvara resmini yapsalar, onun gerçek insandan eksiği nedir? Ondaki eksiklik şüphesiz bir can incisi olmayışıdır. Yahut kağıda dertli bir adam resmi çizseler onun ne dertten ne neşeden bir haberi vardır." (1/110) "Balık resmi için deniz de, kara da birdir." (1/109)

 

İki Ağlama

Hz. Mevlânâ dışarıdan benzeyen iki davranışın özdeki farklılığına aşağıdaki ilginç örneği veriyor:

Bir mürit şeyhini ağlarken görünce kendisi de etkilenerek ağladı. Bu adam kapıdan çıkarken olaya şahit olan diğer bir mürit dedi ki:

- Sakın; şeyh ağladı ben de onunla ağladım, diye düşünme. Bu iki ağlayış görünüşte bir ise de hakikatte bir değil. Zira öyle bir ağlayışa ulaşman için senin de otuz yıl boyunca riyazet çekmen, kaplanlı dağlardan, timsahlı denizlerden geçmen gerekir. (5/53)Din yolunun yükünü çekmek güzel, ağlamak da pek değerli. Ama bunlar taklit olmamalı. Nasıl ki öküzün de ağır yükü var, ve kağnı da ağlıyor ama her ikisinin de bir değeri yok.

 

İki Gülme

Taklitçi bir nevi sağır gibidir. İki dost latife edince kulağı duyan bir kere gülerken sağır iki kere güler. Bu gülüşlerden birincisi taklittir; herkesi güler gördüğü içindir. Sağır etrafına sorup gülme sebebini öğrenince yeniden gülmeye başlar. Mukallid de böyledir. Şeyhin kalbine akseden ışığını kendisinden zanneder. Onun iğreti feyzi cama vuran ışığa ve sepetteki suya benzer. Ay batınca camdaki ışığın kaynağı anlaşılır. Sepet de sudan çıkarılınca içindeki suyun ırmaktan olduğu ortaya çıkar. Şekli benzese de somun ekmeği nerede ay yuvarlağı nerede!

  

Aslanı Öküz Sanma

Bir köylü hayvanların durumunu kontrol için gece vakti ahıra gitti. Bu arada bir aslan ahıra girmiş köylünün öküzünü yiyip yerine oturmuştu. Köylü karanlıkta öküzü sandığı aslanı okşayıp sevmeye başladı. Aslan içinden; "A ahmak!" diyordu. "Gözün görseydi de neyi okşadığını bilseydin yüreğin o an korkudan çatlardı." Bu benzetmeden hareketle Mevlânâ'ya göre Hak Teala da kendi adını ulu orta zikreden teklifsiz cahile der ki: "Ey mağrur kör, kimin adını andığının farkında mısın! Tur dağını işte o isim parçaladı... Sen kendini güvende mi sanıyorsun! Eğer biz itabımızı bir dağa indirseydik o bile parça parça olup dağılırdı. Nerede kalmış sen?" (2/20)

 

Kendi Aklınla Düşün, Kendi Kanadınla Uç

Sıradan insanların başkalarına ait sözleri yerli yersiz tekrar etmeleri bu sağırın davranışına benzer. O halde sözlerimiz ve fikirlerimiz ısmarlama değil bize ait olmalı. Kendi aklımızla düşünmeli kendi kanadımızla uçmalıyız.

Yani: Bakacaksan taklitsiz bakmayı meslek edin... Düşüneceksen kendi aklınla düşün. Ancak böyle olan bilgi bize ait bilgidir. Peki bu bilgi neye benzer?

Bu bilgi kesilmeyen çeşme suyuna benzer:

Yani: Evin içindeki çeşme dışarıdaki ırmaktan daha iyidir.

Başkasına ait bilgi kaleye dışardan gelen suya benzer. Bu su sulh zamanı iyidir ama savaşta düşman kaleyi kuşattığında kesilir ve içeridekiler aciz kalır. Böyle zamanda içerideki acı bir kuyu bile dışarıdaki tatlı sudan daha iyidir. (6/134)

 Salik aşk ve cezbesiz, meczûb da seyr u sülûksüz olmaz...
 
 Eli görmeyen kişi,yazıyı kalem yazdı sanır!
Günümüzde ağzından laf alınamayan kimseler hakkında kullanılan “Kemankeş Sırrı” tabiri, bize kişinin, kendi hünerini Hakk’ın inayetiyle birleştirmesinin zaruretini veciz bir katiyetle anlatır. Kemankeş namzedi, kabzayı ustasının elinden alırken, ustasının, bu işe talip olanın kulağına: “Ve ma ramayte iz rameyte velâkinnallahe ramâ: Ey bu işe talip olan, attığın zaman sen atmadın, fakat, Allah attı.” (Enfal/l7) ayetini okuyarak, namzedin sporculuk hayatı boyunca kazanacağı başarılardan dolayı, gurura kapılarak kulluk sınırını tecavüz etmemesi gerektiğinin şuurunu telkin etmektedir.
 
9
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
Fe kane kabe kavseyni ev edna
(Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu.
 
“Ve ma ramayte iz rameyte velâkinnallahe ramâ: Ey bu işe talip olan, attığın zaman sen atmadın, fakat, Allah attı.” (Enfal/l7)
Görünen eşya dahi, Cenâb-ı Hakk'ın âsârıdır.
Herşey O değil, belki herşey Ondandır. Çünki hâdisat, ayn-ı Kadîm olamaz ...
ORUÇ, NAMAZ, SADAKA DERECESİNDEN DAHA FAZİLETLİ BİR AMELİN VÜCUDUNDAN SİZE HABER VEREYİM Mİ?

Bu hal; Islah-ı zatül-beyndir.

Ya’ni; İki kişinin arasını bulmak, insanların ülfet ve Muhabbet üzere olmalarına çalışmak, hatta bir milletle diğer bir Milletin arasında olan Nifak ve Şikakı gidermek için uğraşmak, bütün amellerin efdalidir.
... ... ...

Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam (S.A.V.)


Ülfet: Ahbaplık dostluk
Nifak: Ara bozukluğu, bozuşukluğu, iki yüzlülük
Şikak: İkilik, ittifaksızlık
Efdal: Daha faziletli,daha layık,daha iyi.
Amel: İş,çalışma,dini bir emri yerine getirme,tatbik etme,itaat,ibadet..

MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.)

BiNBiR HADiS ADLI KiTABINDAN ALINMIŞTIR

HAYAT KUDRET TARAFINDAN İLERİDE HESABI ALINMAK ÜZERE İNSANLARA VERİLMİŞ OLAN İĞRETİ SERMAYEDİR...

O SERMAYEDE DÜŞMÜŞÜ KALDIRMAKLIK İÇİN SARFEDİLECEKTİR...

SEN NE VAKİT SABAHLEYİN KAPIDAN ÇIKARKEN KUDRET BANA BUGÜN KİMİN ELİNDEN TUTTURACAK DİYE ÇIKTIN MI BEDAVA YAŞAMIYORSUN SAYILI ÖMRÜN İYİ GİDİYOR DEMEKTİR..AMA HİÇ BİRİMİZİN AKLINA BU GELMEZ..GELENİ VARSA NE MUTLU ONA..

 

ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.)

Âyinedir bu âlem, Her şey Hakk ile kâim
Mir’ât-ı Muhammed´den Allah görünür dâim.

Edep - Haya - İffet
Ya GÜNEŞ OL!...... IşıK Saç.......Ya da  AYNA OL! .....Işığı yansıt.! 
 
 

ALLAH KORKUSU NEDİR ? ŞEMSEDDİN YEŞİL
ALLAH KORKUSU DEYİNCE ; ZANNETME Kİ HAŞA CENAB-I HAK HUNHAR BİR HÜKÜMDAR VEYA İN...LETİCİ BİR EMİRDİR. BURADAKİ KORKU:ALLAH'IN SANA KARŞI OLAN MUHABBETİNİN KESİLMESİ KORKUSUDUR...
CENAB-I HAK,İNTİKAM ALMADAN,AZARLAMADAN,TEVBENİN ŞEKLİNİ DE KENDİ ÖĞRETEREK AFVEDENDİR..
... ...
ALLAH KULU GİBİ DEĞİLDİR...HER NEDAMETİ (Pişmanlığı),BİR İBADET OLARAK KAYD EDER... YALNIZ SENİN TAM BOYNUNUN BÜKÜLDÜĞÜNÜ GÖRSÜN...
ONUN İÇÜN AŞIKIN KALBİ UYUMAZ...
ÇÜNKİ CENAB-I HAK ONA HER VAKİT TENEZZÜL EDER..EĞER O KALB UYUYACAK OLURSA: "HEM BENİ İSTİYORSUN, HEM DE UYUYORSUN" DİYE HİTABA MAZHAR OLUR..

ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.) HUTBELER/KONFERANSLAR/ESER NOTLARI
HAZRET-İ İBRAHİM HAKKI

İslâm-Türk büyüklerinden "Ma’rifetnâme" sâhibi İbrahim H...akkı Hazretlerini, henüz çok küçük iken evliyâullahdan İsmâil Fakirullah Hazretlerinin taht-ı terbiyesine vermişler.
Fakirullah Hazretleri bir gün İbrâhim Hakkı’yı: "Şu testiyi pınardan doldur da getir" diye suya göndermişler. İbrâhim Hakkı tam suyu dolduracağı esnâda bir Yeniçeri sipâhisi: "Çekil bakalım!" diyerek elindeki testiye dokunur dokunmaz testi kırılmış, mini mini İbrâhim Hakkı da ağlaya ağlaya Fakirullah’ın huzuruna gelmiş. Kendisine:
"Ne oldu?" diye sorulduğunda, İbrâhim Hakkı sipâhinin yapdığı hakareti anlatmış. Fakirullah Hazretleri bunu duyar duymaz, o güne kadar kendisinden hiç işitilmemiş bir edâ ile İbrâhim Hakkı Hazretlerine:
"Pekiyi, seni itip testiyi kırdığı vakit ona hiçbir şey söylemedin mi?" diye sormuşlar. İbrâhim Hakkı: "Hayır efendim" cevâbını verince Fakirullah Hazretleri:
"Koş o adama çirkin bir cümle sarfet de kaç" buyurmuşlar.
Etrâfındakiler bu hâlden hayretde iken İbrâhim Hakkı pınarın başına koşmuş bakmış ki sipâhi henüz atını yıkıyor. Fakat alışık olmadığından bir türlü çirkin bir cümle sarfetmeden tekrar dönmüş. Hazret-i Fakirullah:
"Söyledin mi?" diye sorduğunda:
"Hayır efendim, söylemedim" diye cevap verince, Fakirullah Hazretleri:
"Çabuk koş, git söyle" diye tekrar emir vermişler. İbrâhim Hakkı yine koşarak pınarın önüne gelmişse de bu def’a sipâhinin beyni parçalanmış bir vaz’ıyyetde yere serili olduğunu görmüş. Her nasılsa hayvan ürkmüş, çiftesiyle bu hâl tecelli etmiş.
İbrâhim Hakkı tekrar Fakirullah Hazretlerinin yanlarına dönmüşler. Hazret yine:
"Söyledin mi oğlum?" diye sorduğunda, İbrâhim Hakkı:
"Hayır efendim, kendisini at çiftelemiş, beynine tesâdüf etmiş, parçalanmış olarak su başında yatıyor gördüm" cevabını verince, Fakirullah:
"Aaah çocuk! Bir testiye bir adamı öldürtdün. Keşke bir cümle sarfetseydin de bu hâdise olmasaydı" buyurmuşlar.
Hazretin muhit-i feyzinde bulunanlar:
"Efendim, biz bundan bir şey anlamadık" diye sorduklarında Hazret cevâben:
"Evet, bir zâlim bir mazlumu ağlatır da mazlum zâlime mukabele edemeden gözünün yaşını içine akıtırsa, mukabele olunmadığından dolayı işe derhal Allah vaz’-ı yed eder ve tepeler. İşte Hakkı da testisi kırılıp kendisi de itilip düşdüğü vakit hiç olmazsa 'Ne yapıyorsun yâhu?' demiş olsaydı sipâhi yakasını kurtarırdı" buyurmuşlar.


Şemseddin Yeşil Hz. Ma’neviyat Bağçesi, Evliyaullah Sözleri, Ârifler Sofrası adlı eserinden alınmışdır
Edep - Haya - İffet

Sual: Edebin dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
Edep, güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlak, haya, nezaket, zarafet gibi manalara gelir. Mesela terbiyeli çocuk, edepli çocuk demektir. Hadis-i şerifte, (Evladınızı edepli, terbiyeli yetiştirin) buyuruluyor. Dinimiz, baştan başa edeptir. Edep, kulun kendisini Cenab-ı Hakkın iradesine tâbi kılması, güzel ahlaklı olmasıdır. Hadis-i şerifte, (Sizin en iyiniz, ahlakı en güzel olandır) buyuruldu.

Hazret-i Ömer, (Edep, ilimden önce gelir) buyurdu. Çok heybetli olmasına rağmen, edebinden, hayasından Resulullahın huzurunda çok yavaş konuşurdu. Peygamber efendimiz de, bir kimsenin yanında iki diz üzerine oturur, ona saygı olmak için mübarek bacağını dikip oturmazdı. Hadis-i şerifte, (Resulullahın hayası, bakire İslam kızlarının hayasından çoktu) buyuruldu. (Buhari)

İbni Mübarek hazretleri, (Bütün ilimleri bilenin eğer edebinde noksanlık varsa, onunla görüşmediğime üzülmem, bunu kayıp saymam. Fakat edepli ile görüşemesem üzülürüm) buyurdu

Her zaman her yerde edepli, hayalı olmaya çalışmalıdır! Hadis-i şerifte, (Hayasızlık insanı küfre düşürür) buyuruldu. Haya, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, hayasız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâdan haya edin! Allah’tan haya eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.) [Tirmizi]

(Haya, baştan başa hayırdır.) [Müslim]

(Her dinin bir ahlakı vardır. İslamiyet’in ahlakı da hayadır.) [İbni Mace]

(Hayasız olan hep kötülük eder.) [İbni Mace]

(Hayasız olan, emanete hıyanet eder, hain olur, merhamet duygusu kalmaz, dinden uzaklaşır, lanete uğrar, şeytan gibi olur.) [Deylemi]

(Haya ile iman, ikiz kardeştir. Biri giderse diğeri de gider.) [Ebu Nuaym]

(Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, çirkin söz söylemez ve hayasız değildir.) [Tirmizi]

(Haya imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca, parçaları da bozulur.) [İ.Maverdi]

(Haya imandandır. Hayasızın imanı yok demektir.) [İbni Hibban]

(İnsan, salih iki komşusundan utandığı gibi, gece gündüz kendisiyle beraber olan yanındaki iki melekten de utanmalıdır!) [Beyheki]

(Hayasızın dini olmaz ve hayasız kişi Cennete giremez.) [Deylemi]

(Haya, iffet, dile hakim olmak ve akıl imandandır. Cimrilik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayasızlıktan ve münafıklıktandır.) [Beyheki]

(İman çıplaktır, süsü haya, elbisesi takva, sermayesi fıkıh, meyvesi ameldir.) [Deylemi]

(Haya insan olsaydı, salih biri, fuhuş insan olsaydı, kötü biri olurdu.) [Taberani]

(Haya ile iman bir aradadır. Biri giderse, öteki de durmaz.) [Hakim]

Dinimizde hayanın yeri çok mühimdir. Allahü teâlâdan utanmak, imanın kuvvetli olduğuna, hayasızlık da imanın zayıf olduğuna alamettir. Hadis-i şerifte, (Hayanın azlığı küfürdendir) buyuruldu. Hayasız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Haya, imanın esasındandır. Hayası olan Allah’tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah’tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayadandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte, (Allah’tan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor. Hayasız olan mürüvvetsiz olur. Hazret-i Ebu Bekir, (Hayasız insan, halk içinde çıplak oturan gibidir) buyurdu.

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İman edenler arasında kötülüğün, hayasızlığın yayılmasını isteyenler ve sevenler için dünyada da ahirette de elim bir azap vardır.) [Nur 19]

Kadın erkek ilişkilerinde ve tuvalet için kullanılan kelimeleri aynen söylemek insanlığa uygun değildir, hayayı yok eder ve iyileri gücendirir. Böyle kelimeleri söylemek gerekince, açık olarak değil, kinaye olarak söylenir.

Allahü teâlânın nimetinde, nimeti vereni görmeli, daima Onun huzurunda olduğunu düşünmeli, mesela otururken, yatarken edebe riayet etmelidir. Yerken, içerken, konuşurken, okurken, yazarken ve her çeşit iş yaparken, bütün bunların Allahü teâlânın kudretiyle yapıldığını, bütün işlerde Onun emrine uyup yasak ettiklerinden sakınmayı düşünmelidir. Böyle düşünmek çok üstün bir ibadettir.

Mahrem konuları edeple sormak lazım
Bir kız, mahrem konuları annesine sorar. O da bilmezse, annesine, (Babamdan öğren) der. Babası da bilmezse, babasının, bilen birisine sorması gerekir. Babası yoksa, ağabey, amca, dayı gibi mahrem akrabalarından öğrenir. Bunlar da öğrenip bildirmezse, o zaman mektupla veya telefonla, kendinden değil de, (Bir kadının muayyen hâli şu kadar devam edip kesilse, ne gerekir) şeklinde sormak daha uygun olur. Bir kadının kocası, bu bilgileri öğrenip hanımına anlatmazsa, kadın, en uygun bir yolla bunları öğrenebilir. Bilenlerden bu konuları edep dairesinde sorması ayıp olmaz.

Hazret-i Esma’nın Peygamber efendimize nasıl gusledileceğini sorarken utanması üzerine, Hazret-i Âişe validemiz, (Ensar kadınları ne iyidir; utanmaları, dinlerini öğrenmekten men etmiyor) buyurdu. (Buhari)

Demek ki, ayıp olur diye kendisine farz olan bilgileri öğrenmemek yanlıştır. Peygamber efendimiz, mahrem konuları anlatırken, (Allahü teâlâ, hakkın anlatılmasından çekinmez) buyurmaktadır. (Tirmizi)

Aynı anlamda âyet-i kerime de vardır:
(Allahü teâlâ, gerçeği söylemekten çekinmez.) [Ahzâb 53]

Müstehcen konuşmak
Sual: Müstehcen konuşmak, ayıp şeyler söylemek günah değil midir?
CEVAP
Evet, günahtır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Fuhuş söyleyene Cennet haramdır.) [Ebu Nuaym]

Fuhuş, çirkin söz demektir. Haddi aşan her şeye fahiş denir. Buradaki manası çirkin olan işleri açık kelimelerle anlatmak, müstehcen konuşmak demektir. Cima için ve abdest bozmak için kullanılan kelimeleri söylemek böyledir. Bu kelimeleri söylemek fuhuştur. Çünkü bunları söylemek, mürüvvete ve diyanete uygun değildir, hayâyı, utanmayı giderir ve başkalarını gücendirir. Cimayı, abdest bozmayı ve necaseti anlatmak gerektiği zaman, açık olarak söylememeli, kinaye olarak söylemelidir! Kinaye, bir şeyi, açık manaları başka olan kelimelerle anlatmaktır. Edepli olan, salih olan, fuhuş söylemeye mecbur olunca, kinaye olarak söyler. Mesela, Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde, cima için lems [dokunmak] kelimesini söylemiştir. (Hadika)

Dinimizde hayânın, utanmanın yeri çok mühimdir. Hayâsı olan, Allahü teâlâdan utandığı için günah işlemekten çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah’tan da utanmaz. Açıktan günah işleyen, hem insanlardan, hem de Allah’tan çekinmediğini gösterir. (Allah’ın bildiğini kuldan ne saklayayım) demek yanlıştır. Gizli işlediği bir günahı başkalarına açıklamak hayâsızlıktır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hayâ ve az konuşmak imandan, fahiş söz ve çok söz nifaktandır.) [Tirmizi]

(Kim, dünyada günahını gizlerse, Allahü teâlâ da, Kıyamette, o günahı herkesten saklar.) [Müslim]

(Bir günaha düşen, Allah’ın örtüsünü, onun üzerinde bulundurmalıdır!) [Müslim]

İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayadandır. Haya da imandandır. Günah gizlenmezse, fasıklar bundan cesaret alır. (Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?) diyebilir. Riya olmaması için ibadeti gizlemek caizdir. Onun için (Kabahat da gizli, ibadet de gizlidir) denmiştir.

Bunun gibi atasözlerinin çoğu bir hadis-i şerife dayanmaktadır. (Haya elbisesine bürünenin aybı görülmez. Duyulunca hoşlanılacak şeyleri yap! Kimsenin duymasını istemediğin ve duyulunca insanların hoşlanmıyacağı şeylerden kaç!) buyurulmuştur.

Haya, imanın esasındandır
Allahü teâlâdan utanmak, imanın kuvvetli olduğuna, hayâsızlık da imanın zayıf olduğuna alamettir. Hayâsız kimsenin küfre düşmesi kolay olur. Hadis-i şerifte, (Hayânın azlığı küfürdür) buyuruldu. (Hâkim) Yani hayâsız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Hayâ, imanın esasındandır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hayâ, iffet, dile hâkim olmak ve akıl imandandır. Cimrilik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayâsızlıktan ve münafıklıktandır.)[Beyheki]

(Fahiş ve çirkin sözlerden şiddetle kaçının! ) [Nesai]

(Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, fahiş söz söylemez) [Tirmizi]

(Cennet, fahiş ve çirkin söz konuşana haramdır.) [İbni Ebi-d-dünya]

(Allahü teâlâ, fahiş ve çirkin söz söyleyeni sevmez.) [İbni Ebi-d-dünya]

Görüldüğü gibi, hayanın iman ile, hayasızlığın da imansızlık ile alakası büyüktür. İnsanlardan utanan kimsenin, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte, (Allah’tan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor. Hayasız olan mürüvvetsiz olur. İnsanları, böyle kimselerin zararından sakındırmak için onların gıybetini yapmak caizdir. Hadis-i şerifte, (Haya cilbabını [örtüsünü] üzerinden atanları gıybet etmek günah olmaz) buyuruldu. (Haraiti)

Yalnız iken de Allah’tan haya etmeli
Evde kimse yok iken de, çıplak durmak günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yalnızken de, avret yerinizi açmayın! Zira yanınızda hiç ayrılmayanlar [hafaza melekleri] vardır. Onlardan utanın ve onlara saygılı olun.) [Eşiat-ül-lemeat]

(Avret yerlerinizi örtün! Yalnız iken de Allahü teâlâdan haya edin!) [Tirmizi]

(Allahü teâlâ hayayı ve örtünmeyi sever. Öyle ise yıkanırken avret yerinizi örtün.) [Ebu Davud]

(Gece guslederken avret yerini açmaktan sakının. Eğer sakınmayan çıkar da, onda delilik alameti görülürse, kendisinden başkasını suçlamasın.) [Hakim.]

Avret yerini açmak veya başkasının avret yerine bakmak büyük günahtır. Hamama, kaplıcaya, denize gidenin diz ile göbek arasını ve dizlerini de örtmesi farzdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Erkeğin göbek ile dizleri arası avrettir.) [Ebu Davud]

(Uyluk avret yeridir.) [Buhari, Ebu Davud, Tirmizi]

(Avret yerini açmak büyük günahtır.) [Hakim]

(Erkek, erkeğin; kadın, kadının avret yerine bakması helal olmaz.) [Müslim]

(Evlerin en kötüsü hamamdır. Orada sesler yükselir, avretler açılır. Tedavi veya kirden temizlenmek için girecek olan örtülü girsin.) [Taberani]

(Allah’a ve ahirete inanan hamama peştamal ile örtülü girsin!) [Nesai]

(Avret yerini açana ve başkasının avret yerine bakana Allah lanet etsin!) [Beyheki]

(Din kardeşinin avret yerine kasten bakanın kırk gecelik namazı kabul olmaz.) [İ. Asakir]

Aşık olmak günah mı?
Sual:
Günah işlememek şartı ile birini sevmekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Sevgi, insanın elinde olmayan bir duygudur. İffeti, yani namusu korumak ve günah olan işlerden kaçmak şartı ile birisine karşı sevgi duymakta mahzur yoktur. Hatta iffetini koruyarak sevgisini gizlemek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.) [Hakim, Hatib]

(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek, sabredenin günahlarını, Allahü teâlâ affedip Cennetine koyar.) [İbni Asakir]

Demek ki, dinimizde iffeti muhafaza etmek ve sevgisi sebebiyle günah işlememeye sabretmek, çok sevaptır. Çünkü genel olarak sevgi insanı kör ettiği için, insanın kendisini günah işlemekten alıkoyması zordur. Zor olan işleri başarmanın sevabı da büyük olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetimin üstün olan kimseleri, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir.) [Deylemi]

İffetlinin eşi de iffetlidir
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Aklı dinlemeyen, en çok ona isyan eden şehvettir. İnsanların, başkalarının ayıplamaları gibi sebeplerle bu şehvetten kaçınmaları faydalı ise de, büyük sevap alamazlar. Fakat günah işlemek için bütün imkanlara sahipken, ortada hiçbir korku yok iken, sırf Allah rızası için, Allah’tan korktuğu için şehvetine esir olmazsa, ona mani olursa, en büyük fazilete kavuşur. Bu derece sıddıklar, şehidler makamıdır.) Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Haya, iffet, dile hakimiyet ve akıl, imandandır. Böyle kimselerin ahiret arzusu çoğalır, dünya hırsı azalır. Cimrilik, müstehcenlik, çirkin sözlülük, hayasızlıktan, nifaktan ileri gelir. Böylelerinde dünya hırsı çoğalır, ahiret arzusu azalır.) [Beyheki]

Erkekler, iffetsiz olursa, yakınları da kötü yola düşebilir. Peygamber efendimiz, (Siz iffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur) buyurdu. (Taberani)

İbni Neccar'ın bildirdiği (Zina eden, aynı şeye maruz kalır) mealindeki hadis-i şerif, iffetli olmayanın yakınlarının da, iffetsiz olabileceğini göstermektedir. İffetli olmaya gayret eden bunu başarır. (İffetli olmak isteyeni Allahü teâlâ iffetli kılar) hadis-i şerifi buna delildir. (Hakim)

Gayrı meşru işler, dünyada insan için yüzkarasıdır. Ahirette ise, azabı çok şiddetlidir. “Ben ölmem” veya “Cehennem ateşi bana zarar vermez” diyen varsa, dilediği kötülüğü işlesin! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Ahiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!) [Eyyühel veled]

Öleceğine inanan ve öldükten sonra başına gelecekleri düşünen, kötülük işleyebilir mi?

İffetli olmak için
İnsana en büyük zarar, kötü arkadaştan gelir. Kötü arkadaşlarla düşüp kalkan, kılavuzu karga olan nasıl her zaman temiz olabilir?

İyi insanlarla beraber olan kimse, bir müddet onlar gibi iyi iş yapmasa bile, onların yanında kötülük edemez. Hadis-i şerifte,
(İnsanın dini arkadaşının dini gibidir) buyuruluyor. (Tirmizi)

Şu halde yapılacak iş, arkadaşlık edilen kimselere dikkat etmek ve kötü arkadaşlardan uzak durmaktır. Namuslu, iffetli yaşamak isteyene cenab-ı Hakkın bunu nasip edeceği din kitaplarında yazılıdır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İffet talep edeni, Allahü teâlâ iffetli kılar.) [Hakim]

İffetli olan, aile efradının da iffetli olmasını ister. Onları da kötülükten korur. Kendisi kötü olursa, bir gün çoluk çocuğu da Allah saklasın kötü yollara düşebilir. Çocuklarının iffetsiz olmasını hangi ana-baba isteyebilir?

Çocuklara iyi örnek olmak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur. Ana-babanıza ihsan ederseniz, çocuklarınız da size ihsan eder!) [Taberani]

(Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşamak ve iffetli olmak gerekir.) [İbni Asakir]

Asaletin önemi
Asalet, diğer hasletlerle birlikte olursa kıymetlidir. Herkes Âdem aleyhisselamdan gelmiştir. Her iyi kimsenin çocukları iyi olur, her kötünün çocukları da kötü olur diye bir kaide yoktur.

Hazret-i Âdem’in ve Hazret-i Nuh’un oğlunun biri kâfir olmuştur. Nuh aleyhisselam ile Lut aleyhisselamın hanımı kâfir idi. Ebu Cehil kâfirinin oğlu ise, insanların en üstünlerinden, yani sahabi idi. Peygamber efendimizin öz amcası Ebu Leheb kâfir idi.

Ana-babanın günahkâr olmasından dolayı, çocukların da iyi bir insan olamıyacağı anlamını çıkarmak çok yanlıştır. Allahü teâlâ, kötüden iyi, iyiden kötü yaratır. Kur'an-ı kerimde birkaç yerde,
(Ölüden diri, diriden ölü çıkarır) buyuruyor. (A.İmran 27)

İslam âlimleri bu âyet-i kerimeyi açıklarken, (Kâfirden müslüman, müslümandan kâfir yaratır) buyurmuşlardır. Bunun için, soyundaki kimselerin kötü olması, kendisinin de kötü olacağını asla göstermez. Hepimiz Âdem aleyhisselamdan geldik. Dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Allah indinde üstünlük ancak takva iledir.
(Allah indinde en üstününüz, Ondan en çok korkanınızdır) buyuruluyor. (Hucurat 13)

[Takva ehli olmak, Allah’tan korkup dinin emirlerine uymak ve yasak ettiklerinden kaçmak demektir.]

Güzel huy bir asalettir
Muteber olmayan bir kitapta diyor ki:
(Asalet olmayınca, verilen terbiyenin fazla tesiri olmaz. Bakırı ne kadar silip parlatsanız, üç gün sonra gene kararmaya başlar. Suni parlaklık kısa bir zaman devam edebilir. Altın hiçbir zaman pas tutmaz. Silmezseniz bile parlaklığını yine muhafaza eder. Şu hadise, asaletin ne kadar önemli olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.)

Kitap muteber olmadığı gibi, bu fikir de, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere aykırıdır.

Bir kimse, asil bir aileye mensup olmasa da, güzel huylu ise, dindar ise, onun için güzel huyu ve dindarlığı asaletten çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Güzel huy gibi asalet olmaz.) [İbni Mace]

(Kadın, malı, güzelliği, asaleti ve dindarlığı için nikah edilir. Sen dindar olanı seç ki, maddi ve manevi nimete kavuşasın!) [Buhari]

Nasihat ile asaletsiz insan da terbiye edilebilir. Onun için Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Nasihat et, nasihat müminlere elbette fayda verir.) [Zariyat 55]

Asaletsiz olanı da terbiye etmek mümkün olmasaydı, Peygamber efendimiz, (Ahlakınızı güzelleştirin) buyurur muydu? (İbni Lal)

Hazret-i Lokman’a sordular:
- Edep, asalet, mal ve ilimden hangisi daha üstündür?
- Edep asaletten, ilim maldan hayırlıdır.
Oğlu, Hazret-i Lokmana sorar:
- En iyi haslet nedir?
- Dindar olmaktır.
- Peki babacığım, bu haslet iki olursa?
- Dindarlık ve mal sahibi olmak.
- Üç olursa?
- Dindarlık, mal ve haya.
- Dört olursa?
- Dindarlık, mal, haya ve güzel ahlak.
- Beş olursa?
- Dindarlık, mal, haya, güzel ahlak ve cömertliktir.
- Altı olursa?
- Oğlum, bu beş haslet kimde olursa, o kimse takva ehli, temiz bir kimsedir, Allahü teâlânın dostudur, şeytandan uzaktır.

İffetin önemi
Allahü teâlâ, insan neslini devam ettirmek için, erkek ve kadınları birbirlerine cazip kılmıştır. Aynı zamanda, bu duygu karşısında, insanları dünyada çetin bir imtihana tâbi tutmuştur. Bu imtihanı kazanan, dünya ve ahiretin kahramanıdır. İnsanların iyi veya kötülüğü, daha çok iffet işinde belli olur.

Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimin birçok yerinde, iffetini koruyabilene, büyük mükafatlar vaat etmiş, iffetini korumayana da, Cehennem azabını göstermiştir. Allahü teâlâ, iffetsizleri, adam öldüren bir katil ile bir tutmaktadır. Müminlerin vasfını anlatırken de buyuruyor ki:
(Müminler, namazlarını huşu içinde kılar, boş, lüzumsuz şeylerden yüz çevirir, zekatlarını verir, iffetlerini korur, emanet ve ahidlerine riayet eder.) [Müminun 1-8]

İffetsiz olan, Allah katında günahkâr, halkın yanında da itibarsızdır. Bir namussuzun toplumdaki iyilerin yanında itibarı [saygınlığı], bir köpeğin itibarı kadar yoktur. Zengin ve çok güzel bir kadın, eğer iffetsiz ise, itibarsızdır. Fakir ve namuslu bir kadın ise, her zaman itibarlıdır, saygıya layıktır.

Dünyadaki pek çok rezaletler, cinayetler, kavgalar, kıskançlıklar, özetle bütün fenalıklar, iffetsizlik yüzünden meydana gelmektedir. İnsanların pek çoğu, iffetsizliğin kötülüklerini bildikleri halde, kendilerini bu kötü yollara sapmaktan alıkoyamaz. Bu kuvvetli duygu karşısında, insanları alıkoyacak çareler vardır. Bu; terbiye ve ahlak meselesidir.

Allah’tan korkan bir insan iffetsiz olamaz. O halde, çocuklarımıza Allah korkusunu öğretmeye çalışmak, bizim için en başta gelen görev oluyor. Allahü teâlâdan korkmak için, Allah’ı iyi bilmek lazımdır. Allah’ı bilmek için, Onun büyüklüğünü ve sıfatlarını öğrenmek zorundayız. Allahü teâlâyı hiç düşünmeyen bir topluluk için, Allah korkusuna sahip olmak kolay değildir. Allahü teâlâdan korkmak da, bir bilgi, bir çalışma ve bir gayret işidir. Durup dururken, Allah korkusu meydana gelmez. Dinin emir ve yasaklarına riayet edene kolay gelir.

Özellikle büyük şehirlerde iffet işi tehlikeli bir yoldadır. Bir genç kızın, kendi başına yalnız kendi aklı ve anlayışı ile iffetini muhafaza etmesi, cidden güçtür. O genç kız, eğer biraz da güzelse, hatıra ve hayale gelmeyen tehlikelerle çevrilmiş demektir. Bu tehlike, okulda, yollarda, otobüste, komşularda, hatta evinin içinde, telefonda, internette yakasını bırakmaz.

Kızlarımız, tehlikeler karşısında aciz bir mahluk olarak, ahlaksızların elinde bir oyuncak olmamalıdır. Bu devirde herkesten, her yerde ona zarar gelebilir. Bu zarar, onun parasına, puluna değil, şeref ve haysiyetinedir. Paraya olan zarar telafi edilebilir. Manevi zarar, yerine konamaz. Ahlaksızların içinde genç kız için şerefle yaşamak çok güçtür. İffetli bir kız, diğer bazı kızlar gibi, flört yapmaya heveslenmemeli. Bu tehlikeli bir tecrübedir. Esasen flörtle yapılan evlilik, çok zaman mutluluk getirmez.

İffeti muhafaza için, gençleri zamanında evlendirmeli, iffeti zedeleyecek yerlerden uzak durmalıdır. Gençliğin hakkı adı altında çeşitli eğlenceler, genç kızı elde etmek için birer tuzaktır. Bunun tuzak olduğuna inanmayan bir kız, tuzağın içine düştükten sonra, aklı başına gelir. Fakat iş işten geçmiştir. Tuzağın görünüşteki cazibesine kapılan kızlar, erkeklerin elinde çabucak birer oyuncak hâline gelir. Kendine güvenen bir kız bile, onların karşısında sonuna kadar dayanamaz. Yakışıklı bir erkeğin aldatıcı gülümsemesi karşısında, yenilebilir. Artık o kız, tuzağa düşmüştür. O tuzaktan kurtulan pek az veya hiç yoktur. Halbuki, o tuzak dediğimiz eğlence yerlerine gitmemek daha kolay bir iştir. (Göz görmeyince, gönül katlanır) diye bir atasözü vardır. Oraya gitmeyen bir genç kız, oranın tehlikesinden kurtulmuş olur. Giderse, kurtulması zordur.

İffet; bir genç kızın veya kadının, değer biçilemeyen bir mücevheridir. Bu mücevheri ele geçirmek için, Allahü teâlâdan korkmayan her erkek bütün şeytanlığını kullanır. Ele geçirdikten sonra, maksadına erişmiştir. Artık o, mücevherlikten çıkmış, âdi bir taş olmuştur. Sokağa atılıverir. Bu alışverişte, erkek, bir namus hırsızı, kadın ise, mücevherini çaldırmış, bir zavallıdır.

Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Bir kızın küfvünü [dengini] bulunca, hemen evlendiriniz!) [Tirmizi]

Görülüyor ki, kadını, kızı küfvüne, yani dengine vermek gerekir. Küfv, erkeğin soyda, malda, din işlerinde ve şerefte kadına uygun olması demektir.

Küfv demek, zengin olmak, maaşı çok olmak demek değildir. Küfv olmak, erkeğin salih müslüman olması, namaz kılması, içki içmemesi, yani İslamiyet’e uyması ve nafaka kazanacak kadar iş sahibi olması demektir. Erkeğin, yalnız zengin olmasını, apartman sahibi olmasını isteyenler, kızlarını felakete sürüklemiş, Cehenneme atmış olurlar. Kızın da namaz kılması, başı, kolu açık sokağa çıkmaması gerekir.

Namuslu olmanın önemi
İffet, yani namus ne kadar önemli ise, namussuzluk da o kadar kötüdür. Namusun önemi hakkındaki hadis-i şeriflerin birkaçı şöyledir:
(İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.) [Hakim]

(Zinadan korunan müslüman Cennete girer.) [Beyheki]

(Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşayın ve iffetli olun!) [İbni Asakir]

(Başkasının karısını kızını ayartan bizden değildir.) [Hakim, İ. Ahmed]

(Bir kadın, beş vakit namazını kılar, namusunu korur, kocası ile iyi geçinirse, dilediği kapıdan Cennete girer.) [İ. Hibban]

(Şu altı şeyi yapanın Cennete girmesine kefilim: Doğru konuşan, verdiği sözü yerine getiren, emanete riayet eden, namusunu koruyan, gözlerini haramdan sakınan, ellerini kötülükten çeken.) [İ.Ahmed]

(Haya on kısımdır. Dokuzu kadında, biri erkektedir) hadis-i şerifinde de bildirildiği gibi, kadınların hayası erkeklerden çoktur. Öyle olmasaydı, çok çirkin işler meydana çıkardı. Din düşmanları bunu bildikleri için, daha çocukken kadınlardan hayayı kaldırmaya çalışıyorlar. Hayasız bir toplum meydana getirmeye çalışıyorlar. Müslüman kadını hayalı olmaya devam etmelidir. Hadis-i şerifte,
(Haya güzeldir, fakat kadında daha güzeldir) buyuruldu. (Deylemi)

Eşini kıskanmak
Sual:
Karı-kocadan birinin eşini kıskanmasında bir sakınca var mıdır?
CEVAP
Bazıları eşini kıskanmayı ayıp gibi, çağ dışı gibi göstermeye çalışıyorlar.
Gayur olmak, yani namusunu korumak için, meşru hudutlar içinde kıskançlık göstermek dinimizin emridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mümin gayur olur. Allahü teâlâ ise daha gayurdur.) [Müslim]

(Allahü teâlâdan daha gayuru yoktur ve bunun için fuhşu yasaklamıştır.) [Buhari]

(Namus gayreti imandan, kadın-erkek bir arada eğlenmek de nifaktandır.) [Deylemi]

Namusunu kıskanmayana deyyus denir. Deyyuslar için hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, Cenneti yaratınca, “Cimri sana giremez, deyyus senin kokunu bile duyamaz” buyurdu.) [Deylemi]

(İçki içene, ana-babasına asi olan kimseye ve deyyusa, Cennete girmek haramdır.) [İ. Ahmed]

Bu büyük günahları işleyen kimsenin zerre kadar da olsa imanı varsa, günahlarının cezasını çektikten sonra Cennete gider. Fakat günahlar insanı küfre sürüklediği için, bu günahlara devam etmek büyük felakete yol açar.

Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bir an önce tevbe edip günahlardan sıyrılmalıdır. Tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur.

Kadının, kocasını da kıskanması normaldir. Fakat kıskançlığıyla meşru sınırı aşmamalıdır.
(Allahü teâlâ, kıskançlığı kadınlara ve cihadı erkeklere yükledi. Hangi kadın, bu emre iman ederek sabrederse, şehid olan mücahid kadar sevap kazanır) hadis-i şerifinde de, kadınların sabır göstermelerine işaret buyurulmaktadır.

Sual: Hadis-i şerifte "Haya imandandır" buyurulmaktadır. İbadetlerini başkalarına göstermekten de haya etmek böyle midir?
CEVAP
İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaktan [ehl-i sünnet kitaplarını yaymaktan] ve imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur'an ve mevlid okumaktan haya etmek caiz değildir. (Haya imandandır) hadis-i şerifinde, haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi gerekir. Bunun için, ibadetlerini sıdk ile, ihlas ile yapmalıdır.

Buhara âlimlerinden birisi, sultanın oğullarının sokakta abes oyun oynadıklarını gördü. Elindeki asa ile bunları dövdü. Kaçtılar. Babalarına şikayet ettiler. Sultan, bunu çağırıp, sultana karşı çıkanın hapis olacağını bilmiyor musun dedi. Âlim, cevap olarak, Rahmana karşı çıkanın Cehenneme gideceğini bilmiyor musun dedi. Sultan, emr-i maruf yapmak vazifesini sana kim verdi dedi. Âlim, seni kim sultan yaptı cevabını verince, beni halife sultan yaptı dedi. Beni de, halifenin Rabbi vazifelendirdi dedi.

Sultan, sana Semerkand şehrinde emr-i maruf yapmak vazifesini veriyorum dediğinde, ben de kendimi bu vazifeden azlettim cevabını verdi. Bu cevabına hayret ettim, emir olunmadan, izin verilmeden vazife yaptığını söyledin. İzin verilince de, azlolunmanı istiyorsun dedi. Sen izin verince, sonra azledersin. Rabbimin verdiği vazifeden beni kimse azledemez dedi. Bu söz üzerine sultan, dile benden istediğini vereyim dedi. Gençlik hâlimi bana getir dedi. Bu iş elimden gelmez deyince, bana bir ferman yaz da, Cehennemdeki meleklerin reisi olan Malik, beni ateşte yakmasın dedi. Bunu da yapamam deyince, benim öyle bir sultanım var ki, her şeyimi Ondan istiyorum. Her dilediğimi ihsan etti. Bunu yapamam hiç demedi, dedi. Sultan, beni duadan unutma diyerek serbest bıraktı.

Edebi gözetmek
Sual:
İmam-ı Rabbani hazretleri, (Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Allah’a kavuşamaz) buyuruyor. Burada Allah’a kavuşmak nedir?
CEVAP
Evliya olamaz demektir. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir, fikirden [tefekkürden] üstündür.

Haddini bilmek
Sual: Edep ne demektir?
CEVAP
Edep, haddini bilmek, sınırı aşmamak demektir. Ailede, iş yerinde, toplumda herkesin bir sınırı vardır. Bütün sıkıntı ve geçimsizlikler, hep haddi aşmaktan kaynaklanır. Herkes haddini bilip, sınırı aşmazsa, mesela, evin hanımı da, erkek de, kendi sınırını bilip ona göre hareket ederse, o ev Cennet gibi olur. Cennet gibi olan evden ahirete gidenler de, elbette Cennete gider. Her hususta dinimiz ne emrediyor, onu öğrenip, ona göre hareket eden, haddini bilmiş, sınırı aşmamış olur. O zaman ne kavga, ne geçimsizlik, ne de savaş olur. Dünya, güllük gülistanlık olur. Herkesin sınırını ise, dinimiz bildirmektedir.

Eden bulur
Sual:
Bir tanıdık, bir arkadaşının eşini kaçırıp evlendi. Dinen bu uygun mu?
CEVAP
Üç yönden uygunsuzdur:

1- Başkasının eşini ayartmak çok günahtır. Bir hadis-i şerif meali:
(Birinin karısını ayartıp aldatan bizden değildir.) [Ebu Davud]

2- Kocası, o kadını boşamadan hiç kimse onunla evlenemez. Yaptıkları zina olur.

3- Kocası, eşinin kaçtığını duyunca hemen boşasa bile, iddet müddeti bitmeden kesinlikle evlenemezler. Evlenirlerse zina olur.

Biri, birinin eşini ayartırsa, başkası da onun eşini ayartabilir. (Eden bulur) demişlerdir. Bir hadis-i şerif meali:
(Siz namuslu olursanız, kadınlarınız da namuslu olur.) [Hâkim]

Kocasına ihanet edip başkasına kaçan kadın, kaçtığı erkeğe de ihanet edebilir. O erkeğe niçin kaçtı? Ya malı için veya yakışıklı gördüğü için yahut genç gördüğü için kaçtı. Hangi sebep olursa olsun, ondan daha zengini, ondan daha güzeli, ondan gencini bulunca ona da kaçmayacağını kim garanti edebilir? Allah korkusu olmayan, her şeyi yapabilir.

Âşık olmak
Sual:
Ben namaz kılmam, tesettüre riayet etmem, başka günahları da işlerim; fakat (Âşık olup, aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehid olur) hadisi gereğince, aşkımla zina etsem, durumu çok kimse bilse, yine şehid olarak ölmez miyim?
CEVAP
Bazı okuyuculardan bu tip sualler gelince hadis-i şerifi açıklamak zorunda kaldık. Hadis-i şerif açık olmasına rağmen, yanlış yorumlanması çok kötüdür. Hadis-i şerifte üç husus belirtiliyor:

1- En önemlisi de, bugün aşk denince şehevi duygular anlaşılıyor. Aşk ayrı, nefsanî, şehvanî arzular ayrıdır. Nefsine tâbi olan cehenneme gider. Nefsanî duygulara aşk denmez. Sevgi çok olunca, buna aşk denir. Mevlid kitabında, (Habibim sana âşık oldum) deniyor. Yani Allahü teâlâ Resulullah’ı çok seviyor demektir. Bu aşkı günümüzün gençleri gibi düşünen bir yazar, (Mevlid kitabının burası yanlış) diyor. Esas yanlış kendisindedir. Evlenmekten maksat, kendini günahlardan korumak ve Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Allahü teâlâ için olmayan şehevi duygulara aşk denmez.

2- Aşkının gizli kalması deniyor. Hem âşık olduğu kimse bilmeyecek, hem de başkaları duymayacak. Hiç kimse bilmeden yanıp tutuşacak. Aşkı yüzünden günah işlemeyecek.

3- İffetini, yani namusunu koruyarak ölmek deniyor. Bırakın zinayı, birbirinin elini tutmuşsa haram işlenmiş olur, iffet korunmamış olur. Hadis-i şerifte iffeti koruma şartı var. İffet korunmayınca nasıl şehid olunur ki?

Aşkla şehevi duyguları karıştıran gençler, bu söylenenlere kulak asmıyorlar. Atalarımız boşuna, (Cahile kelam, nafile kelam) dememişler.
 
 
 

Anladın mı?

Hicran destanını kendinden oku,
Mecnun'dan duyup da rivayet etme.
Aşkın Leyla'sını gördünse söyle.
Söz temsili bulup hikayet etme.

Yüz bin Leyla doğar alemde her gün,
Senin aradığın zevk, sefa düğün.
Tutacağın işi önceden düşün;
Daha ilk adımda nedamet etme.

Sevdanın oduna pek güvenilmez,
Tutuşurşan eğer kolay sönülmez.
Bu yolun hükmüdür geri dönülmez,
Canına kıymazsan seyahat etme.

İyi bak kabına, olmasın delik,
Boşuna taşırsın ,gider gündelik.
Anında olmalı, ettiğin iyilik,
Alem duysun diye, inayet etme.

Kabe'den maksadın varmaktır yara,
Kör gibi tapınma, kara duvara,
Hızır'ı ararsan kendinde ara,
Bulamadım gibi rezalet etme.

Muhabbet herkesin aklını çelmez,
Gönül viranesi kolay düzelmez.
Alemden çekinme bir zarar gelmez,
Sen kendi kendine hıyanet etme.

Şen şatır gönlüne hicran dolmasın,
Gençliğin gülşeni gamla solmasın.
Neyzen gibi aklın yarda olmasın,
Özründen çok büyük kabahat etme.
 

Neyzen Tevfik

Y â r

Allah dost Allah Yâr
Dost Allah Yâr Allah
Allah Yâr Allah Dost
Yâr Allah Dost Allah

Yâr o ki, hep yâdında; Eskimez ve eskitmez ; Muradı muradın da, Seni bırakıp gitmez...

Necip Fazıl kısakürek


 

اكر پند خردمندان ز جان و دل نياموزى

جهان آن پند بتلخى بياموزد ترا روزى

 

Eğer pend-i hıred-mendân zi cân u dil neyâmûzî

Cihân ân pend be-telhî beyâmûzed turâ rûzî

Eğer akıl sahiplerinin öğütlerini can u gönülden dinlemezsen

Cihan, o öğüdü sana bir gün acıyla öğretir

ŞEMSEDDİN YEŞİL
kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

BOŞANMA KAPISI NE VAKİT KAPATILABİLİR?
ÇOCUKLARIN DİRİ DİRİ YETİM KALMASI NASIL ÖNLENEBİLİR?
KIZLAR NE VAKİT TAM ÇAĞINDA EVLENEBİLİR?

Tekrar Hazırlayan
İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

بســـم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

İNSAN- KADIN

Kudret’in şu muazzam saltanatının en nâzik, en nâzdar ve en niyâzdar bir mâzharı olan “İNSAN” mefhûmu hakkında birkaç söz söylemek isterim..

Evet, insan mefhûmu kadar halli güç, anlatılması zor hiçbir mevzu’ yoktur.

Zîra her devletin bir sınırı, her sahanın, bir ölçüsü vardır. Fakat mevcudatın bütün hüsn-i ânını toplayan bu devleti insanın ne sahası vardır, ne de sınırı…

İmdi, elli altmış kiloluk kan ve kemik torbasına taallûk eden bu geniş mana nedir?

Enfüste sessiz, sözsüz, bizsiz, sizsiz konuşan, sus dediğin vakit susmayan, dur dediğin vakit durmayan, el ile tutulmayan, göz ile görülmeyen o mana nedir?

Bu akıntı nereden geliyor?

Bu varidat nereye gidiyor?

Bidayet neresi?

Nihayet neresi?

Ruhun penceresi diye açılan gözdeki rü’yet nedir?

Okuduğumuz mevzuat bize gözü tarif ediyor da, niçin rü’yeti tarif edemiyor?

Kudret, konuşmak için önce işitmeyi şart koyuyor. Fakat işittiğimiz halde, işitmenin ne olduğunu bilemiyoruz. Yine mevzuatı ilmiyye, bize kulağı tarif ediyor da işitmeyi niçin tarif edemiyor?

Aynı mahalden, aynı echizeden (cihaz) çıkan bir söz bazen muhatabını ihya ediyor, can veriyor, bazen da aynı mahalden, aynı echizeden çıkan söz imha ediyor. Bir arş kumandası, milyonlarca insanı yürütüyor.

İşte bu nutk nedir?

Bu zekâ nedir?

Ya o temâyülâtı kalbiyye nedir?

Zahirde çok küçük görünen, hakikatte çok büyük olan, bütün avalimi kendi enfüsüne sokabilen bu vücud nedir?

Hulâsa, bütün eşya kendisine müsahhar kılının, meçhulden ma’lûmu çıkaran insan nedir?

Bu mevcûdiyyetini  kendinden mi aldı?

Kendinden aldı dersek; vücûdu, vâcib ve bizzarûre daima mevcûd olması lâzım gelirdi.

Hâlbuki insanın zahiri değişiyor, bozuluyor, ihtiyarlıyor, bir gün seviniyor, birgün yeriniyor, turdan tura geçiyor, daima bir şanda (yerde) duramıyor..

O mükellef konuşan dil, bir gün çene kemiklerinin arasında un ufak oluyor.

O, gözleri tezyin eden, bakmaya kıyılanı ayan kirpiklerden Kudret duvar üzerinde diken yapıyor. Yine insan bazen her şeyi yapar gibi görünüyor… Semâlara kadar uzanıyor, denizlerin dibinde gidiyor, dağlan deliyor. Fakat icabında gözle göremediği, el ile tutamadığı bir mahlûkun pençe-i kahriyyesinde âciz kalıyor..

İstediği bir kadınla evlenip de istediği şekilde bir çocuk yapamıyor?

Halbuki kendi kendini yapan, her şeyi yapması lâzım idi, yapamadı.. Binaenaleyh bu varlığı da kendinden almadı.

Acaba her şeyi yapar gibi görünen, icâbında hiçbir şeyi yapamayan, acz içinde kıvranan, kabrin kapısını kapayamayan, asıl doğum, olan ölümü öldüremeyen, mevcûdattan aczi gideremeyen insan, bu varlığı muhitinden mi aldı?

Tetkik edecek olursak muhiti ondan âciz!

O halde bu kaabil, bir failin mazharı, bu mıstar (alet), bir masdarın mazharı. Bu muazzam varlık, bir Sâni’m sun’u.

İşte zahiri halk, bâtını Hak olan bu manayı kim teharrî eder de bulursa, Rabbisine arif olan da odur.

Hâdisat ve tasavvurattan münezzeh, vücûdu ile mevcûd, sıfatı ile muhît, esması ile ma’lûm, ef’âli ile zahir, âsârı ile meşhûd olan Allah’ı beyân eden bu kitâbı kâinat içerisinde etiketi İlâhîyi taşıyan yalnız insandır…

Mühri hümâyûnı Sübhânî yalnız insana vurulmuştur.

İnsan: Nâibi Hakk’dır.

İnsan: Aslını bulmak aşkıyla doğmuş. Kerametli bir mevcuddur.

İnsan: Esrârı Zâtiyyeye agâh ve niyâbeti İlâhîye lâyık olacak isti’dadda yaratılmış bir mazharı tamdır.

İnsan: Envârı hakikat ve hedâyâyı ma’nevîvvevi kabule müstaid bir candır.

İnsan: Tenezzülât-ı  Sübhânînin   ilk mazharı,    zulmetin   mukabili olmayan “Evvelü mâ hal âka’llahü nûrî” fermanının mefhumu bulunan, ne Melek velvelesi, ne Felek meş’alesi yok iken, kader nakkaşı Semâvâtın tezyinatını vurmamış iken, ne eserden, ne esirden hiçbir şey bilinmez iken Hazreti Ulûhiyyette sâcid olan ma’nâ-i Muhammedî’nin, o nefsi nâtıka-i kâinatın kalbi’nin bir meyvasıdır.

İşte bütün mahlûkatın en mümtazı olan insan, şu kâinatın hakîkî sahibi ve mutasarrıfı, bilerek ve hikmetle tasarruf edeni tarafından çok sevilerek, pek seçilerek yaratılmış, aşk denilen bir nur da onun manasına rekzedilmiştir..

Her şeyi görerek, bilerek terbiye eden, hikmetleri, gayeleri, fâideleri irâde ederek tedvir eden, bir şeyi her şey, her şeyi bir şey yapan Zâtı Mutlak, muhabbet’i İlâhîsinin suretinin sureti olan bu sınıfa bilmek hâssasını vermiş, bilenin konuşmasını lâzım kılmış…

Bu âlemde kendisine muhâtab tuttuğu bu mahlûku ile mektubu ile konuştuğu gibi, bir gün de tercümansız ve hicabsız kendileri ile konuşacağını ilân etmiş.

Konuşturan, elbette kendisi de konuşacak!

Ve her insan kendisindeki bu varlığı, kendinin zannetmesin, benim olduğunu bilsin diye emretmiş!

Nihayet insanın, hakikati teharrî (hareket)  edip, kendisinde bulunan bu ariyet varlığı Hakk’da boşaltacak olursa büyük bir kâm alacağı da beyân edilmiş.

Fâniyi bakî ile tebdil etmenin çâreleri îzâh edilmiş.

İmdi, eğer insan fâniyi bakî ile değiştirmeyip de kendine varlık verip Kudretin bu muazzam bahr-ı ummânı ahadiyyetinde kendi kulaçlarımla yüzerim derse, derhal boğulur.

Zîra bu denizin iki mühim dalgası vardır ki, birine “Celâl”, diğerine “Cemâl” denir. Biri çıkarır, biri batırır. Nihayet takat kesilir, tıkanılır.

Fakat tamamıyla teslim olunursa üstünde tutar.

Zikretmiştim ki insan, muhabbeti İlâhinin suretinin suretidir. Muhabbeti İlâhi’nin sureti, ma’nâ-i Muhammedi’dir.

Cenâbı Hakk hubbi Sübhânîsi ile tecelli’ ettiği vakit, Aklı Küll olan, zulmetin mukabili olmayan, nefsi nâtıkai kâinatın kalbi bulunan Nûr’i Ahmedî zuhur etti.

Bütün varlığın sahibi olan Allah, bu nuru bütün eşyanın masdarı yaptı. Ve rütbelerin en yükseğinin de, muhabbet rütbesi olduğunu izhâr etti.

Vücûd-ı mukayyedi insanî, ikinci bir teayyün olarak ilmi ilâhîdeki muhabbetinin bir tecellîsinin mazharı oldu.

Binaenaleyh vücûdi insanî Hakk’ın muhabbetinin bir mazharı olarak taayyün etti. Onun için bir kimse hayvâniyyetini fethederek, insaniyyete kadem basıp, kendi hakikatine ma’rifet peyda etmesi, Rabbisinin ma’rifetine bir mukaddime teşkil etti.

“Ve nefahtü fîhi min ruhî” sırrına mazhar olan, ya’ni nefhai İlâhî ile sâir sınıftan mümtaz kılman bu insan,  Rabbisine kavuşmak askı ile mücehhez kılındı…

Biraz daha açalım:

Cenâbı Hakk rûhı küllisinden, insanı, —keyfiyyeti bizce mechûl olan— nefhai ruh ile teklim ederek onda aslına karşı bir meyli iştiyakı hâsıl etti.

Onun için beşerin fıtratında aslına kavuşmak aşkı vardır. Bu cibillîdir. Ve ismini koyamadığı bütün muhabbetler hakikatte Allah’adır. Fakat gafil, ismini koyamaz, onu eşya ile kayıtlar da ayağı kayar.

Âdem nasıl mazharı Hakk olup Hakk’a şevk ile muhabbet ettiyse, Cenâbı Hakk’ın Âdem’e şevki daha eşed (şiddetli) oldu.

Ve muhabbette kemâle erenlere, kendi likasını has kıldı.

İşte bütün nedîmânı İlâhînin aradıkları da budur.

Şuraya dikkat edelim:

Cenâbı Hakk Âdem’i kendisine müştak kılıp, kendisine delîl kıldığı gibi, Âdem’e delîl olmak üzere, Âdem’den mereyi, ya’ni kadını halk etti. Ve kadın erkeğin cüz’ü olup, erkeğe delîl kılındı. Âdem Şevk [1] ile iştiyak[2] arasında fark vardır. Âdem kendisini kadında müşahede etti. Âdem’in, recüliyyeti ve sıfatı fiiliyye ile ittisâf, ma’rifetine Havva mukaddime oldu. Havva olmasaydı, Âdem bu sıfatla zahir olmaz idi.

Ona binaen Cenâbı Nebi sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Hubbibe ileyye min dünyâküm esselâsetü ennisâü vettıybi ve kurreti aynî essalâtü”

“Dünyânızdan, bana üç şey sevdirildi” diye ferman buyurduktan sonra, önce (Nisa) yı zikretmişlerdir.[3]

Evet, kadın, erkekten bir cüz’dür. Kadın, erkek için vücûdi saniyedir.(ikinci)

Erkeğin kadına muhabbeti, kendi aslına muhabbeti demektir. Kadının da erkeğe muhabbeti, kendi aslına iştiyakı demektir.

Kadın, erkeğe delildir. Erkek, Hakk’a delildir.

Binaenaleyh kadın, erkeğin yakîni ve enfüsi olmakla kendi vücûdu ona yakin olduğundan emri nebî’de (Nisa) takdim edilmiştir. Ve tarafı ilâhîden, tahbîb (sevdirildiği) edildiğini beyân, etmişler, (Ahbebtü) demeyip, (Hubbibe) buyurmuşlardır. Yani (Sevdim) demeyip (Sevdirildi) diye emretmişlerdir.

BİNAEN’ALEYH KENDİSİNDEN, MUHABBET EDENİN HAKK OLDUĞUNU DUYURMUŞLARDIR.

Eğer Hakk’ın, kuluna muhabbeti olmasaydı kul, Rabbisine muhabbet edemez idi. Aynı zamanda Hakk’ın abdine (kuluna) muhabbeti küllidir, abdin Hakk’a muhabbeti ise cüz’îdir.

Çünkü Hakk’ın abdine muhabbeti, kendi nefhettiği ruhuna muhabbetidir.

Bu âlemde kesafetini izâle edip letafete inkılâb ettiremeyen kulun, kendi libâsı beşeriyyeti,(beşeriyeti) Rabbisiyle arasında perdedir.

tâki hakikatte vuslat olan ölüm, bu perdeyi kaldırır kaldırmaz Rabbisiyle lika (buluşma) hâsıl olur. Ve kendisinin nefesi Rahmaniden teayyün ettiğini o vakit apaşikâr görür.

Binaenaleyh nefesi Rahman kimde varsa onun insan olduğu tahakkuk eder.

Bu âlemde teâlî edip kesafetini letâfete inkılâb ettiren nedîmânı İlâhî, mevti iradî ile yaşadıklarından, mevti ıztırârîden evvel bu sırra vâkıf olurlar.

İyi dikkat edilirse, Cenâbı Hakk’ın insana tecellî eden muhabbetidir ki, işte Melâike o muhabbetin nuruna secde etmeyi emir almıştır.

Allah Teâlâ hubbi   Sübhânîsine Âdem’i âyîne kılmıştır.

Bu emri Sübhânî insanın kadr ü azametini ne muazzam şekilde gösterir.

Nefesi Rahmanı hâmil olan hazret-i insanın sureti olarak yaratılan nisâ’ya, rical, tarafı İlâhîden tahbîb ettirilmiştir.

İşte bu inceliğin farkında olarak tesîs edilen hukukı zevciyyette tarafeynin biribirine muhabbeti, doğrudan doğruya asılları olan Allah Teâlâ’yadır.

Cemi’ sıfâtı İlâhînin mazharı olan ve bu imkân âleminin suretlerinin câmi’ı bulunan insan, kadın vücûdı zâhiresiyle erkeği zevç etti (evlendi). Erkek ferd (bir) iken kadın onu zevç (çift) etti. Ve erkeğin vücûdu kendi mertebesinde teayyün etmiş iken ikinci bir teayyün ile kadının vücûdunda teayyünü sebebiyle recül, zevç oldu. Ve erkek için zevciyyet kendinden müştakka (arzu ve iştiyaklı) olan kadınla hâsıl oldu.

Buna umûrı hâriciyede bir misâl istenirse, ruh vâhıd (bir) iken, sûreti cesed onu şef’etmiştir.

Biraz daha açayım:

RUH, SIFÂTI HAKK’IN SURETİ, CESED, RUHUN SURETİ OLDUĞU GİBİ, KADIN DA ERKEĞİN SURETİ OLDU. ERKEĞİN KENDİSİNDEN TEKEVVÜN EDEN KADINA MUHABBETİ ZARURÎ KILINDI.

BİNAENALEYH, HAKÎKÎ İNSAN, KADINA MUHABBETİ İLÂHİYYE İLE MUHABBET ETTİ, KENDİ NEFSİYLE MUHABBET ETMEDİ.

Buna işareten Resûl-i Zîşan; (Sevdim ) demedi, (Hakk tarafından sevdirildi) buyurdu. Zîra Mürebbî-i ukul (akılları terbiye deden) olan Cenâbı Muhammed’in muhabbeti zatiyyesi, ancak Allah’adır. Nisâ’ya muhabbeti ise tâhbîbi İlâhî (ilâhi sevgi) iledir.

İşte erkek, hubbi İlâhî ile tekevvün eden kadına, bunun farkına vararak muhabbet edecek olursa abdiyyetinde ihlâs sahibi olduğunu gösterir. Nikâh müessesesine intisâb ederek, neş’eti unsuriyyeyi tamamıyle istilâ eden muhabbetle, kadın ile cima’ ettiği bu vuslatta erkeğin bütün eczası, o anda kadında fânî olur ve kadın da, o anda erkekte fânî olur.

Bu, Kudretin ne muazzam bir dersi hakîkîsidir.

Binaenaleyh Kudret, hem bu âlemde bu vücûdun ma’rifetullah zevkıyle Hakk’da fânî olacağına umûrı hâriciyede misâl kaçırıyor, hem de abdin kendinden gayrı ile muhabbetle telezzüz ettiğinden gayret sıfatı tecellî ediyor, “Abd! Benden gayrı ile telezzüz ettin. Binaenaleyh kalk, yıkan” diye guslü emrediyor.

Bu inceliklerin farkında olmaksızın yapılan mukarenetlere, hakikati görenler: (Hayvânî mukarenet) deyip (İnsanî mukarenet) olmadığını söylerler. Beşeriyyetin Fahri Ebedîsi: “Men tezevvece fekad istekmele nısfeddîn felyettekıllahe nısfelbâkî” buyurmuşlardır ki:

“EVLENENLER, DİNLERİNİN YARISINI YAPMIŞLARDIR, YARISI İÇİN DE ÇALIŞSINLAR” demektir.

Zîra zevç ile zevce, Sun’ı İlâhî fabrikasının insan dokuma tezgâhını kurmuşlar, erkek Semâ makamında, kadın Arz makamında olup ruhun gelini olan cesedi dokumaya me’mûr olmuşlardır.

Bu vazife çok ağır, külfetli bir vazife olduğundan, zevkı şehvet insana gaye olarak değil, tarafı İlâhîden bu yüklenilecek külfete mukabil bir ücret olarak verilmiştir.

Şunu iyi bilmelidir ki: Nev’i beşerin vücûdu hubbi İlâhî ile vücud bulmuştur.

Hakk, Ebü’lBeşer Âdem’den sonra, onun hulefâsi olan evlâdlarından muhabbetiyle bir naibin vücûdunun halk olunmasını irâde edince, bir erkeğin mazharmda zahir olup, o etiketi İlâhîyi taşıyan vücûdun vesikası olan bu elli altmış kiloluk heykelin meydâna gelmesi için nikâh müesesesini açmış ve kadını, suveri nev’i beşer için mahalli infial kılmış ve irâdei İlâhîsi ile teveccüh, emri İlâhîsi ile de tecellî ederek âlemin suverini onda fethetmiştir.

O teveccühi İlâhî ve emri Sübhânî, bu anâsır âleminde nikâhtır.

ONUN İÇİN DÎNİ CELÎLİ İSLÂMDA KADININ ÇOK YÜKSEK BİR MEVKİİ OLDUĞU GİBİ, NİKÂHIN DA ÇOK BÜYÜK BİR KIYMETİ VARDIR.

Yalnız, nakıs olan insan, ne bu müessesenin kıymetini ve ne de kadının hukukunu bilemez.

Kâmil olan insan ise, suveri unsuriyyedeki (görünüşteki suretler) nikâhı, âlemi ervahtaki himmeti, âlemi manadaki tertibi bilir, kadına âid olan muhabbetin neticesinin, hubbi îlâhî zevki olduğunu şühûd eder de ruhsuz bir sûretperest olarak kalmaz.

Kendisinin mezâhiri Hâhiyyeden bir mazhar olduğunu, kadının ise kendi suretinin bir mazharı olarak yaratıldığmı müşahede eder ve şehveti tabiiyye ile iltizâz etmeyip, ıtlakı Zatîsi ile âleminden ganî olan Hakk’ın hubbu ile iltizâz ettiğini anlar, kalbinde bu temâyülâtı duyar.Buraya kadar yazdıklarım dikkatle ve tekrar ile okunup bir zevk edinilecek olursa, bir zerrecik insanın, bir noktacık kadının ne olduğu duyulmuş, bu suretle de hakikatte evlenmenin eğlenmek olmadığı bilinmiş olur.

İKİNCİ KISIM

 KIZLAR NİÇİN TAM ÇAĞINDA EVLENEMİYOR?

SÂİR (Diğer) MEDENİYYETLERDE VE İSLÂM’DA KADININ MEVKİİ

Bunu şöyle hulâsa edebiliriz:

1— Erkeklerin ekserisi, hılkatlerindeki gayeyi unuttuklarından yahut farkında olmayarak insanı tekâmül etmiş bir hayvan şeklinde tanımak istediklerinden.

2— Kadınların da ekserisi niçin yaratıldıklarını unuttuklarından yahut vazife-i hilkatlerini (yaratılış) çiğnediklerinden.

Yukarıda söylediğim gibi, erkek Semâ makamında, kadın Arz makamında olup ruhun gelini olan cesedi dokumaya memur olduklarının farkında olmadıklarından…

Bu mevzu’u biraz daha açabilmek için, kadının kıymetini; dinler içinde, dinlerin fer’i olan medeniyyetler içinde hangi medeniyyet yükseltmiştir, bunun üzerinde biraz durmamız lâzımdır.

Evet dinler içinde, dinlerin fer’i olan medeniyyetler içinde kadının yüksek, kudsî hilkatini, kadr-ü kıymetini ancak Dîni Celîli İslâm göstermiş, onların hukukunu beşeriyyetin fahri ebedîsi olan Hazreti Muhammed Sallâllahü Aleyhi Ve Sellem tanıtmış, müebbed istikbâli dahi kadına bağlamıştır. Nitekim:

“Elcennetü tahte akdâmil ümmehât” (Cennet annelerin ayağı altındadır.) buyurmuşlardır ki:

“Ölüm denilen ikinci doğumdan sonra başlayan aysız, günsüz, senesiz namütenahi âlemin saadeti, annelerin ayağının altındadır” demektir.

Anne ise kadındır.

Yine o Büyük Peygamber, âlemi cemâle teşrif edeceği son rahatsızlıklarında, Hazreti Bilâl’e emir verip:

“Yâ Bilâl!  Git Medine sokaklarında nida et; hiç işitmedik kimse kalmasın. Ben artık Rabbime gidiyorum, dostlarım gelsin, söyleyeceklerim var” buyurmuşlar.

Hazreti Bilâl de Bilâl? sesi ve o muhrik edası ile nidaya başladığı vakit herkes yerinden fırlamış, kadın, erkek, çocuk Cenâb-ı Muhammed’in muhîti feyzine toplanmışlardı..

Cenâbı Muhammed Aleyhisselâm, müfârekat edalarını arzeden uzun hitabelerine:

“Ey ümmetim! Sizden ayrılmaklığım dolayısıyla mahzun, Rabbime kavuşmaklığım cihetiyle de memnunum..” diye başladıktan sonra, son cümlelerini şöyle bitirmişlerdir :

 “KADIN HAKKIYLA EBEDİYYET ÂLEMİNE GEÇMİŞ OLMAYASINIZ…

ALLAH’IN YASAK ETTİĞİ HER ŞEYDEN SAKININIZ.

HELE İKİ HARAMA ÇOK DİKKAT EDİNİZ:

BİRİ YETİM HAKKI, DİĞERİ KADIN HAKKI.

BU HAKLA GELEN KİMSELERE ŞEFAAT ETMEM!..”

Acaba kadınlık, âlemi beşeriyyeti zulmetten nura çıkaran, indi İlâhîde adîyi âlî yapan, hâli ihtizârında bile nefsinin hayrını ayağının altına alarak beşeriyyete bütün mahlûkata merhamet elini uzatan bu Büyük Peygamberin hakkını nasıl ödeyebilir.

Dîni Celîli İslâmda, kadın evinde ve evinin hâricinde bir iş tutmak mecburiyetinde değildir.

Orada kadının ancak bir vazifesi vardır, o da çocuk doğurmaktır.

Kudret “Bu külfet kadına kâfidir. En ağır vazifeyi üzerine almıştır. Başka vazife ile kendisine icbar edilemez” buyuruyor.

Yani, erkek hâriçte çalıştığı gibi, evinde de çalışmak mecburiyetindedir. Daha açık konuşalım: Erkek hâriçte, nafakası üzerine vâcib olan kimselerin maişetini te’min mecburiyetinde olduğu gibi, dâhildeki işleri de görmek mecburiyetindedir. Kadın ise, ne yemek pişirmek, ne çamaşır yıkamak, ne silmek, süpürmek, hattâ ne de doğurduğu çocuğa meme vermek mecburiyetinde değildir. Meğerki çocuk, hiç kimsenin sütünü içmeyip helak olmak tehlikesi bulunsun. O vakit annenin çocuğu emdirmesi mecburî olur.

Binaenaleyh kadının kocasına iş görmesi, vazifesi icabı değil, yüksek faziletinin eseridir.

Yalnız Cenâb-ı Hakk, İslâm Dininin kadınlara yaptığı —ta’bîri caiz ise—bu geniş iltimas muamelesine karşı kendisi şöyle bir ikrâmı Sübhânîde bulunuyor:

“Çocuk doğurmaktan başka mecburi bir hizmeti olmayan kadın, eğer kocasına hizmet ederse, arada kocası yoktur, hizmet doğrudan doğruya Zâtı Ulûhiyyetimedir. Hakk’ın da şânı Sübhânîsine nasıl yakışırsa o kadını öyle karşılar.”

Acaba bu kadar geniş ikramı, kadınlara hangi müessese verebilmiştir.

Bir de Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) in nübüvvetini izhâr etmezden evvelki medeniyyetlerde kadınların vaz’ıyyetini tedkık edelim:

Eski akvamın en medenîsi ve sâhibi irfanı olarak tanınan Atinalılarda, kadın: Zevk âleti diye tarif edilirdi. Zevceler çarşılarda hayvan gibi satılabilir, başkalarına ihale olabilirdi.

Roma medeniyyetinde kadın, zevcin, müştehiyyâtının esiri addolunurdu. İlk zevceden sonra sayısız alınabilen zevceler, bütün hukuktan mahrum, hattâ çocukları bile gayrı meşru’ addedilerek babalarının mirasına giremezdi.

Zerdüşt hâkimiyyetinde ise bir kanunî izdivaç dahi bulunmuyor, bir erkek, istediği kadar kadın alabiliyordu.

Arablarla, Yahudiler arasında kız evlâdı, zavallı bir mahlûktu.

Yahudi evlerinde kız evlâd, hizmetçi mevkiine geçer, icâbında baba onu satar. Baba ölür de erkek evlâdı kalırsa o erkek evlâd kız kardeşini istediği muameleye tâbi’ (her türlü) tutardı.

Kızlar ancak vâris bulunmadığı zaman, babalarının mirasına girebilirlerdi.

Cenâb-ı Muhammed, nübüvvetini izhâr etmezden evvel, Arabların kadınlara olan nefretini anlatmak için diri diri kızlarını gömmelerini söylemek kâfidir.

Hattâ Hazreti Ömer’in arada sırada gözleri sıcak gözyaşları ile dolup, derin bir âh çekerek aşk ile Peygambere salâvat getirdiği görülürmüş.

Kendisine defaatle sorulduğu vakit: “Ben pota-i Muhammedîde erimese idim kaskatı bir şakî idim. Nazar-ı  Muhammedi, benim kesafetimi izâle etti, nârımı nûr yaptı, şekavetimi saadete inkılâb ettirdi. Evet gözümün önüne geliyor, İslam’ın nuruna kavuşmazdan evvel zamânı câhiliyyette âdâtı câhiliyye ile âdetlenip mini mini yavrum ciğerpare kızımı, karış hesabı ölçtükten sonra diri diri gömmek için çukurunu kazarken sakalıma topraklar bulaşmıştı… Yavrum, ufacık elleriyle sakalımdaki toprakları silkerken, ben de kocaman ellerimle onu çukura tıkıyordum.

Şimdi bu sahne gözümün önüne gelir ağlarım. Nûr-ı nüvübbette eriyip insan olduğumdan dolayı da Resûlullah’a salâvat getiririm” buyururlarmış.

İşte Hazreti Muhammed Hıra Dağından tek başına (Lâ ilahe illallah) da’vâsını açınca dostlarına ilk önce âciz insan putuna tapmayı yasak etmiş, zulmün, küfürden daha fena olduğunu duyurmuş, kadınlara zulmetmeyi menetmiş, onlara hürmeti emretmiştir.

Köleleri âzâd etmek kadar Allah Teâlâ’yı hoşnut eden ve kadınları boşamak kadar Allah Teâlâ’nın gadabını tecellî ettiren bir şey olmadığını ilân etmiş, hukuk-u zevciyyetin kopmasını şiddetle takbih (çirkin kabul) etmiştir.

Böylece asırlarca evvel bütün medeniyetetler kadını; hiçbir hakkı olmayan âdi bir esir muamelesine tâbi’ tuttukları halde, her zaman genç ve dinç, hasmını her asırda muârazaya da’vet edip ilmen ve aklen mağlûb eden, kendisini kalemler, kâğidlar değil, zamanlar, hâdiseler tefsir eden Büyük Kitab Kur’anı Mübîn; Zevciyyet rabıtasının çok mukaddes olduğunu, münazaanın hal ve faslını tavsiye etmiş ve kadına, kocasından çirkin muâmele gördüğü zaman, meşru’ nafakası tedârik, edilmediği vakit, hukukı zevciyyete yakışmayan sebebler zuhur ettiği an kocasından ayrılmak hakkını vermiştir.

Kadının istinâd ettiği deliller kuvvetli olmazsa, ancak mihrini terk edebilir, ayrılır, yine de erkeğin haksız, âdî tahakkümüne katlanmaz buyurmuştur.

Yine o Büyük Kitab erkeklere şöyle hıtâbeder:

“Kadınlarınıza ezâ ve cefâdan sakınınız. Hevâi nefsânînize tamamıyla münkad (uyup) olup, evdeki kadınınızı ihmâl etmeyiniz. Ailenizle güzel geçinir, tatlı bir aile yuvası kurarsanız, Cenâb-ı Hakk sizin olur olmaz kusurlarınızı afv ü mağfiret eder.”

Demek oluyor ki Allah, kabahatlerin afvolunması için, evdeki tatlı geçimi şart koyuyor.

Keza o Büyük Kitab şöyle der:

“Zevç ile zevce arasında geçimsizlik başlarsa, her iki taraftan birer hakem gönderilmeli. Kadın tarafından gönderilen hakemle, erkek tarafından gönderilen hakem te’lîfi beyn (arayı bulma) için çalışmalı. Zevç ile zevce, aralarının iyi olmasını arzu ederlerse, Allah da aralarını te’lîf eder. Cenâb-ı Hakk, alîm ve hâkimdir.” Fakat beşeriyyetin bütün ihtiyâcını cami’ olan bu muazzam mecmua-i îlâhî’yi, ilimlere mevzu’, sanatlara model veren bu Büyük Kitabı, yalnız ölülerine okuyan VB O’nu sırf mezarlık kitabı yapan müslümanların ekserisi bu emirlerden ne yazık ki bihaberdirler.

Ruha hitabeden o Kitab, fuhşu işlemeyi değil, yaklaşmayı bile yasak eder.

Öyle değil mi ya?

Bir bahçıvan bile âdî bir sebze tohumunu bitmeyen bir yere ekmez. Yâ cevheri insan olan o tohum-ı nûr, o emânet israf edilir mi?

Kudret nikâh müessesesini açmış ki, o tohum mahalli meşru’una sarf edilsin, dokuz ay sonra da işte fotoğrafı budur diye bir yavru meydana gelsin için.

Sonra yaradılışında bir mevhibe-i Rabbâniyye olarak hassâsiyyet ve rikkatle mücehhez olan kadının muhafazası uğrunda çâreler gösterilmiş, onun hicabını istemiştir.

Ba’zı kimseler: “İSLAM’DA KADINLARIN HİCABI (ÖRTÜSÜ), ONLARA BİR NEV’İ ESARET, BİR NEV’İ EMNİYYETSİZLİK DEĞİL Mİ?” derler.

HAYIR.

Bilakis kadının hicabı,   onun vakarını muhafaza ve her türlü hakaretten sıyânet (korumak) içindir. Fart-ı muhabbettir (aşırı sevgi). Zevcin ona karşı olan aşkının eseridir. Sonra o hicab, kadının evinde esir olarak kapanmasını da âmir değildir.

Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem kadına hürriyyeti mes’ude vermiş, fakat zahirde bal gibi tatlı, içinde semm-i katil olan adaletsiz bir hürriyyet ile kadının sefalete düşmesine kat’iyyen razı olmamıştır. Kadının istiklâli ruhîsini tamamıyla tanımıştır. Ona içtihat hakkı vermiştir.

Nitekim vaktiyle bütün medeniyyetler kadına ağız açtırmaz iken İslâm: Hazreti Aişe radiyallâhü anha gibi fakîheler, Cenâbı   Nebî âlemi cemâle teşrif ettikleri esnada eshâb arasında cereyan eden en mühim mübâhaselere (sohbetlere) iştirak eden Tâc’ül Muhadderât, Hazreti İmâmı Fâtıme’ler, üç günlük hayâtı sûrîde masa, kasa, cah (makam) hırsıyla tüyleri ürpertecek şekilde yapılan mezâlimle İmâmı Hüseyn’i parçaladıktan sonra, oğlunu   da katletmek için uğraşan  Emevîlerden   onu  sıyânet (korumak)     eden  ve  Abdullah ibn i Ziyad gibi şerîri ve Yezid gibi hâini şecâatiyle tir tir titreten Cenâbı Zeyneb’ler. Hasanı Basrî gibi irfânıyla aktarı cihanda şöhret almış ârifi billâh olan velîleri mahcûb eden Rabia’lar yetiştirmiş. Eğer merak eder, İslâm mezarlıklarını gezer, kitabelerini okursan daha ne kadar yüksek sanâyi’i nefîse erbabı hanımlar, ilimde ne mütebahhir anneler görürsün.

Yine vaktiyle medeniyyetler, tağyire uğramış dinler, kadını “İnsanı şeytâna yaklaştıran bir vâsıta, âleti şer, erkeği tahrîb eden felâket, mücessemi zarar, oluşu muazzam bir dalâl, felâket dokuyan geniş bir tehlike, mahvedici bir kuvvet, rengin bir illet” diye ilan ederken, İslâm:

“Kadın, mahalli tekvindir, sûreti beşeriyye onunla feth olunmuştur, Mükevvine kurbiyyeti vardır” diye onu esaretten kurtarıyordu.

Evet, yine o günün medeniyyeti, kadın yalnız yemek pişirecek, kumaş dokuyacak, evde hizmetçilik yapacak diye emr ederken, Hazreti Muhammed:

“İlmi öğrenmek her erkek ve her kadına bilâ istisna farzdır” diye ferman büyütüyordu…

Yalnız kadın ilmi ilim olduğu için ve kuracağı yuvasında yavrusuna yapacağı talim için öğrenmelidir.

İşte, ilmi ilim için tahsil etmeyen kadınların ekserisi hılkatlerindeki gayeyi ayakaltına aldıklarından evlenemiyorlar, evlenenler de hayatlarını yıprattıklarından kâm (istek,lezzet) alamıyorlar.

Ninelerimiz on altı yaşında anne olurlar, dinin nikabı olan vatanın muhafazası hususunda omuzları geniş, pazıları kuvvetli, kalbleri imanlı ne muazzam yiğitler yetiştirirlerdi. Yirmi yaşında kız evde bulunmazdı. Bir Türk annesinin beş altı tane yavrusu olurdu.

ŞİMDİ ÇOCUK DOĞURULMUYOR. Fakir aileler nisbeten çocuk meydana getiriyorlar ise de, biraz bilgisi, biraz da serveti buluşan aileler ekseriyyetle çocuk yetiştirmiyorlar. Bunlar bilgilerini, yetiştireceği çocuğa, semere-i hayâtı olan yavrusuna sarf edeceği yerde, onun imhasında kullanıyor, düşürüyor. Servetini vücuduna sokacağı cinayet kundağına sarf ediyor. Bu suretle de bir katilden daha büyük bir cinayet işlemiş oluyor. Çünkü katlettiği kendi yavrusu, aynı zamanda selâmeti fıtratını hiç kullanmamış bir mazhar!

Halbuki bir milletin en yüksek serveti, nüfusunun kesreti olduğunda hiç şüphe yoktur.

Sonra ehemmiyetsiz gibi görülüp yapılan bu cinayetlere de her sahada başka başka mazeretler serdediliyor.

Meselâ, mesleğe atılmış kadınlardan çocuk yapmayanlar veyahut tekevvün etmek üzere olan yavrusunu imha edenler: “Efendim biz hayâta atılmış kadınlarız. Çocuk işimize engel olur” diyor, yavrusunun önüne geçiyor.

Yahut hayatın, Cenâbı Hakk’ın mevcudata bahşettiği bir sırrı hafî olduğunu ve onun şe’ninin neticesinin teâvün olduğunu kabul etmeyenler: “Hayat bir heyecandır” deyip, fantazi hayâta atılıp, biriç oyunundan alacağı zevki kucağındaki yavrusundan alamıyor, Binaenaleyh “Çocuk bizim neş’eli hayâtımızın bağı olur” diyor, çocuk yapmıyor.

Bazısı, “KOCAMA EMNİYYETİM YOK. ÇOCUK İNSANI YIPRATIYOR, HÜSNİ ÂNINI (güzelliğimi) ELİNDEN ALIYOR.. OLUR Kİ KOCAMIN BANA KARŞI NAZARI DEĞİŞİR” diyor çocuk yapmıyor

Bunlar ne derin yaralardır, ne çirkin düşüncelerdir.

Zevciyyetinin ayniyyetini hâmil bir yavruyu meydâna getirmek için üzülen, en ağır veca’lara (ağrılar) katlanan, aylarca hastalık devreleri geçiren bir zevceye, çocuk doğurmak sebebiyle hüsni ânını kaybetmiş nazarıyla hakîkî insan bakabilir mi?

Hem:

 

Dilberde meram ân olur endam değildir

Keyfiyyet olur meyde garaz câm değildir.

Yine ekseriyyetle görülür, vaz’ıyyeti müsâid olan aileler, çocuklarına ecnebi mürebbî tuttuklarını ve onun terbiyesinde büyüttüklerini makamı iftiharda söylerler. Bu, Türklüğe hakarettir. Bir Türk hanımı hâşâ çocuğunu yetiştiremeyecek kadar küçülmüş müdür?

Tarihin en eski efendisinin kızı için bu ayıp değil midir?

Ba’zısı da şu şekilde mazeret serdediyor:

“Efendim, çocuk meydana getirmek kolay mı, bakabilir miyiz?  Biz zaruret içinde kıvranıyoruz…”

Acaba bunlar ibretle bakmazlar, düşünmezler mi ki Kudret, yaratacağı çocuğu yaratmazdan evvel mahalli şefkat olan annesinin sadrında o kupkuru memelere süt vermiştir.

O masumun dişlerini yapan Sani’, elbette onun rızkını daha evvel hazırlamıştır.

Şimdi nasıl kıyamadan göğüste Hakk’ın bahşettiği bu depo kurutulabilir. Adî bir ambarın içine depo edilmiş bir zahire bile kasten ifna (yok) edilse mûcibi tecziye (ceza) olur. Yâ insan, acaba nasıl kendi eliyle kendisini hüsrânı ebedî gayyasına (cehennemine) atmaya kalkar.

Sonra bir insanın bu âleme gelmesi için yüz binlerce senelik bir seyri vardır.

İlmi  İlâhîde  bulunan,  oradan gaybi İlâhîye sevkedilen, heyûlâi Küll’de gezen, bürûci isnâ aşerde (oniki burç) deveran eden, kevâkibi   seb’ada tûr   eden (gökte seyreden gezgen) ,   seyyârâtı seb’ada duran, tabâyi’i geçen, anâsırı ikmâl ile nihayet mahalli tekvin olan anne rahmine geldikten sonra, Levhi Mahfuz’dan (şu kulumun suretinin kopyasını çek) diye Meleğe emir verilip, oradan kopyası çekilerek, hayız kanı ve Kudret   fırçasıyla tersim edilip, ba’dettesviye (Ve nefahtü fîhi mîn ruhî) sırrına mazhar  kılınacağı eaman, o Meleğe dahi:

“Bu mahlûku hiçbir mahlûka benzetmedim. Buna nefhai İlâhîmden nefha verdim, tecellî-i sıfâtiyyem ile değil, tecelli-i zâtiyyemle halkettim. Celâl ve cemâl ellerimle yoğurdum. İmzâ-i İlâhîmi vaz’ettim. Eşyayı emrine müsahhar kıldım. Kendime nâib olabilecek bir isti’dadda yarattım ve sıfâtı beşeriyyetin kesafetinde mahcup kalanların halledemeyeceği nutuk ihsan ettim, icâbında bir (Arş!) kumandası ile milyonlardan teşekkül eden orduyu yürütecek, akıllara hayret veren, ruhun özü olacak söz verdim. Uzaklaş bakalım” diyerek Meleği uzaklaştırdıktan sonra nefhai İlâhîsini ihsan edip (Ahseni takvim-en güzel yaratılış) sırrına mazhar kıldığı bir yavrunun vücûdunu imha için binâ-i Huda’ya azıcık insafı olan bir kimse kundak sokabilir mi?

İnsanların alelade yaptığı bir binaya bile kundak sokan kimse dünya mahkemesinin elinden kolay kolay yakasını kurtaramaz.

Yâ binâ-i Huda’ya kundak sokan; Fir’avn’m (Ene rabbükümül a’lâ) da’vâsını Musa’sının elindeki çobandeğneğiyle yıkan, Nemrûd’un kafasından sevdâi rubûbiyyeti ufak bir mikrobu ile parçalayıp çıkaran emri (Kün feyekûn) a mâlik Allah ü Zülcelâlin elinden nasıl kurtulabilir?

Hulâsa, kadın vazifei asliyyesini suiistimal etmemeli, mukavvim olan erkek de o vazifeyi su’i isti’mâle sebeb olmamalıdır.

Kadın vazife-i tabiiyesinden uzaklaşıp erkekleşmek istediği dakikada aldanmıştır. Çünkü Cenâbı Hakk kadın ve erkek vücûdunda ayrı ayrı tecellî etmiştir.

Meselâ kadında rikkati daha galip kılmış, tehassüsâtı daha geniş tutmuş, hayır yolunda feragate daha ziyade meylettirmiştir.

Onun için çocuğu, kadının kucağına koymuştur. En kaba bir kimse bile bir ma’sum yavrunun anne kucağında duruşundan bir rikkat duyar. Zîra hiçbir vakit bir yavru, bir baba kucağına anne kucağı kadar yakışmaz. Çocuğun hisse-i sûriyyesi babasının zahrından, annesinin de sadrındandır. Sadr, mahalli şefkattir. Onun için insan bunalınca “Anne!” diye bağırır.

İşte Kudret, kadının vazife-i asliyyesini göstermiş ve onu o vazifesini yapabilecek bir hilkatte yaratmıştır.

Hiçbir vakit kadın, erkek kadar minen ve meşakkata mütehammil değildir. Kanun-ı hilkat (yaratılış) buna müsaade etmemiştir.

Nitekim kadının bir ay zarfında tâmussıhha (sıhhatli) olduğu günler mahduddur. (sayılıdır) Bir defa her ay bir müddet hastalanır. Hastalığına gireceği günler yaklaşınca bir takım haller geçirir. Hastalığında heyecanlanır, âsâbı bozulur. Hamil zamanları vardır,. Emzikli zamanları vardır. Örfün ta’bîri ile aşerme günleri vardır. Ba’zısı toprak yer, ba’zısı aklın kabul edemeyeceği şeyler üzerinde ısrar eder. Hulâsa, huzûrı Bârîye çıkamadığı, ibâdâtını yapamadığı günler vardır.

Onun için Sarâyı Ahadiyyetin husûsî misafiri Cenâbı Nebî:

“Kadının iffetsizliğinden gayri kabahatlerini afv etmeye çalışınız” buyurmuşlardır.

Yine o nâzik Peygamber;

“—Kadın, erkeğin eğe kemiğinden halkolundu. Çok doğrultmaya çalışmayınız, sonra kırarsınız” diye emretmişlerdir.

Şimdi kadının kalkıp da, hayır efendim, benim erkekten hiçbir farkım yoktur demeğe hakkı yoktur. Bu da’vâyı açtığı gün kendisi kaybetmiştir. Zîra yaradılışı buna müsâid değildir. Bu hususta hürriyyet isteyen kadın,   farkında olmadan kendisine esaret talep etmiş demektir.

Hayâtın mezâhimine mütehammil olmayarak yaratılan vücûduna o ızdırâbı kendi eliyle vermiş demektir.

Zîra Sun’ı İlâhî fabrikasının insan dokuma tezgâhı olan, cinsi rakîk ve lâtîf olan kadın şişe (cam gibi) gibidir. Vazifei asliyyesini terk ettiği an kırılır.

Kudret, ona bu vazifeyi güzel îfâ edebilmesi için ne şekilde a’zâ münâsib ise onu vermiş ve bu a’zâ arasında tenâsüb ve tevâfuku da ayrıca ihsan etmiştir.

İşte, hilkatin müstesna, rakîk ve hassas olarak yarattığı kadın; Hakk’ın kendisine bahsettiği hakîkî saadetini bahşeden hürriyetin farkında olmayıp, bu hakîkî hürriyyetini terkederek, ben de aynı erkek gibi istisnasız haklara sâhib olacağım, erkekle yarışa çıkacağım diye iddia ederse, acaba doğuracağı çocuğu doğurmazdan evvel tutan ağrılarını ne yapacak?

Bu kadın, bir mühim mes’elenin hallinde, erkekle yarışa çıktığında yahut herhangi bir tezini müdâfaa ederken, bu sancısı tutarsa ne olacak?

Çocuğun süt zamanları ne olacak?

Çocuğa kim terbiye verecek?

Anne, çocuğu terbiye eder, baba çocuğun terbiyesini kontrol eder.

O halde anne cismen ve rûhen yaradılışındaki gayeyi ayak altına mı alacak?

Kudrete ilanı harp mi edecek?

“Efendim, kadın hem erkek işini görebilir, hem de kendisine âid vazifesini de yapabilir” diye kadına mugalâtalı (yanlış), sahte bir varlık vererek, hayâtın bütün mezâhimi (zahmetler) ona yükletilince erkek ne yapacak?

Elbette işsiz kalacak?

Yine evlenme kapısına bir kilit takılacak!

İslâm an’anesinde kadına verilen kıymeti kudsiyyenin hiçbir medeniyyette verilmediğine şu ufak misâl bile kâfidir.

İslâm an’anesinde erkek, alacağı kadına şükrânı ma’nevîsini takdimden sonra şükrânı maddîsi olarak mihir verir,

Hatta vaktiyle mihir tesmiye edilrn”miş ise o kadının mevkıi içtimaîsi tetkik edilir, cem’iyyetteki mevkii nisbetinde mihri misil alınır. Sâir medehiyyetlerde ise kadın, kocasına mihir verir.

Onun için ebeveyninin vaz’ıyyeti müsâid olmayan yahut kendi arzu ettiği bir kimse ile evlenmek isteyen kız, para kazanmak mecburiyetinde olduğundan, bütün mezâhime katlanarak çalışmaya mecburdur. İslâm an’anesinde ise, erkeğin kadını beslemesi şarttır.

Auguste Comte, İslam’ın bu düsturunu aynen ilân eder de, der ki:

“En fena bir şekli içtimaîyi güzelleştirmek için bir tabiî kanun vardır, o da erkeğin kadını beslemesidir.”

Beşeri huzura kavuşturan, aile yuvalarının çoğalmasına sebep olan ve o yuvaya zevk veren yegâne kanun da budur. Çocuklar kûşei (köşe) ihmâle atılmadan, iyi bir terbiye ile yetişmesinin yegâne çaresi budur.

Erkeğin kadını beslemesi, kadının mevhibei fıtriyyesinin tekâmülüne sebep olur. Onun çok nâzik ve fa’al şuuru, son derece rakîk olan ihtisâsâtı, canını feda edercesine olan hayra meyli, ancak erkeğin onun huzurunu te’mîn ederek, hâricin mihen ve meşakkatini yüklememesiyle tekâmül eder.

Kadın, kadın olarak kalmayıp erkekleştiği gün, Kudretin, onun fıtratına verdiği mevahibin (karşılıksız verilen) parlaklığı derhal söner, kendisine mahsus melekât (özellikler) gider, Halikın kendisine bahşettiği yüksek mevkiinden de düşer.

İşte İslâm: Haddi ma’ruf dairesinde erkeğin hakkını, kadının hakkını bildirmiş, erkek ve kadının istidadlarını göstermiş, kadını, cidal ve niza’ zahmetinden kurtarmıştır.

Kadının fıtratına muvafık bir şekilde hukukunu bahşetmiş, erkeği istiklâli efkâr ve irâde sahibi olduğunu ilân etmiş, kadının hürriyyetine ihtiramı vazife kılmış, biri birine tahakkümünü kabul etmemiş, yalnız erkeği, kurulacak aile yuvasında mukavvim tanımış, erkeğin hayrı tavsiye eden bir velayeti vardır demiş, riyaseti erkeğe vermiş, bu riyasette hüsn-i muaşereti şart koymuş, erkeğin kadına hürmetini emretmiş, erkeğin bu hürmetine mukabil kadına aklı selime göre ma’kul olan itaati göstermesini farz kılmış, Kadının erkeğin bâzicei (oyuncak) şehveti olmadığını ilan etmiş, vücudları iki ise de ruhlarının bir olmasını, iki kalıpta bir ruh olarak yaşamalarını ve hakikatte nikâhın asl ü esâsı bu olduğunu ilan etmiş, aile yuvasının bir “zâlim emir ile bir âciz esirden teşekkül etmediğini, erkeğe kadrom Allah’ın gösterdiği çerçeve dâhilindeki hürriyyetini ezmek hakkı olmadığını bildirmiştir.

“Ve mâ halâktül cinne vel’inse illâ liya’büdûn” fermânı İlâhîsi ile de, kadının da aynı gayede yaratıldığını, aslını bulmak aşkı ile mücehhez olup o hakikati arayıp bulmada erkekle müsavi (eşit) olduğunu ilan etmiştir.

Bu meyanda, hâdisât arasında çirkin bir hal gösterilmeye kalkılırsa, kabahat İslamiyet’te değil, bizim Müslümanlığımızdadır. O ŞEMSİ HAKÎKATİ MUHAMMEDİYYEYE KARŞI BAKAR KÖR OLUŞUMUZDADIR.

İslam’ın rûhiyyâtını terk ederek metninde de anlamadan yürüyüşümüzdedir.

Buraya kadar erkek ile kadının ma’nevî farklarını saydık. Şimdi biraz da bunların tekevvünündeki maddî farklar üzerinde duralım:

Kadının kalbi hacim ve sıkletçe erkeğe müsavi değildir. Damarları dardır.

Âsab (Damar-sinir)ve urukça (hayız görme) aralarında büyük fark vardır. Kadının kanında su unsuru çoktur.

Meselâ: Kadında (72,15) fosforiyeti kils (kireç taşı) olduğu halde erkekte (58,32) dir.

Kadında (4,52) fahmiyeti kils olduğu halde erkekte (9,95) fahmiyeti kils vardır.

Kadında (33,83) mevaddı uzviyye olduğu halde erkekte (31,27) mevaddı uzviyye vardır.

Kadında (66,67) mevaddı gayrı uzviyye olduğu halde erkekte (68,30) mevaddı gayrı uzviyye vardır.

Kadının adalâtı (adele) , erkeğin adalâtı kadar nümanalanmaz. Erkeğin adalâtından 3/1 nisbetinde tehammülü eksiktir. Kadın ile erkeğin kanlarının terkibatında da fark vardır.

Kadının kanında (79,11) su olduğu halde erkekte (77,19) dur.

Kadında (20,89) mevaddı camide olduğu halde erkekte (22,15) mevaddı camide vardır.

Kadında (12,79) küreyvâtı hamra olduğu halde erkekte (14,10) küreyvâtı hamra vardır.

Erkekte bir milimetre mikâbında, küreyvâtı hamra miktarı (4,5) milyondan (5) milyona kadar olduğu halde, kadında (4) milyondan (4,5) milyona kadardır’. Erkeğin kanındaki demir de, kadınınkinden fazladır.

Kadının dimağ abakai merkeziyyesi, erkeğinkinden daha uzundur. Ve bunun için kadındaki tevâzüni tabiî erkektekinden daha az sabit ve müstakar oluyor.

Kadında tabakai kışriyyenin hacmi, erkektekinden daha az gıda aldığından kadında ıztırâbâtı fikriyye ve asabiyye isti’dâdı, erkektekinden daha fazladır.

Kadında kuvâyi âkile gerek tasavvurda, gerek hüküm vermekte erkekten süratli ise de, evham ile vesvese erkektekinden daha ziyadedir.

Kadında malihulya, iç sıkıntısı erkektekinden ziyadedir.

Kadında tabaka-i kışriyye, erkeğin tabakai kışriyyesinden evvel za’fa ve yorgunluğa uğrar.

Kadınla erkeğin kemikleri, arasında terekküb eden madde nisbetleri de ayrıdır.

Erkeğin ciğerleri (3,5) litre istiâb edebilecek hacimde olduğu halde, kadının ciğerleri yalnız (3) litre istiâb edebilir. Onun için kadın, erkekten daha sık ve daha kısa nefes alır.

Erkeğin bir saat zarfında yaktığı hava miktarı, kadının ihrak (çıkardığı) ettiği hava miktarının hemen hemen iki mislidir. Ve onun için kadının harareti, erkeğinkinden daha azdır.

Kadının nabız farkı fazla olması, kalbinin erkek kalbinden daha küçük olmasından dolayıdır.

Erkeğin midesi kadının midesinden bir daha kuvvetlidir. Erkekte dimağın içine giren damarların kutru, kadındaki damarların kutrundan daha büyüktür. Kadında hassa-i şemme (koku alma) erkektekinden daha zaif dir.

Kadında kuvvei zâika erkektekinden daha zaif dir.

Hulâsa, Kudret, kadının bu yaradılışını göz önüne almış, ona münasib hukuku bahsetmiştir. Onun cidal sahasına atılıp yıpranmasını istememiştir.

Yukarıdan beri zikrettiğim gibi, kadının bu geniş hukukunu ve sıyânetini de ancak İslâm göstermiştir.

Hiçbir medeniyyet ona bu kadar merhametli, saygılı bir el uzatmamıştır.

Yakın vakte kadar medeniyyetler “Kadın, kocaya vardığı vakit güya rakabesi (köleleri) vardığı kocasına geçiyormuş gibi hiçbir malını istediği gibi tasarruf edemez, ecdâdından kalan malı dahi kocasına   geçer” derken, İslâm: “Kadın, mülkünde istediği gibi mutasarrıftır” demiştir.

Vaktiyle medeniyyetler “Erkek vâris var iken, kadın pederinin emvâli gayrı menkulesine vâris olmaz” derken, İslâm: Kadının bu hukukunu on dört asır evvel, tanıtmıştır.

Keza vaktiyle medeniyyeti erde izdivaçla kadının malı, erkeğin malında mündemiç olarak buna (aile serveti) nâmı verilmiş ise de yine tasarruf hakkı erkeğe verilmiş, bu tasarrufta kadına izin ve meşveret hakkı dahi verilmemiştir.

İşte kadın, zılli esaret ve hakaret timsâli iken, hattâ ma’bûduna karşı yapacağı kulluğundan bile koğulurken, Beşeriyyetin Fahri Ebedîsi, ruh âleminin sertabibi, mekârimi ahlâkın mürşîdi a’zamı Hazreti Muhammed onların imdadına yetişmiş ve emri (Kün feyekûn) a mâlik ma’şûkı hakîkînin mektubunu açmış!

O mektub ki: Kur’anı Mübîndir.

O mektub ki: (İnneddiyne indallahi’l islâm) hastahanesinin eczahanesidir.

O mektub ki: Zirve-i tevhide çıkmak isteyen herkesin imdâdına yetiştiği gibi, kadının da imdadına yetişmiş ve elinden tutmuştur.

Erkek ile kadının biri birine benzer iki insan olduğunu, biri birinden gayrı münfek (ayrılmaz) kılındığını, iki küfüv (eşit) unsur olduğunu, her ikisi olmadıkça kıvâmı maişet olmayacağını, bunların ikisini almayan evin kararının da nâbud (perişan) olacağını bildirmiştir.

Erkek ile kadını halk edip biri birlerine eş olduklarını, aralarında merhamet ve meveddetin (sevginin) esas olduğunu beyân ile kadının şânını ilân etmiştir. Ve şu cümlesi ile de onların dualarının kabul edildiğini beyân etmiştir.

(Festecâbe lehüm rabbühüm innî lâ üdıy’u amele âmil., ilh)

“Ben beni tefekkür edip aslını bulmak aşkıyla mücehhez, dîvânıma gelmek zevkıyle çırpınan hiçbir âmilin amelini heba etmem. Yani hiç kimsenin amelini zayi’ etmem. Sizler biri birinizden yaratılmışsınızdır.” Yine:

“Benim nâmıma zahmet çeken kulun seyyiâtını (günahını), izzetim hakkı için mahvederim” diye ferman buyurmuştur. Binaenaleyh kadının da o bâbı İlâhî’yi aynı ihlâsı ubûdiyyetle çalacağını ilan etmiştir.

Keza yine o mektûbı İlâhî’nin cümleî celîlesinden olan şu fermânı Sübhânî kadının indi İlâhîdeki mevkiini duyurmuştur:

(Ve men ya’mel minessâlihâti min zekerin ev ünsâ.. ilh)

“Erkek olsun kadın olsun, Hakk’ın farz kıldığını yerine getirip mü’min olarak a’mâli sâlihayı kim işlerse saâdeti ebediyyeye kavuşurlar ve yaptıklarının bir zerresi zayi’ edilerek zulme uğramazlar…”

Evet, vaktiyle bütün medeniyyetler kadını istihkar ile koğarken, O Büyük Kitab şöyle buyurmuştur:

(Yâ eyyühennebiyyü iz câekel mü’minâtü yübâyi’ûneke.. ilh)

Ey âyinei Hakk olan, Sarâyı Ahadiyyetimin hususî misafiri bulunan, Zâtı Ahadiyyetimin tercemânı kılının Muhammed im!

Şu şartlar üzerine huzuruna gelip, Zâtı Ahmediyyetine bîat etmek isteyen mü’min kadınlara bîat ver ve kendileri için istiğfarda bulunuver. Allah, senin şefaatini kabul eder. Gafur ve Rahîmdir.

Şartlar şunlardır:

Allah’a hiçbir şey şerik koşmayacaklar. Zina yapmayacaklar, Evlatlarını öldürmeyecekler. (Çocuk düşürmeyecekler). Elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmeyecekler. Yani başkasının çocuğunu alıp veya kendi doğurduklarını değiştirip ben doğurdum diye kocalarına isnâd etmeyecekler.

Hulâsa, fiilî cinayetleri ve kavli cinayetleri olmayacak. Hiçbir ma’rufta Zâtı Risâietine âsî olmayacaklar.

İşte bu şartlara riâyet eden mü’mine kadınlara bîat ver Habîbim.”

Bu da yine Hakk’ın kadınlara yüksek bir ihsânı Sübbanîsi değil de yâ nedir?

İslâm: Tekâlifi îlâhiyyede erkek ve kadını ayırmamış, ibâdatta ayrı tutmamış, yalnız kadın için meşakkı mûcib olan ibâdeti farz kılmamıştır.

Meselâ cihad, kadına farz kılınmamış, fakat dînin nikabı olan vatana düşman tecâvüz ettiği vakit müdâfaadan geri kalmamalarını da emretmiştir.

Müdâfaai nefsde kadın, erkek, çocuk, ihtiyar ayrılmamıştır.

Meşhur sahâbiyyeden Ümmü Seleme radıyallahü anha (Huneyn) gününde bir hançerle mücehhez bulunuyordu. Kendisine: “Bu hançeri ne yapacaksın?” diye sorulduğunda, Ümmü Selime;

“— Düşman başucuma gelirse karnım deşeceğim”, cevabını vermiştir.

Kadına, câmi’lerde cemâatlere iştirak edebilme, Cum’a namazlarına dahi gidebilme hakları verilmiştir.

“Kadın bütün ibâdetlerini yapar. Orucunu tutar. Yalnız emzikliler, hamileler, oruç tutmak sebebiyle çocuğuna zarar gelecek anneler orucunu tehir ederler” buyurulmuştur.

Kadının itikadına gelince: Erkeğe ona da müdâhale hakkı verilmemiştir.

Meselâ, bir erkeğe kendi itikadını mezhebini zorla kendi karısına kabul ettirme hakkı verilmemiştir.

Dîni İslâm:

Umûrı batniyyede herkese geniş bir hürriyet vermiştir. Zîra O, tazyik ile i’tikadı hürriyyenin değişeceğine kani’ olmayıp, bilakis İslâm ne kadar soyulur ve üryan edilirse hakikî insanın ona o kadar âşık ve meftûn olacağını apaşikâr göstermiştir.

Ve demiştir ki:

“KADIN, KOCAYA VARMAKLA KENDİ AİLESİNİN İSMİNİ KAYBETMESİ ŞART DEĞİLDİR. BABA RABITASI DAİMÎDİR, ZEVCİYYET RABITASI İSE KABİLİ İNKITA’DIR. ONDAN BABASININ BAĞINI KOPARMAYINIZ, OLUR Kİ, HUKUKI ZEVCİYYET İNKITA’A UĞRAR, BOŞANIR, BAŞKASINA VARIR, ÖLÜR, BAŞKASIYLA EVLENİR.. BUGÜN BİR ADLA, YARIN DİĞER ADLA ANILMASI, KADIN İÇİN BİR HAKARETTİR, KADINLARIN ESÎR ADDEDİLDİĞİ ZAMANDAN KALMA BİR ÂDETTİR, NAHOŞ BİR ŞEYDİR.”

Bu da yine İslâmm, kadına ne büyük hürmetidir.

Kâinata rahmet elini uzatan Büyük Peygamber de:

“— KADINI, KOCASININ İSMİNİ ALMAK MECBURİYETİNE TÂBİ’ TUTMAYIN. BABASINDAN SOYMAYINIZ” buyurmuştur. Akıl da bunu kabul eder. İşte herhangi tarafa baksak, kadına en büyük kıymeti ancak İslâm vermiştir.

Vakıa kadının, kocasının ismini alması zevceyn arasında ikiliğin kalkması içindir diye iddia edenler olursa da hakikatte bu; Hakkın, kadına bahşettiği bütün hakları ezmek, imha etmektir. Zîra yakın zamanına kadar, kadın kocaya vardığı vakit hiçbir malını tasarruf etmek hakkı olmadığını yukarıda uzun boylu izah ettik.

İslam’da ise, kadının ister evli olsun, ister bekâr olsun malını istediği gibi tasarruf edebileceğini de anlattık.

Eğer onların iddia ettikleri gibi, kadının koca ismini alması zevceyn arasındaki ikiliğin kalkması için olsaydı, bütün mülkünde kadının da, kocası gibi tasarruf hakkı olurdu. Hâlbuki zevç her şeyde serbest… Zevce her şeyden mahrum…

İslâm kadına öyle zahîr olmuş, onun lehine o kadar hüküm vermiştir ki: Şu ufak cümlenin dahi, her tekâmül etmiş kadının kalbinde ona karşı bir aşk uyandırması için kâfidir.

“Anne ile babanın bir evlâdı olsa, anne ile baba da nafakaya muhtaç bulunsalar, evlâdın da ancak bunların birinin nafakasına kudreti yetişse İslâm: Anneye bak. Anne nafakaya babadan ehaktır” diye emreder.

Bir gün Cenâb-ı Nebî’nin eshâbı bâsafasından (Güzel arkadaşlarından) bir zâtı âlî, huzûrı Nebîde şöyle bir istifsarda bulunuyor:

— Yâ Resûlallah! Kime bakayım, kimin ihtiyâcın: gidereyim, kimi gözeteyim?

“— Anneni!”

—     Ondan sonra kimi?

“— Yine anneni!”

—     Ondan sonra kimi yâ Resûlallah deyince Fahri Kâinat Efendimiz:

“— Babanı gözetirsin. Ondan sonra da sırasıyla yakınlarına geçersin” buyurdular.

Şimdi Fahri Âlem’in şu cümle-i seniyyeleri ile iki defa; “Anneni!” diye merhametle emir buyurmalarını işiten kadının, evet kalbinde azıcık meâliyyâta meyli olan ve aslını bulmak aşkıyla çırpınan kadının o Büyük Peygamberin karşısında herhalde hürmet ve muhabbetle eğilmesi, O’na lâyık olan salât ü selâmı getirmesi şarttır.

Evet, yukarıdan beri zikrede geldiğimiz gibi, İslâm kadına o kadar büyük bir kıymeti kudsiyye vermiştir ki onun, bir cemiyetin malı olmasını değil, bir erkeğin yâr u hemdemi olmasını istemiştir.

Onun için, tarihin en eski efendisi olan necîb Türk akidesinde “Erkeğin haremi, bir harîmi mukaddestir.   Yabancılar ayak atamaz, Fartı (aşırı) muhabbet ve hürmet buna ma’nîdir” denilmiş.

Yine o büyük Türk ananesinde “Hakiki insan, gözbebeği manâsına gelen semere-i hayâtı olan kerîmesine ve harîmi ismeti olan refîka-i cananına karşı en fazla gayreti olandır” denilmiş.

Onun için tarih sahif eler inde Türk’ün en vefakâr, en merd, en şeci’, hasmına bile merhamet elini uzatan en şerefli bir nesil olduğu tebellür etmiştir. Elbette pâk bir kanaldan yetişen çocuk hilkaten de pâk olacak.

Sonra, yalnız zevcinden başkasında gözü olmayan ve yalnız zevcesinden gayrısında muhabbeti olmayan ailenin aşk ile doğan yavrusu, cem’iyyete en nâfi’ (faydalı) bir uzv olacağı da muhakkaktır. Onun için aileler kazanacağı çocuğa çok dikkat etmelidirler.

Ve şunu iyi bilmek lâzımdır ki, temâyülâtı kalbiyye, efâl-i ihtiyâriyyeden değildir. İnsan ne kadar tekâmül ederse etsin, bu ihtiyar elinde değildir. Bundan dolayı Kudret erkeğe keffi basar, kadına da hicabı tavsiye eder ki; ailelerde yıkım başlamasın, çocuklar diri diri yetim kalmasın için. Yahut kadının nazarında kocası yalnız zarurî ihtiyaçlarını gideren, bakımını te’mîn eden bir şahıs mevkiine düşmesin. Kocasının nazarında da karısı âdî hizmetlerini gören bir hizmetçi makamına kadar inmesin için..

Ve bu iki tavsiye, erkek ile kadını müsâvî şartlarla bağlamış ki biri birlerinin olsunlar için.

Zîra Kudret ekseriyyetle herkese istediği şekilde eş vermez. Yalnız nikâhtaki ihlâs onları biri birine sevdirebilir.   Fakat ihtilâtlarda (karışıp görüşme), meselâ erkek vaktiyle hayâlinde yaşattığı şekilde bir kadın ile, yahut meziyyetler muhtelif olduğundan kendi karısında görmediği bir meziyyet ile karşılaşabilir ve tabiî derhal bir meyîl kalbî başlar. Farkında olmaksızın kendi karısından muhabbet rabıtası çözülür.   İki taraf afif de olsa yine mühim zararlar görülür.

Zevç veya zevce meyli kalbileri olan şahsı tehayyül ederek biribiriyle mukarenette (cima) bulunursa doğacak çocuk o tehayyül (hayal) edilen şahsın rûhiyyâtında, onun manasında doğar. Binaenaleyh o ailenin unsur i’tibâriyle evlâdı olsa da mana i’tibâriyle o ailenin evlâdı olmaz. Aynı zamanda ailenin tatlı geçimi değişir, çocukların hayâtında sefalet başlar. Huzursuz evde çocuk terbiyesi derhal ihmâl edilir. Evin içinde reyler (görüşler) çoğalır, fikirler ayrılır.

Onun için nikâhı, yalnız Belediye kaydı, yalnız İmam efendinin duası zan etmemelidir. O kayıd, o şekiller ancak halk arasında dedikoduyu kaldırır, evlenenleri biribirine’vâris yapabilir, bir şekli muâmaelâtı dünyeviyyeyi muhafaza edebilir ise de, hüsni muaşeret yapamaz. Evde dirlik olmaz.

Yani bu bir surettir. Bu suretin enfüsteki manası, nikâhın hakikati ise, tarafeynin biribirine muhabbetidir.

Beşeriyyetin suretini, fetheden nikâh müessesesine muhabbetle intisâb eden ailenin bir nikâh kaydı daha vardır ki o da, Meleklerin huzurunda Âlemi Arş’da taraf-ı Ilâhi’de kıyılır.               

Bundan dolayı biri birinden muhabbeti kaldırılmış olan karı ile kocanın zahirdeki kayıdla nikâhları bulunsa da, âlemi manada yoktur. Evlerinde de huzur yoktur. Tatsız bir hayatları vardır. Onun için eski büyüklerimiz: “Allah dirlik düzenlik versin” temennisinde bulunurlardı.

İşte her aile yuvası kuranın bu hususlara çok dikkat edip muhabbetlerini daima kontrol etmeleri ve tarafeyn muhabbetin daima tezayüdüne çalışmaları lâzımdır. Muhabbette eksiklik başladığı zaman, hemen sebebini araştırmalı, hastalığı teşhis edip, tedavi etmeli ve yuvanın saadetini temîn etmelidirler.

Yukarıda söylediğim gibi meselâ ihtilât (başka kadınlar ve erkekler ile karışıp görüşme) çok defa bu hastalığın bir sebebi ve hemen hemen izdivacın yolunu kesen yegâne âmil oluyor. Mafevk (üst) bir Kudrete tâbi’ olduğunun farkında olmayan ve ef’âlinden bir gün mes’ul olacağını duymayan vicdanlar, ahlâkın en büyük düsturu havfullah (Allah Teâlâ korkusu) olduğunu bilip titremeyen kalbler, kadının hilkaten olan safiyet ve rikkat hislerinden istifade etmeyi fırsat addederler.   Hüsni niyyet   eshâbından imiş gibi görünüp birçok   kızla nişanlanmalar, sonra da meyli kalbilerini değiştirerek birer âdi bahane bularak, evlenme mukaddimesi olan nişanı atıp yeniden yeniye atlamalar hakikatte evlenmek değil, eğlenmektir. Evlenme kararını bozmaktır. Erkeğin kadına,    kadının erkeğe olan itimatlarını kırmaktır.

Sonra fantazi hayat da hemen sirayet eden bir halettir. Zîra bu halde herkes kendi gücü yettiği kadar kanâat ile elzemi birleştirerek yaşamaz. Hâlbuki ahlâkın en büyük esâsı kanâat ile elzemi birleştirmektir. Görenek ise cem’iyyetin en sârî bir hastalığıdır.

Bugün herkes lüks tarzda giyinmek arzu ediyor. Ve muhakkak surette kudreti taallûk etmeyen ekseriyyet, kudreti taallûk eden ekalle (mutlu azınlıka) uyacağım diye yıpranıyor.

Hayâtının, sıhhatinin esaslarını kaybedecek kadar gıdasından vazgeçiyor, hatta aç kalıyor fakat çul yapıyor. Belki yatağı yok, fakat her giydiği elbisenin rengine uygun bir iskarpini var. Belki yorganı yok fakat tırnağının boyası var. Belki sıhhatini muhafaza edecek iç çamaşırı yok fakat ben cemiyyet içine çıkacağım, diye fantazi bir tuvaleti var. Muhakkak hiç olmazsa haftada bir defa yıkanarak, mesamatını (derisinin gözeneklerini) açacak sabunu yok fakat yüzümü gereceğim diye birçok kremi var. Belki evinde mangalı yok fakat müstarahına (istirahat) kadar kaloriferle teshin edilmiş bir dairenin hayâtına uyacağım diye  nîm üryan (yarı çıplak) soğuk odasında kıvranarak ciğerlerini sakatlayan var.

Sonra ne kadar acıdır ki, bugün yapılan israfla dedelerimizin,   yaptığı israf ölçüye girmiyor.   Ecdadın yaptığı israfda bir hakikat ve bir iktisad göze çarpar.  O yapacağı israfı yâ altına inkılâb ettirmiş yahut mücevherata kalb etmiştir.  (takı) Günün birinde sıkılınca elindeki mevcudunu yâ yüzde yirmi kazanarak yahut aynıyla değiştirerek veyahut pek cüz’î bir zararla, tebdil ederek sıkıntısından kurtulabilirdi. Bugün ise çula sarf edilen geniş meblâğ, mahdut günler içinde hiçe inkılâb ediyor.

Ve böylece de ekseri ailelerde boşanmak yıkım, göreneğin bu bâtıl kıyâsı ile oluyor Mutavassıt geçime sahip olan kimseler,   kendinden yüksek tabakayı gözünün önüne getiriyor, hayâtım buna uyacak diyor, kısmeti ezeliyyesinden râzî ve hoşnut olmuyor, hayrın nerede olduğunu bilmiyor.  Paranın bizatihi nimet olmayıp vâsıtai nimet olduğunu idrâk edemiyor ve tabiî geçimsizlik de başlıyor.  Hâlbuki kuvvetli muhabbet,   tarafeyn (karı-koca) arasında kendilerinden başka hiçbir şey göstermez. Muhabbet öyle bir sıfatı muhrikadır ki (yakıcı) hangi kalbe girerse, mâadasını yakar, yıkar, çıkarır. Muhabbetle biri birlerine bakan nazarlar, aynen ibâdettir.

Muhabbetle biri birlerine bakan nazarlar dedim de, buna; hemen herkesin bildiği fakat inceliğine pek herkesin vâkıf olamadığı (Ferhad ile Şirin) vak’ası güzel bir misâl teşkil ettiğinden onu da burada zikr etmeden geçemeyeceğim:

Şirin, bir Emîr’in kızıdır. Bu kıza Ferhad’ın kendisine mübtelâ olduğu ve bu sevginin altında inlediği haberi verilince: Şirin:

—     Muhabbeti hakikat midir, diye soruyor, bu sualine:

—     Aman efendim… Belki bu muhabbet, onun hayatına nihayet vermesine sebep olacaktır cevabını alıyor:

—     O halde, diyor. Davet ediyorum, gidin haber verin, sarayıma gelsin..

Kendisi de o günün en lüks elbiselerini giyinerek, göz kamaştırıcı mücevheratını takınarak sarayının kabul salonunda bekliyor.

Şirin’in adamları, “Şirin seni bekliyor, diye Ferhad’ı tebşir ederek Şirin’in huzuruna getiriyorlar.

Şirin kapıyı açar açmaz, Ferhad’ın nazarları birdenbire Şirin’in göz kamaştırıcı mücevheratına takılınca, Şirin gayet sert bir edâ ile:

— Çık dışarı! Diye Fer hadi huzurundan kovuyor.

Şirin’in yakınları:

—     Niçin böyle yaptınız?

Keşke çağırmasaydınız, hiç olmazsa gönlünü kırmamış olurdunuz deyince, Şirin:

—     Hayır! Ben onun sevgisinin hakîkî olduğuna îmân etmiştim.. Sahte olduğunu bilmiyordum..

—     Aman efendim, siz onun hâlinden haberdar değilsiniz. Sevginin en son merhalesindedir.

Eğer öyle olsaydı ben onu karşıladığım vakit onun gözü, benim gölümde fânî olurdu.. Zahirdeki alâyişime, (mücevherlere) elbiseme çarpmazdı!,

Şimdi yanlış anlaşılmasın. Bundan kadın ziynetlenmesin manası tahsil edilmesin. Bilakis kadının kendi evi dahilinde tezeyyün etmesini Allah Teâlâ emrediyor.

Kocasına karşı çok süslü olsun, kaşlarını yolmaktan mâada sâir tuvaletinde ihmâl göstermesin, diyor.

Hattâ bu ihmâl ba’zı ailelerde farkında olmaksızın, yuvanın yıkılmasına kadar gidiyor.

Meselâ, ekseriyyetle kadınlar evlendikten sonra kendilerini ziynetleyen süslerini evde kocalarına yapacakları yerde yalnız dışarıya çıkacakları vakit yapıyorlar. En ağır elbiselerini bir yere gidecekleri zaman giyiyorlar. Belki bunu kocalarının masrafını tahfif etmek niyyetiyle yapıyorlar. Yani evinin içinde kalın, dayanıklı, ucuz bir tire çorap, basit bir şıp şıp terlik, sıhhatini muhafaza kastiyle uzun pazen bir pantalon giyiyor.

Fakat kocası ise, bu defa dışarıda; bacağına gayet ince 1520 liralık çorap, ayağına hemen her tarafını gösteren fevkal’âde zarif ayakkabı, sırtına, göğsünün mülâki noktasına kadar açık bırakan adetâ tülden yapılmış elbise giymiş kadını görüyor, evde gayet basit giyinmiş olan karısıyla mukayese ediyor, tabiî haliyle bu kadına karşı bir meyli kalbisi oluyor, kendi karışma irtibatı gevşiyor,  evine kâbuslu geliyor, neticede de kavga çıkıyor. Zîra hayâli bozulmuştur. Hâlbuki düşünmüyor ki, kendi karısı da böyle giyinse belki ondan daha güzel olacak.

Keza güzel koku, şehveti tahrik eder. Koca evde karısını sabun kokusuyla bırakmıştır,   dışarıda meselâ mevkı-i içtimaîsi yüksek, serveti geniş bir semtten bir vesâite binmiştir, gayet hafif, durdukça açılan güzel bir koku sürünmüş bir kadına tesadüf etmiştir. O koku derhal bir meyli kalbî yapmıştır, tabiî yine karısına olan irtibatı gevşemiştir. Hâlbuki evindeki refîkai hayâtı da o kokuyu kullansa belki ondan daha câzib olacaktır, farkında değildir.

Yine evindeki harîmi ismeti, sobayı temizlemiş, külünü dökmüştür. O kül elini hışır haşır haşır yapmıştır. Kocası ise sokakta tesadüfen birinin elini sıkmıştır,  bu el hâlis, bir gül yağı veya gliserinle yahut temiz bir badem yağı ile övülmüştür. Tabiî bu kadının elinin aniyle, evindeki çamaşır yıkamış, kül dökmüş, kendi ayniyetini hâmil yavrusunun bezini yıkamış karısının elinin ânı bir olmuyor, mukayese ediyor, yine kendi karısına karşı olan bağı gevşiyor…

Onun için İslâm, çıplak giyinmiş kadınlara inkisar (gücenir) eder. Hikmeti; bedâyiin (hayret verici güzellikte olan şeylerin) aleyhinde olduğundan değildir. Yuvaların yıkımına sebep olduğundan, çocukları diri diri yetim bırakmaya bâis olduğundandır.

Sonra aile yıkımlarında konuşma tarzı da çok mühim rol oynuyor. Önceden gayet zarif ve nâzik konuşmaların yerini sonradan gayet kaba sözler, hareketler alıyor. Söz ki ruhun özüdür, onun için buna çok dikkat etmek lâzımdır. Zira saygılı, nezaketli görüşmeler muhabbetin cilâsıdır.

Yine dikkat olunacak en mühim şey: Koca karısının hatasından hiçbir vakit hariçde bahsetmemeli, keza kadın da kocasının hatâsını hariçde söylememelidir. Söz tohumdur, vücud bulur, evin yıkımına sebep olur.

Yine hiç bir erkek, kendi karısının yanında başka bir kadını medh etmemeli, kadın da kocasının yanında başka bir erkekten bahsetmemelidir.

İşte ihtilât (karışmalar) böylece erkeği birçok kadın ve kız arasında zevk u tarab içinde yaşatmağa sevk ediyor, bunun neticesinde de geniş bir bekârlık devri başlıyor, kayıtlanmak istemiyor.

Erkek belki hazzı nefsânîsini tatmin edebiliyor, fakat kadın çırpmıyor, asabı marazlara mübtelâ oluyor.

Vakıa din bakımından erkek ve kadının gayrı afîf olması müsavidir. İkisinin de cezası birdir. Hattâ İslâm Dininde kadına burada da büyük bir iltimas muamelesi yapılmıştır.

Çünkü İslâm “SUÇ, ASIL ERKEĞİNDİR” diyerek kadını kurtarmak ister.

Meselâ: Bir kadın mecnun bir şahısla zinâ yapsa, erkek mecnun olduğundan dolayı mükellef olmayıp tecziye edilmiyor. Bu münasebetle İslâm kadına da had vurup tecziye etmez. Çünkü erkek asıldır, kadın fer’idir. Mademki aslına had vurmadınız; fer’ine de vurmayınız, der.

Eğer bir kimse ahlâkın öz validesi ve vicdanın hakîkî mürebbîî bulunan din ile alâkam yok deyip kenara çekilse de, bu defa örf bakımından kadınıın vaz’ıyyeti daha acıklı oluyor. Yani örfte kadının gayrı afîf olması, daha büyük bir yara açıyor.

Hele kızlar için Kudretin en büyük bir hediyesi olan bir bekâret meselesi vardır ki, o onun daha afîf kalmasını icap ettiriyor.

İşte hangi cepheden mütâlâa etsek, büyük zararlar görülüyor. Belki birkaç kadının mahzûz (memnun) olduğu gösterilirse de hüküm eksere olduğundan kıymeti yoktur.

Ve böylece bu kâinatı tedbîr ü tedvir ve hikmetle tasarruf eden Hâlikı A’zam, vaz’ettiği kanununda, kadınla erkeğin vazifesini ayrı ayrı gösterdiğinden bunlar biri biriyle karıştığı zaman hayat çirkinlikler ile doluyor.

ÜÇÜNCÜ KISIM

MÜEBBED İSTİKBÂL

(Daimî Huzurlu Gelecek)

Şimdi müebbed istikbâl nedir?

Bunun hakkında da birkaç söz söyleyelim:

İnsanın iklîmi vücûdunda rûh ile akl’ın izdivacından doğan ve örfün lisânında “Vicdan” tesmiye edilen, herkeste var zannedilip de pek az insanda bulunan o nurun sesini, kim dikkatle dinleyecek olur ise (Ebed Ebed) sedasını duyar.

İnsan bile sâhib olduğu bir şeyin zayi’ olduğunu istemez. Ya bu muazzam kâinatın, bu geniş memleketin sultânı olan Kaadiri Mutlak’ın saltanatı geçici olur mu ?

EVET, YİRMİNCİ ASIRDA ALLAH TEÂLÂ’YI İNKÂR KAPISI KAPANMIŞTIR. Kerâmâtı dîniyye mukabili kerâmâtı fenniyye akıllara veleh (hayret) verecek şekilde zuhur ettikçe Hakk’ı inkâr etme yolu tıkanmıştır. Hikmetsiz hiçbir zerre olmadığı, abes yaratılmış hiçbir mevcut bulunmadığı apaşikâr görülmektedir.

AŞK, ALLAH’I BULDURUYOR. AKIL, ALLAH’I BİLDİRİYOR.

Şuraya dikkat edelim:

Allah Teâlâ’ya iman gayet kolaydır, fakat Allah Teâlâ’nın saltanatına iman güçtür.

İşte akıl bu saltanatı kendi ölçüsü ile ölçmeye kalktığı zaman yıkılıyor. Zira bir tarafa bakıyor sahne-i âlemde Kudretin öyle filmlerini seyrediyor ki, meselâ ilmen yükselmiş, ahlâkan tekâmül etmiş, faziletin numunesi olmuş bir kimse nânpâreye (ekmek parçasına) muhtaç inliyor. Diğer tarafa bakıyor, kopkoyu câhil, ahlâk mefhûmunu ayakaltına almış, zâlim, fâcir, gaddar, rikkat ve merhametten hiç hissesi yok, hatta yapacağı işin programını dahi yanında çalıştırdığı kimseye soruyor. Bu adam, milyarlara sahip, akıl danıştığı insan ise onun yanında uşak.

Yani ekseriyyetle görürüz ki, timsâli ahlâk olanlar mazlumdur,   fakirdir, zahmet ile, zaruret ile hayatlarını geçirirler.

İmdi eğer şu müsavatsızlığın nihayeti yok ise, ortada büyük bir zulüm görünüyor, hâlbuki kâinatın şehâdetiyle malûmdur ki, zulümden münezzeh, adalet ve hikmet sahibi bir Kadiri Mutlak vardır, O’nun adi ü hikmetinin iktizâsı kurulacak bir mahkeme-i dâd (adalet mahkemesi) vardır ki, zâlim cezasını görsün, mazlum da mükâfatını alsın için.

Buna, aklın acz içinde kıvranıp da hal edemediği daha canlı bir misâl vereyim;

Bir köpek, bir kasap dükkânının önünde bir kemik, bir parça et kapabilir miyim diye, bekler. Nihayet kafasına bir dirhem yer, bağırarak kaçar.

Diğer bir köpek ise; muazzam bir hanın bir apartmanında yaşar, hususî hizmetçisi vardır, mükellef bir insanın masrafından daha ziyade bir masrafa, bir i’tinâya sahiptir. okşanır, öpülür, sevilir, kuş tüyünden yatakta yatar..

İmdi bu köpekler mükellef değil ki, vaktiyle yaptıkları bir hasenatın mukabilini görüyor yahut bir seyyiâtın (günahın) cezasını çekiyor diyelim.

İşte akıl, buraları halledemiyor ve tıkanıyor.

Böyle olunca bu sualler ilânihâye (sonsuza kadar) cevapsız mı kalır?

Hayır!

Dîni Celîli İslâmda hiç meçhul yoktur. Yalnız ne vardır ki saltanatı İlâhideki bu dersler ancak  ma’nevî bulûğa ermiş [4]  îman-ı  zevkîye çıkmış, haremi hümâyûnı İlâhîye   dâhil  olmuş nedîmânı İlâhîye ma’lûmdur. Fakat onlar da (Allahü lâ ilahe illâ hüvel hayyül kayyûm) Hükûmeti Rabbanisinin bu sırrım, ifşa edemezler. Nasıl ki bir kimse mensup olduğu devletin mahrem tutulması şart koşulan bir sırrını ifşa ettiği takdirde ağır ceza ile mahkûm olursa,   onlar da bir sır ifşa ettikleri takdirde Hükûmeti Rabbaninin en ağır bir cezasına uğrarlar.

Pekiyi, bu saltanatı İlâhiyye meçhul mü kalacak?

Hayır!

Efendim, herkes şimdi anlasaydı olmaz, mıydı?

Yine hayır!

Zira ilk mektebin birinci sınıfında okuyan bir çocuğa bir muallim çift meçhullü (bilinmeyenli) bir cebir muadelesi (denklem) veya bir kimya muadelesi yaptırmaya kalksa müfettiş derhal tekdir eder: “Çocuğun bu sınıfa âid müfredat programındaki dersini okut, çocuğun zekâsını körleteceksin” der.

Saltanatı İlâhînin dersleri de böyle sınıf sınıftır.

Nitekim lisânı dinde (Yü’minûne bilğaybi) “Gaybe îmân ederler…” denilmiş. Ba’zıları buradaki gaybı “Allah Teâlâ’ya îman” diye tefsir etmişlerse de öyle değildir.

ALLAH, GAYB DEĞİLDİR. ALLAH’IN SALTANATI GAYBDIR.

Onun için insan saltanatı İlâhînin derinliklerine dalıp, aklıyla halledemediği mesâilde âciz kalınca:

“Yâ Rabbi! Bana ma’rifetullah zevkini ver, senin hikmetlerini anlayayım” diye niyaz etmesi, Hakk’ın her şeyinde bir hikmet olup, abes fiil işlenmediğine inanması lâzımdır.

Zîra sen varsın, Allah meydandadır. Hattâ “Gizli Kudret” ta’bîri de yersizdir… Kudret, aşikârdır, aşikâr!

 

Haktan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhân (gizli) imiş..

Niyazî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Suâlimizi yine tekrar edelim: , Pekiyi,   saltanatı İlâhiyyede aklın aman diyerek acz içinde kıvrandığı bu düğümler çözülmeyecek midir?

Hay hay, çözülecek. Her şey meydana çıkacak. İnsan da bu hakikati görüp başını secdeden secdeye vuracak!

Evet, numara kâğıtlarının resmen okunacağı bir gün vardır. Bütün içlerin, dışına vuracağı bir zaman vardır.. Hiçbir kuvvet, hiçbir yardımcı bulunamadığı bir anda, bütün serâiri (gizli) saltanatı İlâhînin meydâna çıkacağı bir dîvan vardır..

Zâlimin eyvah, mazlumun hah diyeceği bir mekân vardır.

Çünkü öyle bir gün kabul etmezsek o vakit Allah’ın adi ü mağfiret sıfatlarını kabul etmemiş ve noksan sıfatlı Allah tanımış oluruz ki, o zaman Allah, Allah olmaz!

İnsanın ruhunu kalıbında muhafaza eden Zâtı Hakîm.   Kudret elinde nasıl muhafaza edecek diye düşünülür mü?

Hiç böyle sual olur mu?

Kürre-i Arz’ı, bir sapan taşından daha kolay çeviren Kudret, bu Arz’ı nasıl tebdîl edecek diye şaşılır mı?

Kışın, üzerinde yaşadığımız Arz’ın beyaz sahifesini çeviren, yazın yeşil yaprağını açan, haşr i bahârı herkesin önüne seren, bir ağaçta üç haşri (doğuşu) gösteren, cascavlak soyduktan sonra, önce çiçeğini, sonra yaprağını, daha sonra meyvesini gözümüzün önüne koyan, emri (Kün Feyekûn) a mâlik bir Zâtı Mutlak hakkında “Benîm manâmı nasıl muhafaza edecek?  Ben tekrar ikinci hayata nasıl kavuşacağım?” diye düşünülür mü?

Kırk yaşında bir kimse kırkbir sene evvel kendi varlığından haberi yok idi, henüz isim almamıştı,  resmi yoktu. Âyânı sabiteye vukuf peyda edenlerden gayrı kendisinden hiç kimsenin haberi yoktu. Kırk seneden beri meydana çıktı, kendisinin vâr olduğunu idrâk etti. İsim aldı, muhiti tanıdı, hiç bilinmezken bilindi, Neş’ei ûlâyı gördü, sonra da bu elbiseyi çıkarıp diğer bir elbise giyerek bu kevni fesâd evini tahliye ile bir ebediyyet sarayına gideceği emrolunuyor. İmdi Neş’e-i Ulâyı (dünya neşesi) gören, Neş’e-i Uhrâyı inkâr (ahiret neşesi) edebilir mi?

 Bu âlemi idrâk eden öbür âlemi inkâr edebilir mi?

Üzerinde yaşadığımız Arz’ı bize bir beşik yapan, güneşi şu misafirhaneye ufak bir lâmba olarak koyan Sâhibi Mutlak, saltanatını yalnız bu geçici dünyaya kurmaya râzî olur mu?

Aynı zamanda bu sözlerim; Vacib ul vücûd’un lâzimei zarûriyyei beyyinesi olan Ezeliyyetini zihinlerine sığdıramayıp da her cihetten Ezeliyyete müuâîi olan maddenin ezeliyyetine kani’ olup onun kesafetinde kalanlar içindir. Maamâfih şimdi bu mesleke sâlik olanlar da kalmamıştır.

Zamanımızda (Radyum), (Uranyum), (Toryum) gibi bazı cisimlerin gözle görülmeyecek bir takım ziyalar   neşretmek hâssasına mâlik oldukları keşfedildi. Yapılan tedkikatta (araştırma) cisimlerde bu   hâssaların mevcut olduğu anlaşıldı. Hattâ en seri cisimlerde bile mevcut olduğu meydana çıktı. Binaenaleyh maddenin daimi surette bir takım gayrı kabili vezn cüzler neşrederek maddelik sıfatlarını kaybettiği tahakkuk etti. Madde ile kuvvet beynindeki ikilik ortadan kalktı. Ve madde kuvvetin, elektrik hararet ziya’ ve sâire gibi muhtelif şekillerden birisi addedilmektedir. Yalnız bu şekiller gayrı sabit olduğu halde (Madde) kuvvetin sabit bir şeklidir. Bir vakitler madde teşkil eden ve taksimi gayrı kaabil addolunan (Atom) ların, (Protonlar) ı ya’ni müsbeti elektrik c’üz’i güneş vazifesini ifâ etmektedir. Ve bunun etrafında dahi küçük elektronlar, menfî elektrik cüzleri seyyar gibi dönmektedir.

Evet; bir cümlenin toplu durmasını muhafaza eden şey, karşılıklı te’sîr eden kuvvetlerin müşterek incizâbıdır. Biz elektronların hareketlerini gayet küçük olduklarından hissetmiyoruz.

Nitekim bir bakır telin eczası gayet küçük olduğundan çevrildiğinde bize birdenbire bitişik ve hareketsiz gibi görünüyor.

Madde böyle tedricen mahvolduğu halde kimya muadelelerinin ne hükmü kalır?

Hatta maddenin tebeddülü çok süratli olsaydı, bu muadelelerin terki îcâb ederdi.

Fakat bu tebeddül, elde bulunan vâsıtaların hiçbiriyle his olunmayacak derecede yavaş olduğundan muadeleler devam ediyor.

 Madde büsbütün mahvolmuyor, ondan çıkan cüz’ler duruyor denilirse; maddenin sıfatlarıyla, esirin sıfatları beyninde müşterek bazı cevherler neşr oluyor. Lâkin artık bunlar sıfatlarını kaybettiklerinden madde değildir. (Kuvvet) dir.

“Madde gayrı kaabili imhadır” kanununu cerh ve ibtâl eden (Güstave Le BON) “Kuvvet dahi gayrı kaabili imha değildir; mütemadiyen yıpranıyor” diyor. Bu sahanın âlimleri, maddenin ilk aslı temeyyüz etmemiş (esir) olduğunu kabule meylediyorlar. Fakat o da bir faraziyyeden ibaret kalıp mâhiyet; büsbütün meçhulleşiyor.

Alman Feylesofu Kant:

“Biz eşyanın zahirini biliyoruz, bâtınını bilmeğe muktedir olamıyoruz” diyor.

İngiliz Feylesofu Spencer:

“Eşyanın hakikatini kat’iyyen bilemiyoruz. Yalnız her şeyin bir asıldan neş’et ettiği sarsılmaz bir hakikattir” diyor.

İşte, insan bu asim keşfine hiçbir vakit muvaffak olamayacaktır. Çünkü o ne tecrübeye, ne de âlet vâsıtalarının hiçbirine muti’ değildir. O her şeyin mebde-i ve mercii olan Cenâbı Hakk’tır. Aklı beşer, onun hakikatini idrâkten daima âciz kalacaktır.

Farzı muhal, eşyanın aslı olan bir cevher keşif olunduğu farz edilse; bu bir cinsten olan cevheri bulunduğu halden çıkmağa mecbur eden sebep ve akıllara hayret verecek derecede muntazam,   adet manzumesine sığmayacak gayeler, hikmetler tahtında şekillere koyan Sâni’ (yaratıcı) kimdir suali sorulunca, yine Kadiri Mutlak olan Allah Teâlâ’dır cevabından başka cevap bulunamayacaktır.

Senin gibi akıllı,   iz’anlı,   şuurlu bir varlığı, şuursuz, iz’ansız bir varlık, kör bir kuvvet yaratabilir mi?

Tabiat denirse: [5] O NASIL BİR TABİATTİR Kİ: BİR DENİZ YARATMIŞ VE YARATTIĞI DENİZİN BİR YUDUM SUYU ZEHİR GİBİ TUZUNDAN AĞIZA ALINMADIĞI HALDE; TEAYYÜŞÜ, TEGADDÎSİ, TEMEKKÜNÜ, (yaşaması-gıdalanması—duruşu) HER ŞEY Sİ O ZEHİR GİBİ TUZLU SU OLAN BALIĞIN İSE BİR LOKMASI TUZSUZ YENMİYOR!

Azizim, sözü uzatmayalım! Akıl gözünü kapasa da vicdan’ın gözü daima açık olduğundan “ALLAH” diye bağırır. Ve her neye baksan onun,  evsâfı cemâliyye ve kemâliyye ile muttasıf bir Sâni’ tarafından yapıldığını görürsün.

Saâdeti ebediyye olmasa, Ahiret denilen bir âlem bulunmasa; her şeyinde bir ziya’ bir irâde, her terkibinde bir şule-i hikmet, her hareketinde nazarı dikkati celbeden bir lem’ai ihtiyar görülen bu muazzam nizam yalancı olur da kalır…

Zira nizâmı tanzim eden saâdeti ebediyyedir. Hilkatteki hikmet, saâdeti ebediyyeyi ilan eder.

Bir kimseye şöyle denilse:

“SANA ŞU DÜNYADA GENİŞ BİR SAADETLE, BİR MİLYON SENE ÖMÜR VERİLECEK, FAKAT SONRA ÂDEME MAHKÛM OLACAKSIN, YA’Nİ HİÇ OLACAKSIN!” O kimsenin sevinmesi şöyle dursun, derhal acı bir elem duyar.

Binaenaleyh sultanı ruh, ancak ebediyyetle tatmin olur.

Sonra rahmeti İlâhî mevcudatta apaçık meydandadır. Eğer hicrânı ebedîye kaail olursan o zaman muhabbet, şefkat, aşk ni’metleri bir kıymet ifâde etmez.

Binaen alâ zâlik kâinatın hakikatinde bir mâye-i aşk var… Hangi zerreyi nazarı hikmetle tedkika kalkışırsan, kör bir ittifâkın, kör bir tesadüfün ona karışmadığını görürsün.

Mahlûkatın hangi sınıfını seyre çıkar isen çık, öyle muntazam ayak atarak turdan tura geçtiklerini görürsün ki, o vakit bütün mevcudatın, iradesi her yeregeçen bir kumandanın arş kumandasıyla hareket ettiğini mecburî olarak kabul eder, Allah dersin!

Kaynak:

Şemseddin YEŞİL, Boşanma Kapısı Ne Vakit Kapatılabilir?, Hüsnütabiat Matbaası, İstanbul,  I960


[1] Şevk: Sevdiğini gördüğü vakitte do yamadan sevgisi artmaktır.

[2] İştiyak: Sevdiğini gördüğü vakit tatmin olmaktır.

[3] Hilkatteki inceliği, fıtrattaki hikmetin zevkine eremeyip surette kalanlar, hakîkati insaniyyeye kadem basamayanlar, Cenâbı Resûl’ün hu cümlesini nefsanı düşüncelerle, vesile-î tecâvüz addetmişlerdir

[4] Meselâ: 9-10 yaşındaki bir çocuk herhangi bir kitapta (cima’)   kelimesini okusa da onun ne olduğunu sorsa, o çocuğa o kelimenin manâsı hakkıyla tarif edilemez. Meğer ki o. çocuk bulûğa ersin, o hal kendinde tecellî etsin de o ma’nâya agâh olur…

[5] Tabiat: Allah Teâlâ’nın sünnetidir.

MEVLEVÎLERDE MANEVÎ EĞİTİM

MEVLEVÎLERDE MANEVÎ EĞİTİM

 

Ben dervîşim deyene, bir ün edesim gelir

Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir.

Tasavvuf bir gönül eğtimidir. Gönlün taşıyıcısı da insan olduğuna göre, Tasavvufun konusu da insandır. Tasavvufun her hal ehline göre çeşitli tarifleri olmakla birlikte, bir tarifi de; “Tasavvuf, dünyanın süsünden yüz çevirmek, insanların meylede geldiği geçici lezzetlerden korunmak, halk ile beraber, Hakk"a yönelmektir” şeklindedir.

Tasavvufun gayesi; Hakk"ın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemek ve terbiye etmekten, yani nefsi dine râm, dini nefs için vicdan kılmaktan, güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktan, kısaca Allah ve Resûlünün ahlakıyla ahlaklanmaktan ibarettir. Yani insanı kalbî yönden eğitip olgunlaştırarak hal ve kâlde kemal derecesine ulaştırmaktır. Bu noktaya ulaşan kimseye insan-ı kâmil/mürşid-i kâmil denilir.

Cihan bağında ey dil,

Budur maksûd-ı ins ü cin;

Ne senden kimse incinsin

Ne sen bir kimseden incin.

Tasavvufun hem konusu hem de gayesi doğrudan insanla ilgili olduğu için, insan psikolojisi, terbiyesi ve yönlendirmesi açısından ortaya koyduğu esaslar (seyr u sulûk/âdab ve erkân) asırlar boyunca dikkat çekici olmuştur.

Tasavvuf, kâinatın en üstün varlığı olan insanla ilgili faaliyetlerini, hedeflenen noktaya ulaştırabilmek için bir takım vasıtalar kullanır. Tasavvufun müesseseleşmiş hali tarikatlar, tarikatların eğitim metotları, manevî eğitim mekanları tekkeler, tekkelerde icra edilen zikirler, deveranlar, semalar, tekke musikisi, edebiyatı ve sanatı, bütün bunlar insan-ı kamil olma ve vuslat-ı ilahîye ulaşma yolunda dervîş için birer vasıtadır.

Günümüze kadar gelen veya gelemeyen her tasavvuf yolu bu vasıtaları kullanarak, mensubunu kalben ve rûhen eğiterek Hakk"a vasıl kılmaya çalışmıştır. Bu yollardan biri de Mevlevîliktir. Mevlânâ Celaleddin Rûmî"nin XIII. asırda ortaya koyduğu tasavvufî düşünce etrafında oluşan Mevlevîlik, varlık göstermeye başladığı andan itibaren toplumu yakından etkileyen tarikatlardan biri olmuştur. Özellikle manevî terbiyede ortaya koyduğu usuller, musiki ve sema"nın cezbediciliği, asırlar boyu Mevlevîliği tasavvufi terbiyede rağbet edilen bir yol kılmıştır.

Mevlevîlikte tasavvuf terbiyesinin icra edildiği ve Mevlevî dervîşinin muhiblik veya dervîşlikle başlayıp 1001 günlük çilesini tamamlayarak “Dede” unvanını aldığı mekanlar, büyük Mevlevî dergâhları olan Mevlevîhanelerdir. Bu tarz Mevlevîhanelere “âsitâne” ismi verilir ve içinde, bir Mevlevî büyüğünün kabri (türbe), genellikle bu kabre bitişik semahane, harem, selamlık, mescid, meydan, matbah-ı şerif (Mevlevî dervîşlerinin terbiye edildiği matbah) ve dervîş hücreleri gibi kısımlar bulunur. Küçük dergâhlara “zâviye” adı verilir. Buralarda Mevlevî dervîşleri yetişmez ve dervîşlerin terbiye edildiği mekan olan matbah-ı şerif de yapının müştemilatı içinde yer almaz. Mevlevî zâviyeleri, bulunmuş olduğu yerleşim yerlerinde Mevlevîliğin ve Mevlevî kültürünün temsilciliği görevini yürütür. Bu Mevlevîhaneler aynı zamanda yolculuk yapan Mevlevîlerin de konakladığı mekânlardır.

Tarikatlar arasında âdâb ve erkâna en fazla riayet eden yani en fazla seramonisi olan tarikat Mevlevîliktir denilirse mübalağa edilmiş olunulmaz. Âdâb ve erkâna riayet, Mevlevîliğin her safhasında kendini gösterdiği gibi, dervîşin terbiyesi sürecinde (seyr ü sülûk) daha belirgin olarak ortaya çıkar. Fakat uyulması gereken her kuralın aynı zamanda arka planında bir hayat felsefesinin olması, dervîşin Mevlevîlik âdâb ve erkânına riayetini zevk haline getirmiştir.

Mevlevîlikte manevî terbiyeye tabi olanlar tarikat müntesipleri, “muhib” ve “dervîş/matbah canı” diye iki kısmı ayrılır.

Seven anlamına gelen “Muhib”, bir şeyh tarafından başına sikke tekbirlenmiş ve böylece Mevlevîlik yoluna girmiş kişidir. “Filan muhibbândandır” sözü Mevlevîliğe intisab eden fakat dervîşlik ikrârı vermeyen kimse için kullanılır ki, bunlar Mevlevîlerin çoğunluğunu teşkil eder.

Muhibbin Mevlevîliğe intisabı küçük bir törenle gerçekleşir. Muhib olmak isteyen, sevdiği ve kendisine muhabbet beslediği bir Mevlevî şeyhine müracaat eder. Şeyh efendi tarafından müracaatı kabul edilirse, kendisine bir sikke tedârik edip, gusül abdesti alarak tayin edilen bir zamanda gelmesi söylenir. Şeyh, bizzat kendisi veya tensibiyle Sertabbah (aşçıbaşı), muhib olacak kimseyi aralarında bir mesafe olmaksızın soluna alır ve her ikisi de abdestli olarak yüzleri kıbleye dönük bir şekilde otururlar. Şeyh dervîşten beraber okumasını talep ederek tövbe tazammum eden duayı okur. Daha sonra şeyh, muhibbin başını dizine koyar, sikkesini giydirir, tekbir getirir ve bir fatiha der, her ikisi de fatihayı okurlar, sonra görüşürler, yani birbirlerinin elini aynı anda öperler.

Bu basit törenden sonra şeyh “nevniyâz” da denilen muhibbi, dergâhtaki dedelerden birine teslim eder. Bu dede, muhibbin dedesi sayılır, onun elinde Mevlevî terbiyesine başlar, tarikatın âdâb ve erkânını öğrenir ve sema meşkedip mübtedî mukabelesi yaptıktan sonra, mukabele günlerinde dergâha giderek dedesinin odasında soyunup sema kisvesini giyer ve mukabeleye iştirak eder.

Muhib, dergâh dışında ailesi, mesleği meşgalesi olan biri olduğu için, dışarıda sivil giyimli olabileceği gibi, Mevlevî kıyafetiyle de gezebilir. Sadece mukabele günleri dergâha gelip dedesinin hücresinde sema elbisesi giyerek mukabeleye katılabilir.

Dedenin hücresi nevniyâz için aynı zamanda bir terbiye ve sülûk mektebidir. Bu hücrede nevniyâza, Mevlevîliğin âdâb ve erkânı öğretilir, Mesnevî okutularak bu yolun gerekleri, hal ve hareketleri nevniyâzın ruhuna nakşedilmeye çalışılır. Zamanla nasıl yürüyeceği, nasıl konuşacağı, nasıl yiyip içeceği nasıl yatıp kalkacağı gibi günlük davranışlarından, nasıl düşünmesi gerektiği, dünyayı ve eşyayı algılama hususunda bakışının ne olacağına kadar her türlü ince ayrıntılar, bütün davranışları kontrol altına alınırcasına, bu hücrede verilir.

Dervîş bağrı baş gerek

Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek

Sen dervîş olamazsın

 

Döğene elsiz gerek

Söğene dilsiz gerek

Dervîş gönülsüz gerek

Sen dervîş olamazsın

Ney üflemeye, kudüm meşketmeye kabiliyeti olanlar, neyzen ve kudümzenliğe, Mesnevî"yi anlama ve şerh etme yeteneği olanlar Mesnevîhanlığa yönlendirilir, sanata ve şiire kabiliyeti olanların da bu yönlerini geliştirmelerine dedeler rehber olur. Gün geçtikçe özü ve sözüyle gelişen nevniyâz, Mevlevî âdâb ve erkânının, nezâket ve zerâfetinin bir temsilcisi halini alır.

Mevlevîliğe intisap eden ikinci gruba; “dervîş, matbah canı veya âşık” gibi tabirler kullanılmakla birlikte bunlar için “dervîş” genel bir sıfattır. Dervîş, kelime anlamı olarak; “kapı eşiği” demektir ki, tevazu ve alçak gönüllük onun ayrılmaz vasfıdır. Bu grupta olanlar, kendilerini tamamen Mevlevîlik yoluna adamış ve bu hususta şeyhine ikrâr vermiş (söz vermiş), dergâhta hizmete soyunmuş kimselerdir.

Dû cihanda ister isen altın ola nâmın

Gir sikkesi altına Hazret-i Mevlanâ"nın

1927 yılında Türk Yurdu Dergisi"nin XXVII. sayısında Münib Çelebi ve dervîşlerinden aldığı malumatlarla “Mevlevîlikte Matbah Terbiyesi” başlıklı bir makale yayınlayan Hâmid Zübeyir (Koşar), bu hususta topladığı bilgileri şöyle aktarır:

“Dervîşliğe niyet etmeye ve başlamaya “ikrâr” denilir. Âşık gelip Kazancı Dede"ye “soyunacağım” diye müracaat eder. O da tekkenin şeyhine durumu arzeder ve ikrârını alır. Kazancı Dede; “Dervîşlik zordur, çileyi kırmak iyi değildir, dervîşlik ateşten gömlek, demir leblebidir. Aç kalmak, dövülmek, haksız yere söz işitmek vardır. Dervîşlik ölmezden evvel ölmek demektir. Bunlara tahammül edersen gir” der.

İkrâra yeni gelen nevniyâza “can” tabir olunur. İntisabta esas, derûnî muhabbettir. Can saka postunda üç gün oturup, kalıp kalmayacağını düşünür. Ondan sonra yapabilirse kalkıp hizmete soyunur. Saka postu matbahın kapıdan girince solundadır. Can saka postunda iki dizi üzerine murakabe şeklinde oturur, diğer canların hizmetini seyreder. Mecburiyet olmadıkça konuşmaz. Bir şey de okumaz. Hizmete soyunduktan sonra “Ayakçı” olur. Ayakçı ortalığı süpürür, odun getirir. Üzerine başka bir can gelinceye kadar devam eder. Ondan sonra “Pazarcı” olur. Pazara gidip öte-beri alır. Ayakçı semaya başlamayınca sikke giyemez. Sema"ı “Semazen Başı” ta"lim eder. Mutfakta ufak bir çivi vardır. Sol ayağını direk tutarak oraya basar, sağ ayağıyla çarh atar. Sağ ayak ufkî olarak sol ayak yanına atıldığı cihetle göğüs ileriye hareket eder. Bu ameliye tekrar edilirse ikinci bir tur yapar, dönme hâsıl olur. Ayak ileriye atıldığı takdirde aynı zamanda ileriye gidilmiş olur.”

Bahrdir âyin-i Monla Mevlevî emvâcıdır

Giy kulâh-ı rif"ati gel kim saâdet tâcıdır

Nevniyâz üç gün oturduğu saka postundan çileye soyunma kararıyla kalkar ve kararında durduğunu ifade ederse, Kazancı Dede"nin huzuruna götürülür, geldiği elbisesiyle on sekiz gün “Ayakçılık” hizmetinde bulunur. Bu hizmette, canlara lazım olan şeyleri getirir götürür. Bir müddet sonra Aşçı Dede"nin emriyle bir arakiye, matbah tennuresi ve elif-i nemed verilir. Bu şekilde geldiği elbiseyi çıkarıp, dervîş elbisesini giymiş olur ki, artık çileye soyunmuş bir dervîştir.

Bu sûrette çileye soyunan sâlik Kazancı Dede"ye teslim edilir. O da nevniyâza yapması gereken hizmetleri gösterir. Yukarıda da ifade edildiği gibi dervîş, önce ayakçılık hizmetini görür, bu esnada sema çıkarır ve zamanı gelince “Pazarcı” olur. Pazarcının vazifesi tekkenin ihtiyaçlarını kendisine gösterilen dükkânlardan almak, verilen görevin dışına çıkmadan, gittiği yerlerde oyalanmadan, vazifesini ifa edip hemen tekkeye dönmektir.

Pazarcı bu hizmeti gereği gibi yerine getirdikten sonra, yine Kazancı ve Aşçı dedelerin tensipleriyle, 1001 günlük çilesi müddetince yerine getirmesi gereken dergâhtaki on sekiz görevden şunları yapmaya vazifelendirilir. Sofrayı kurup kaldırma vazifesiyle “Somatçı”, canlara ve dergâha gelip gidenlere kahve yapma vazifesiyle “İçeri Meydancısı”, dergâhın kandillerini temizlemek ve yakmak vazifesiyle “İçeri Kandilcisi”, dedelerin ve matbahın kahvesini dövüp hazırlama vazifesiyle “Tahmisci”, canların yataklarını yapıp kaldırma vazifesiyle “Yatakçı”, dışarıdaki kandilleri uyandırmak (yakmak) vazifesiyle “Dışarı Kandilcisi”, bahçeyi ve etrafı süpürmek, temiz tutmak vazifesiyle “Süpürgeci”, matbahın şamdanlarına bakmak hizmetiyle “Çerağcı”, matbahtaki kapların, kalaylanması ve temiz tutulması nezareti hizmetiyle “Dolapçı”, bulaşıkları yıkamak ve yıkatmak hizmetiyle “Bulaşıkçı”, dergâhta luzum ettikçe şerbet hazırlama vazifesiyle “Şerbetçi”, tuvalet, şadırvan ve muslukların temizlenmesi vazifesiyle “Âbrizci”, dedelerin ve canların elbiselerini yıkamak ve yıkatmak vazifesiyle “Çamaşırcı”, hücrede bulunan dervîşlere Tarikatçi veyahut Aşçı dedelerin emirlerini bildirmek vazifesiyle “Dışarı Meydancısı”, matbaha yeni giren canlara yol göstermek ve onları yetiştirmek hizmetiyle “Halife Dede”, canların inzibatına bakarak onlara nasihat ve rehberlik vazifesiyle “Kazancı Dede”.

Ebced hesabıya “Rızâ” kelimesine denk gelen 1001 günlük çile hizmetini bu vazifelerle tamamlayan dervîş, Mevlevîlere has bir merasimle “Dede” unvanı alarak “hücrenişîn” olur ve kendisine dergâhta bir hücre tahsis edilir. Dilerse tekkede oturur, dilerse başka bir tekkeye gider. Bu tarz yetişen Mevlevî dedeleri arasından, tekkeden çıkıp bir işle meşgul olup evlenenler olduğu gibi, tekkede kalıp kabiliyetine göre dervîşlere ve muhiblere Mesnevî okumak, musiki dersleri vermek veya ayin meşkettirmek gibi hususlarda rehberlik edenlerde olur.

Yukarıda sıralanan tekkedeki on sekiz vazifeyi 1001 günlük çile müddetince yerine getirmeye çalışan dervîş, bir sabır ve rıza adamı olarak, kendisinden önce başkalarına hizmet etmeyi ibadet ve hayatının gayesi görür ve nefsini zaaf ve çıkarlarının esiri yapan benlik duygusundan arındırmaya gayret eder. İsm-i Celâl zikri, ezkâr ve evrâdını aksatmadan yerine getirerek manen de terakkisine devam eder ki bu terakki hayatı boyunca sürecektir. Meşhur Mevlevîlerden İsmâil Ankaravî (ö. 1631) Minhâcu"l-Fukara isimli eserinde bu manevi terakkinin mertebelerini ayrıntılı olarak izah etmiştir.

Mevlevî dergâhları ilk bakışta sadece dînî nitelikte merkezler, bir âyin ve ibadet mekanları gibi görünse de gerçekte; musiki, sema ve dergâh hizmetlerini birer vasıta kılarak bir sanat ve eğitim merkezi, bir moral sisteminin uygulama mekanı ve kendisine has özellikleriyle bir akademi niteliğindedir.

Bu dergâhlarda her şey en ince ayrıntılarına kadar belirli kurallara bağlıdır. Hiç kimsenin bu kuralları bozma ve kuralların dışına çıkma yetkisi yoktur. Görünmeyen bir otorite dergâhın bütün havasına sinmiştir. Sofrada kaşığın nasıl tutulacağından, suyun nasıl içileceğine, tennûrenin nasıl giyileceğinden, selamlaşma, emir alma, pabuç çıkarma, oturma, kalkmaya kadar, kısaca günlük hayatın bütün davranışları bu kuralların ışığı altında düzenlenir. Dergâhta terbiye gören dervîş, eğitiminin sonunda, Mevlevî üslûbunun topluma sunmaya çalıştığı insan tipinin özelliklerini ve mesajlarını taşır.

Bu insan her şeyden önce, toplum düzenine ve başka insanlara son derece saygılı, daima muhatabının nefsine tercih ederek, kendisini arka planda tutmasını bilen bir kişidir. Konuşması, yürüyüşü, hareketleri, gülüşü, yemek yiyişi ölçülüdür. Bu gün dilimizde eskisi kadar kullanılmayan ve daha çok Mevlânâ soyundan gelen zevâta unvan olan “Çelebi Efendi” terimi, Mevlevî terbiyesinden geçmiş bütün dervîşlerin bu sıfatı resmen kullanamasalar bile davranışlarına sıfat olmuştur.

Mevlevîlerin aldıkları manevî eğitim ve hayatları boyunca tabi olacakları Mevlevîlik yolu, davranışlarına aksettirdiği güzellikler kadar, günlük konuşmalarına da bir takım zarafet ve nezaket kelimeleri yerleştirmiştir. Agâh olmak, aşk-ı niyâz etmek, ganîsi olmak, gönül etmek, sır olmak, hak vere gibi kelimeler Mevlevî zarafetini yansıtan kelimelerden bazılarıdır. Yine onların dilinde, yakmak, söndürmek, kapatmak, gömmek gibi olumsuzluk ifade eden kelimelere yer yoktur. Onlar, ışığı yakmak yerine ışığı uyandırmak, ateşi söndürmek yerine ateşi dinlendirmek, gömmek yerine sırlamak, kapatmak yerine sır etmek demeyi daha zarif bulmuşlardır.

Her Mevlevî olayları daima hayra yormağa, hayır söylemeye ve hayır üzerinde olmaya adeta kendini mecbur tutar. Onlara göre, bütün yaratılmışların sorumluluğunu üzerinde taşıyan insan, hadiselere olumlu yaklaşırsa olumlu sonuçlar alır. Bu Hz. Peygamberin; “Ya hayır söyle, ya sus” hadisinin hayata geçirilmesidir. Bu sebeple Mevlevîlerin dilinde; “düşeceksin, hasta olacaksın, kaybedeceksin, pişman olacaksın” olumsuz ifadelerinin yerini “düşmeyesin, hasta olmayasın, kaybetmeyesin, pişman olmayasın” gibi olumlu ifadeler almıştır.

Mevlevîlerin davranışlarında ve lisanlarında ortaya çıkan bu incelik ve zarafet aynı zamanda, her Mevlevî"nin yine ruh inceliği sadedinde, şiir, hat, musiki, tezhip, minyatür, oymacılık, nakkaşlık, çiçekçilik, camcılık gibi bir meşgalesinin olmasını da mecbur kılmıştır. Osmanlı musiki, sanat ve edebiyatı üzerine yapılan araştırmalar bu neticeyi açıkça ortaya koymaktadır.

Mevlevî dergâhlarındaki eğitim yönteminin temel hedefi, her yönüyle huzurlu, kendi iç dünyasında barışı ve sükuneti temin etmiş ve bunu topluma yansıtabilme kabiliyeti kazanmış model insanlar yetiştirmektir. Bu da ancak sağlıklı bir beden, sakin bir ruh yapısı, sağlam bir sinir sistemiyle mümkündür. Bunu Mevlevîliğin ilim ve amele dayalı manevî eğitim sistemi ortaya koymuştur. Bu sistemin el kitabı Mevlânâ"nın en önemli eseri Mesnevî, arınma ve kendini bulma vasıtası da musiki ve semadır.

Dinle sözümü sâna direm özge edâdır

Dervîş olana lazım olan aşk-ı Hudâdır

Aşıkın nesi var ise mâşuka fedadır

Sema safâ cana şifa ruha gıdadır.

Bütün bu manevi eğitim gayretleri neticesinde varılacak noktayı Eflaki, Menâkıbu"l-Arifin adlı eserinde Mevlânâ"dan canlı bir anekdotla şöyle aktarıyor:

“Bir gün Mevlânâ hazretleri hamama gitmişti. Hamamın ortasında bağdaş kurup oturmuş, manalar saçıyordu. Arkadaşlar da heyecan saçıyordu. Birden bire ayağa kalktı ve; “Aramızda Mevlevî kimdir?” diye üç defa bağırdı. Bütün müridler susup hiçbir şey söylemediler. Mevlânâ; “Eğer bu hamama bir yabancı gelse ve hamamın soyunma yerinde müridlerin elbiselerini görse, derhal Mevlâna"nın dostlarının burada olduğunu anlar. Şimdi elbise ve sarıklarınız sizlerin muarrifleriniz (tarif eden yani sizlerin Mevlevi olduğunuzu gösteren) oluyor da sizler niçin ruhlar ve elbiselerinizin muarrifleri olmuyorsunuz? Sizin içlerinizin de ilâhî marifet ve hakikatle süslenmiş olması lazımdır. Çünkü “Allah sizin sûretlerinize bakmaz, kalbinize bakar” buyurulmuştur. Bu itibarla her bakımdan manevî bir Mevlevî olunuz buyurdu.”

Mevlânâ burada, Mevlevî"nin imanı ile ameli, inançları ile davranışları, şekli ile ruhu arasında tutarlılık olması gerektiğine işaret etmektedir ki, bir insanın bu uyumu ve tutarlı formasyonu kazanabilmesi için belirli bir eğitimden geçmesi gerekmektedir. Bu eğitimin mekanları Mevlânâ"dan sonra Mevlevi dergahları olmuştur.

 

* Bu Yazı KEŞKÜL DERGİSİ'nin 5.Sayısında yayınlanmıştır.

El-Hac Eş-Şeyh Aşkı Muzaffer Ozak

 
 
 
13:13

Muzaffer Ozak Efendi Abd Tv Sohbeti-(Tasavvufu Anlatıyor)

Muzaffer Ozak Efendi Abd de katıldığı bir tv programında tasavvufu anlatıyor
 
 
 

Muzaffer Hoca, gençlik yıllarında Ayasofya Camiinde tefsir dersleri alırken çok güzel bir rüya görür. Peygamberimiz, Hz. Ali’nin tuttuğu bir devenin üzerindedir. Hz. Ali’nin diğer elinde ise meşhur kılıcı Zülfikar bulunmaktadır. Efendimiz ona sorar:

-Müslüman mısın?

-Evet.

-İslam için başını verir misin?

Muzaffer Efendi yine “evet” cevabını verir. Peygamberimiz başını kesmesi için Hz. Ali’ye talimat verir. Allah’ın Aslanı da, başını gövdesinden ayırır. Hazret korku içinde uyanır. Rüyayı Kur’an-ı Kerim hocasına anlatır. Hocası bu son derece önemli rüyayı yorumlar ve der ki: “Sen Hz. Ali efendimizin yoluna gireceksin ve bir tarikatın şeyhi olacaksın!”
Gönül insanı ve aşk timsali Muzaffer Efendi’yi neseb itibariyle tanımak gerekirse; O 1916 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Hacı Mehmet Nuri Efendi, annesi ise Ayşe Hanımdır.
Karagümrük’teki Cerrahî tekkesinin bitişiğinde bulunan bir evde dünyaya gelen Muzaffer Ozak’ın babası âlim bir kimseydi. 2. Abdülhamit devrinde huzur hocalığı yapmıştı.
Annesi Ayşe Hanım ise, Halvetî şeyhi Seyyid Hüseyin Efendinin büyük torunudur. Anne tarafından Evlad-ı Rasul’e bağlı olan Efendi hazretleri, altı aylıkken babasını kaybetti. Büyük abisinin de şehid düşmesi neticesinde aile fakir ve çaresiz bir hale düştü.

Beş altı yaşlarındayken babasının arkadaşı Seyyid Şeyh Abdurrahman Efendi’nin himayesine girerek Şeyh efendiden Kur’an dersleri aldı. Ortaokul yıllarında Abdurrahman Efendi’nin vefatı kendisini hayli sarsar. Kur’an eğitimini Fatih Camii Başimamı Mehmet Rasim Efendinin talebesi olarak tamamladı.
Hüsnü Efendi’den sekiz yıl fıkıh ve hadis dersleri aldı. Konumları gereği hem çalışıp hem okuyan Muzaffer Efendi müezzinlik ehliyetini aldıktan sonra Ali Yazıcı Camiinde göreve başladı. Muhtelif camilerde görev yaptıktan sonra Beyazıd Camii’ne tayin edildi. Değişik hocalardan ilahî ve meşk dersleri aldı. Hocası tarafından çok sevdiği Gülsüm Hanım’la evlenirler. Vezneciler Camii’ne imam olarak atanan Muzaffer Hoca bilahare yaklaşık 23 yıl Süleymaniye Camiinde fahri imamlık görevinde bulunur.

Askerliği yapmadan önce, Güzel Sanatlar Akademisi’nin ünlü hocalarından hat ve tezhip dersleri aldı yazmalar hakkında geniş bilgi sahibi oldu. Yirmi yıl süren birinci evliliğinden hiç çocuğu olmadı. İkinci evliliğinden bir kız bir de erkek evladı dünyaya geldi.

Ortadoğu ülkelerinin bir çoğuna defalarca gidip-gelen ve bu arada çok değişik zevatla tanışıp hayli istifade eden Muzaffer Ozak, en ziyade ilk şeyhi Sami Saruhaniyyül Uşşakî’den faydalanır. Nevşehirli Hacı Hayrullah ve Atıf Hoca’dan tefsir dersleri aldı. Bütün bu hocalardan aldığı bilgilerle İstanbul’da tam kırk iki camide otuz yıl vaaz etti.

MUZAFFER EFENDİ AVRUPA’DA

Hiç şüphesiz Muzaffer Ozak Hoca’nın en büyük özelliklerinden biri de dünyanın muhtelif ülkelerinde göze ve kulağa hoş gelen zikir meclisleri oluşturması.
Almanya Berlin’deki opera binasında yaptığı zikir meclisi, kendilerinin dışında bütün izleyicilerin de tevhid getirmesine sebep olur. Devran için ayağa kalktığında salondaki gayr-i müslimler de aynı şekilde hareket edip zikre katıldılar.
Kendisine: “Siz müslüman olduğunuz halde hiçbir fark gözetmeksizin hıristiyanları da meclisinize kabul ediyor, onların da zikretmelerine izin veriyorsunuz. Bunun sebebi ve hikmetini açıklar mısınız?” sorusuna şu karşılığı verdi:
-Ben fakir bir müslüman ve bir şeyhim. Allah diyen herkesi meclisime kabul eder; Allah derim ve Allah dedirtirim!”
Bir çok gazete ve TV bu zikir ziyafetinden övgüyle bahsetmiştir. İstanbul’da çıkan Dünya gazetesi de Paris muhabirine dayanarak “Dervişlerimiz Avrupalıları büyüledi” başlığıyla okuyucularına duyurdu.

Türk Tasavvuf ve Tekke musikisinin göz kamaştıran ritmiyle ve ahengiyle Avrupalıları kendinden geçiren Hacı Muzaffer Efendi, dervişleriyle birlikte Fransa’dan New York’a gitti. Orada yaptığı zikirlerden sonra Amerikalıları kendilerine hayran bıraktılar.

Bilahare New York radyosunda bir programa konuk olarak çağrılır. Önce ezan daha sonra da Kur’an ve akabinden manasını vererek sürdürdüğü programını o kadar insan dinlemiş ki, özellikle Kanada ve ABD’nin diğer eyaletlerinden bir sürü insan Hoca Efendiyi görmeye gelmişler. Bu olayı kendisi şöyle anlatıyor: “Gözyaşlarımı tutamadım ve ağlamaya başladım. Nasıl ağlamasa idim ki, milyonlarca Amerikalı, radyoları başında bizi dinliyorlar ve tevhid etmemizi bekliyorlardı. Tevhid etmeye başladım ve benimle birlikte bütün Amerikalı aşıklar da tevhide iştirak ettiler...”

Müridinin epeycesi Batıdan olan Hoca Efendi bir çok kimsenin ulaşamadığı kişilere el uzatmıştır.

SAHAFLAR ŞEYHİ MUZAFFER HOCA
Beyazıd Camiinin yanındaki sahaflar çarşısındaki kitap dükkanında bulunduğu sürece, birçok kimseyi etkileyen Muzaffer Ozak; bir gün dükkana gelen bir çocuk için ayağa kalkıyor, sevgiyle birlikte saygı da gösteriyor. Etrafındakilerin şaşkın bakışlarını görünce şunları söylüyor:

“Bu çocuk Osmanlı hanedanına mensuptur. Nasıl saygı göstermeyelim ki, bizler onların sayesinde bu topraklarda oturuyoruz.”

Bir akşam üstü de dükkana bir hanımefendi geliyor. “Sizde padişah fermanı var mı?” diye soruyor. Muzaffer Hoca birkaç ferman gösteriyor. Hanım fiyatını sorunca o zamanın parasıyla yüz lira diyor. Kadın, “Şimdi yanımda bu kadar para yok.” Cevabını verdikten sonra çıkıp gidiyor. Tam o sırada biri gelip, “Tanıdınız mı, bu bayan Neslişah Sultan’dı” şeklinde konuşuyor.

Neslişah Sultan birkaç gün sonra gelip parasını vererek fermanları almak ister. Muzaffer Hoca: “Aman efendim! Bunlar sizin dedelerinizin... ne diye para alalım” diyerek para almak istemez. Fakat Neslişah Sultan, indirimi dahi kabul etmeyerek, ilk defada söylenen yüz lirayı ödeyerek fermanları alır ve gidir.

Kendisini bizzat ziyaret edip duasını aldığımdan kendimi bahtiyar hissediyorum. İlk gördüğümde şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Fakat sohbetini dinledikçe merakım arttı. “Aşk Yolu Vuslat Tariki” isimli eserini armağan ederek başımı okşadı. İlim muhibbi genç bir talebe için bu ne güzel bahtiyarlık.
Cesur, hareketli ve atak bir müslümandı. Bunun en bariz örneği, Türkiye’nin mümtaz şahsiyeti Ali Fuat Başgil vefat ettiğinde hiçbir müslüman cenazesini taşımaya cesaret edemiyor. Polis ve jandarma alıp tenha bir yere defnetmeyi tasarlıyorlar. Muzaffer Hoca müridanıyla birlikte, tekbir ve tehlillerle cenazeyi alıp götürmüşler. Kemal-i edeple defnetmişler.

Hacı Muzaffer Efendi 13 Şubat 1985 tarihinde hakka yürüdü. Cenazesini yıkama görevini Kâdirî şeyhi Nazmi Geylan Baba yerine getirdi. Namazını Gönenli Mehmet Efendi Hazretleri kıldırdı. Mübarek nâşını oğlu Cüneyt kabre indirdi. Mezarı Karagümrük’teki Nureddin Cerrahî Türbesindedir.(1)
Allah rahmet eylesin.

1-a) Ayaklı kütüphaneler: Dursun GÜRLEK, Kubbealtı Neşriyat, Ekim 2003 İst.
b) İz Bırakanlar: Vehbi Vakkasoğlu: Cihan Yayınları 1987 İst.

Eserleri
Envaru'l Kulub(3 cilt)
Irsad(3 cilt)
Ziynetu'l-Kulub
Gulzar-i Arifan
Ask Yolu Vuslat Tariki
Ask yoludur Hak dost bizim yolumuz,
Ask yolunda asiklara ar olmaz!
Cerrahiyyul Halvetidir kolumuz,
Dervislere Hakdan gayri yar olmaz!

Pir elinden ask badesi icmisiz,
Dost cemalin gorup serden gecmisiz,
Met-u hayran ask iline gocmusuz,
Fani cihan mulku bize dar olmaz!

Talib-i ask nerde ise kosariz,
Vuslat icin deniz derya asariz,
Ehl-i aska kavusunca cosariz,
Ask yolunda bundan buyuk kar olmaz!

ASKI tutmus ask yolunu gidersin,
Canan icin canin feda edersin,
Can olmadan sen canani nidersin?
Hak'da fani olmayanlar var olmaz!

YOK OLMANIN DAYANILMAZ HÜZNÜ VE SAHAFLAR ÇARŞISI...
Beyazıt'ın tam orta yerindedir tarihi Sahaf-,1ar Çarşısı. Beyazıt Meydanı'ndaki koca baba çınara selam durularak girilir çarşının avlusuna. 'Diğerleri nerede?' diye sorar gibiydi çınar baba. Besbelli, o da memnun değildi Sahaflar Çarşısı'nın şu anki halinden, sorsanız o da "sahaflık bitti diyecekti" sanki... Sahaflığın, eski değerini kaybettiğini, ha söyledi ha söyleyecekti!..

Evet, çınara selam ederek Sahaflar Çarşısı'nın avlusuna girdik. Sahaflara genel durumu sorduk, onlar da memnun değillerdi. Sahaflığın yok olmaya yüz tuttuğu gerçeğiyle hemfikirdiler. Yok olmanın dayanılmaz hüznüydü yüzlerindeki ifade... Çarşı insanının bir kısmı kendini sahaf olarak dahi görmüyordu artık. "Ben buraya sahaflığın son dönemlerinde geldim. Çarşıda, sahaflık usta çırak ilişkisi gibiydi. Ben çıraklık dönemimi bitirmeden sahaflık bitti" diyordu.

Merak ettim ve oturdum bu çırağın yanına... Öyle çırak dememe bakmayın, otuz yılını devirmiş bu sahaflar çarşısında. Otuz yıllık bir çırak yani. Hayrullah Uras hâlâ neden çırak olduğunu şöyle açıklıyor: "Bu çarşıya 1977 yılında geldim. Kendimi olabildiğince çok geliştirmeye çalıştım. İlkin dükkândaki raflarda bulunan kitapların içeriğini ve yerlerini öğrenmeye başladım. Bununla yerinmedim. Yanımızdaki dükkânların raflarındaki kitaplar hakkında da bilgi edendim. Hani biri gelip sorarsa onlara yardımcı olayım, yönlendirebileyim diye... Ben hâlâ bir çırağım. Çünkü belli bir branşım yok. Gerçek sahaflar kendi branşlarının uzmanıydılar." Aklına gelen isimlerden bir kaçını da söylüyor hemen. "Örneğin İsmail Akçay vardı. Müzik ile ilgili kitaplar konusunda inanılmaz bilgiliydi. Ekrem Karadeniz deseniz yine öyleydi. İbrahim Manav ve Muzaffer Ozak onlar da çok değerli insanlardı. Osmanlıca ve Arapça yazma (elyazması kitaplar) üzerine çok bilgililerdi." diye anlatıyordu Hayrullah Uras.

"Gerçek sahaflık kalmadı artık. Sahaflara gelen kitaplar, değerli ender bulunan kitaplardı aslında. Bu iş eskisi gibi tam anlamıyla yapılmıyor artık. Dükkânımda birkaç eser var öyle" deyince birlikte dükkândan içeri giriyoruz. Rafların birinden çıkarıyor kitabı. "Bu kitap 'İbn-i Haldun'un Mukaddimesi' değerli bir kitaptır." Merakla kitabı inceliyorum. Başka bir duygu bu, bir kitaba bakmakla aynı şey değil. Ardından bir kitap daha getiriyor. Bir Kuran'ı Kerim, "Bu da Hafız Osman'ın elyazmasıdır, ama orijinali değil. Orijinalini fotoğrafla çekmişler ve onu öylece çoğaltmışlar. Orijinaline paha biçilmez zaten." diyor.

-Peki sahaflık nasıl yok oldu?
"İnsanlar artık eskisi gibi bu kitaplara değer vermiyor. Etrafımızda bunun gibi nadide kitaplara değer veren kaç kişi kalmıştır? Çok çoook az. Mekânıma otuz yıldır gelen müşterilerim var ve hâlâ geliyorlar. Eskinin müşterisi daha kaliteliydi. Belli konularda kitaplar olurdu hiç rafa koymazdık bile. O kitabın alıcısının kim olduğunu bilirdik ve o gelince ona hemen verirdik. Şimdikiler ise, 'Bu kitap ne kadar? Şu kadar olur mu? Korsanı yok mu?' gibi sorular soruyor. Nerede o eski kitapseverler... " Sahaflar Çarşısı'nın eski sahaflarını anlatmaya devam ediyor: Eliyle kendi dükkânından 3-5 dükkân ötede, Ergin Kitapevi'ni işaret ediyor. "Muzaffer Ozak'ın dükkânıydı. O da vefat edince oğlu devam ettiriyor dükkânı." Sohbetimizin ardından oraya doğru yöneliyorum.

Şirin bir yer Ergin Kitapevi. İçeride Muzaffer Ozak'ın oğlu Muhammed Cüneyt Ozak karşılıyor beni. Onunla başlıyoruz konuşmaya: "Eski ahenk yok artık." Kendisini sahaf olarak da görmüyor Ozak, "Biz kitapçıyız. Sırf babama saygımdan açık tutuyorum burayı. Sahaf değilim yani." diye ifade ediyor kendini.

Ozak, babasının yaptıklarıyla büyük gurur duyuyor. Kitap yardımlarını anlatıyor kısaca: "Babam birçok yere değerli kitaplar armağan etmişti. Topkapı Sarayı'na, İstanbul Üniversitesi'ne ve daha başka birçok yere. Hatta İstanbul Üniversite-si'nde Muzaffer Ozak Kütüphanesi adına bir kitap köşesi bile oluşturmuşlar." Gösterdiği sıcak ve samimi ilgiden sonra İbrahim Derbeder ile tanıştırıyor beni.

Derbeder, kitaplara olan sevgisini daha konuşmanın başında anlatıyor. "Ben bu işi yıllardır yapıyorum. Seviyorum, zaten sevmezsen yapamazsın." Bulundurduğu kitapları için şöyle diyor. "Kitaplarımla konuşurum. Arkadaş gibiyiz biz onlarla. Bir bütünleşme var aramızda. Ne ben on-Iarsız, ne de onlar bensiz olur."

1960'h yılların sonlarında, Türkiye'de gençlik hareketlerinin olduğu sıcak dönemler. Derbeder ve bir arkadaşı Balıkesir'in bir köyüne bir elyazması kitap için gitmişler. Kalaycı Ali'yi arıyorlar-mış kitabı alabilmek için... Köye vardıklarında, o araçta parkasıyla oturmaktaymış. Arkadaşı köylüye Kalaycı Ali'nin yerini sormak için inmiş. Köylü dikkatini Derbeder'e veriyormuş devamlı. Arkadaşı Kalaycı Ali'nin diğer köyde olduğunu öğrenmiş ve yola koyulmuşlar. İbrahim Derbeder arkadaşına köylünün garip tavrını sormuş. "Seni Deniz Gezmiş sanmışlar, az daha vuracaklardı bizi." deyince Derbeder'i bir korku sarmış. Kalaycı Ali'yi bulduklarında akşam olmuş, hava kararmış. Issız bir yerde, Kalaycı Ali ve arkadaşları otu-ruyorlarmış. Burada da dikkatler İbrahim Derbe-der'in üzerindeymiş. Yanında yüklü miktarda para varmış, bir de köylünün tavrı... Bundan dolayı iyice korkmuş. Kolaycı Ali'ye neden geldiklerini anlatmışlar. O da hemen elyazmasını getirmiş. Aracın farı önünde bakmışlar esere, değersizmiş. Ama orada, o psikolojiyle yine de iyi bir para verip almışlar eseri. Bu hikâyeyi anlattıktan sonra tebessüm ediyor ve devam ediyoruz sohbete. Geçmişteki müşterileriyle aralarındaki ilişkiden söz ediyor. "Hoca talebe gibiydik biz. Bilgi alışverişimiz olurdu devamlı. Önceleri çok iyi iş yapardık. Üniversite öğrencileri gelirdi. Burayı onlar ayakta tutardı ama artık onlar da pek okumuyorlar. O yüzden bizim işler de kötü."

İbrahim Derbeder, sahaflara olan ilgisizliği, ezberci eğitime bağlıyor. "Ezberci eğitimde öğrenci araştırmaz, yorum yapmaz, bu yüzden fazla okumaz." diyor. Bu duruma üzüldüğünü ifade ediyor. Okumayan, sorgulamayan, yorum yapmayan bir gençliğin, ülkesini aydınlatamayacağını düşünüyor.

Yazımızı İbrahim Derbeder'in cümlesiyle bitirmek istiyorum. "Burada, 41 dükkân var. Burası 365 gün boyunca, açık hava sergisi gibi. Buraya gelin ve gezinin biraz. İlginizi çekecek bir kitap illa ki vardır."
Hey, karşıya nasıl gecerim?”
Güzel aşık cevrimizi. Çekemezsin demedim mi. Bu bir rıza lokmasıdır. Yiyemezsin demedim mi
... Sende Nemrut'luk var, ateşe atılma, atılacaksan önce İbrahim ol! ......

BU DERYANIN ORTASINDA MUAZZAM BİR SEFİNE-İ NECAT VARDIR..KAPTANI HZ.MUHAMMED'DİR...

İMANDA ÜMİT, İMANSIZLIKTA ÜMİTSİZLİK VARDIR...

GAM ADAMA NERDEN GELİR?

YEİS (ÜMİTSİZLİK) ADAMA NERDEN GELİR İMANSIZLIKTAN.TEK CÜMLE..

GÖNLÜNÜ BİR YERE BAĞLAMAMAKTAN..

ÇOOK BOCALAR İNSAN . O KESKİN ZEKANLA KUVVETLİ AKLINLA SEN BU KESAFET DENİZİNDE YÜZERİMDE KENARA ÇIKARIM DERSEN ÇOOOK ZAHMET ÇEKERSİN...

HİÇ KİMSE YOKTUR ÇIKAN...

HER VAKİT SÖYLEDİĞİM GİBİ İNSANLARIN DOĞUMU DALGASIZ DENİZDEN DALGALI DENİZE DÜŞMEYE DENİR..AMİYANE TABİRLE HERKESİN ANLAYACAĞI BİR VAZİYETTE İFADE EDİLMEK İSTENİRSE ..

DOĞMAK NE DEMEK ?

DALGASIZ DENİZDEN DALGALI DENİZE DÜŞMEK...

BURADA İKİ TANE DALGA VARDIR

BİRİNE CEMAL BİRİNE CELAL DERLER

ALLAHIN SIFATLARIDIR BUNLAR...

BİRİ BATIRIR BİRİ ÇIKARIR BİRİ BATIRIR BİRİ ÇIKARIR..

EĞER SEN KENDİ KULAÇLARIMLA ŞÖYLE YÜZERİMDE BİR KENARA ÇIKARIM DERSEN ! YOK !

YA BU DERYANIN ORTASINDA MUAZZAM BİR SEFİNE-İ NECAT VARDIR...

KAPTANI HZ.MUHAMMED'DİR..

ÜCRETSİZ KÜLFETSİZ MİNNETSİZ ÖYLE İLTİMAS FİLANCIYI FİLAN YERE KOY ÖYLE ŞEY YOK!

ÜCRET YOK!

KÜLFET YOK!

MİNNET YOK!

DAHA NE ARARSIN ?

TEVEKKÜL VE İHLAS BİATI BU!

HABERİN OLMADAN SAHİLE ÇIKARSIN...

YOK BEN KENDİM YÜZÜP ÇIKICAM, BUYRUN !!!

 

BUNUN KENARINA YA İNSANLAR ŞİŞER ÇIKAR VE YAHUT TABİİ HALİYLE ÇIKAR..

SAHA-İ İNKARDA OLANLAR BURDA BOĞULUR ŞİŞER YİNE ORDA KENARA ÇIKAR..FAKAT ÖLÜ ÇIKAR!ÖTEKİ DİPDİRİ ÇIKAR..

HABERİ OLMADAN ÇIKAR..YORGUNLUKSUZ ÇIKAR..

HUZUR İLE YAŞAR...

 

26.07.1959/296 No'lu konferans

Muhammed Şemseddin Yeşil Hz.

 

 

 

TACİRİN HİKAYESİ


Bir tacirin bir dudusu vardı, kafeste hapsedilmiş, güzel bir duduydu. Tacir, Hindistan’a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. Kerem ve ihsan dolayısıyla, kölelerinin, cariyeciklerinin her birine “Çabuk söyle, sana Hindistan’dan ne getireyim?” dedi. Her birisi ondan bir şey diledi. O iyi adam hepsine, istediklerini getireceğini vad etti. Duduya da “Sen ne armağan istersin, sana Hindistan elinden ne getireyim?” dedi. Dudu dedi ki: “Oradaki duduları görünce benim halimi anlat. Dedi ki: Sizin müştakınız olan filan dudu, Tanrı’nın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Size selam söyledi, yardım istedi; sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi.
Dedi ki: Reva mıdır ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim. Sıkı bir hapis içinde olayım da siz gah yeşilliklerde, gah ağaçlarda zevk ve sefa edesiniz. Dostların vefası böyle mi olur? Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde. Ey Ulular! Bir seher çağı şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın!

Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. Hele anan ve anılanın biri Leyla, öbürü Mecnun olursa. Ey güzel endamlı sevgilinin mahremleri! Kendi kanımla doldurduğum peymaneleri içmem reva mı? Sevgili! Bana da bir nasip vermek istersen beni anarak bir kadeh iç! İçerken bu yerlere serilmiş düşkün aşığı yad ederek toprağa bir yudum şarap dök! Şaşılacak şey! Nerde o ahit, nerde o yemin? Oşeker gibi dudağın verdiği vaadler hani? Bu kulun ayrı düşmesi, fena kulluktansa... kötüye kötülükle mukabele edersen aramızda ne fark kalır?

Fakat hiddetle, şiddetle senden gelen kötülük, sema’dan, çengin namelerinden daha zevkli, daha neşeli. Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli dilber! Ateşin bu... acaba nurun nasıl? matem, bu olunca düğünün nice? Cevrinde öyle tatlılıklar var ki...malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz. Hem inlerim, hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım.

Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki ben bu iki zıdda da gönül vermişim. Tanrı hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam bu sebepten bülbül gibi feryat ederim. Bu ne şaşılacak şey bülbüldür ki ağzını açınca dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar, ikisini de bir görür! Bu bülbül değil ateş canavarı! Onun aşkıyla bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmekte! Güle aşık, halbuki esasen kendisi gül, kendisine aşık, kendi aşkını aramakta!”

Can dudusunun hikayesi de bu çeşittir. Fakat nerede kuşlara mahrem olan kişi? Nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki onun içine Süleyman, askeriyle ordu kurmuş olsun! Şükür yahut şikayetle feryat edince yere, göğe zelzeleler düşsün! Her demde ona Tanrı’dan yüz mektup, yüz haberci erişsin; o bir kere “Ya Rabbi” deyince Hak’tan altmış kere “Lebbeyk” sesi gelsin! Hatası, Tanrı indinde ibadetten daha iyi olsun; küfrüne nispetle bütün halkın imanı değersiz kalsın! Öyle kişiye her nefeste hususi miraç vardır. Tanrı, onun tacının üstüne yüzlerce hususi taç koyar. Cismi topraktadır, Canı Lamekan Aleminde, O Lamekan Alemi, saliklerin vehimlerinden üstündür. (vehimlere sığmaz.) O Lamekan Alemi, vehmine gelen bir alem olmadığı gibi hayaline de doğmaz.(ne idrak edebilirsin, ne tahayyül!) Cennetteki ırmak, nasıl cennettekilerin hükmüne tabi ise mekan alemiyle Lamekan Alemi de, o alemin hükmüne tabidir. Bu ilahi akıl kuşlarına ait olan bahsi kısa kes, bu sözden yüzünü çevir, sukut et! Doğrusunu, Tanrı daha iyi bilir. Dostlar biz yine kuş, tacir ve Hindistan hikayesine dönelim: Tacir, Hindistan’daki dudulara, dudusundan selam götürmeyi kabul etti.

Hindistan uçlarına varınca kırda birkaç dudu gördü. Atını durdurup seslendi, dudunun selamını ve kendisine emanet ettiği sözleri söyledi. O dudulardan birisi, bir hayli titredi ve düşüp öldü, nefesi kesildi.
Tacir, bu haberi verdiğinden dolayı pişman oldu, dedi ki: “Bir cana kıydım, Bu dudu, olsa olsa o duducağızın akrabası olacak, galiba bunların cisimleri iki, canları bir. Bu işi neye yaptım, o haberi neye verdim? Bu münasebetsiz sözle biçareyi yaktım, yandırdım.” Bu dil, çakmak taşıyla çakmak demiri gibidir.

Dilden çıkan da ateşe benzer. Manasız yere gah hikaye yoluyla, gah laf olsun diye çakmak taşıyla demirini birbirine vurma! Zira ortalık karanlıktır, her tarafta pamuk dolu. Pamuk arasında kıvılcım nasıl durur? Zalim onlardır ki gözlerini kapamışlar, söyledikleri sözlerle bütün alemi yakmışlardır.
Bir söz, bir alemi yıkar, ölmüş tilkileri aslan eder. Canlar aslen İsa nefeslidir; bir anda yara, bir anda merhem olurlar. Canlardan perde kalkaydı; her canın sözü, Mesih'i’ sözü gibi tesir ederdi. Şeker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma , bu helvayı yeme! Feraset sahiplerinin iştahları sabradır, onlar sabretmek isterler. Helva ise, çocukların istediği şeydir.

Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır! “Ey gafil! Sen nefis ehlisin, toprak içinde kan yiyedur! Fakat gönüle sahip olan kişi , zehir bile yese o zehir bal olur.” Gönüle sahip olan kişi, apaçık öldürücü bir zehir bile yese ona ziyan gelmez. Çünkü o, sıhhat bulmuş, perhizden kurtulmuştur. Fakat zavallı talip (kemale ermemiş salik), henüz hararet içindedir.

Peygamber buyurdu ki:”Ey cüretli talip! Sakın hiçbir matlup ile mücadele etme!” Sende Nemrut’luk var, ateşe atılma, atılacaksan önce İbrahim ol! Madem ki sen ne yüzgeçsin, ne de denizci... aklına uyup kendini denize atma! Yüzgeç ve denizci, denizden inci çıkarır, ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder. Kamil, toprağı tutsa altın olur; nakıs, altını ele alsa toz toprak kesilir. O gerçek er, Tanrı’ya makbul olmuştur, bütün işlerde onun eli Tanrı elidir.
Nakıs kimsenin eli ise Şeytan’nın, ifritin elidir. Çünkü Şeytan’nın teklif ve hile tuzağına tutulmuştur. Kamile göre bilgisizlik bile bilgi olur, nakısın bildiği bilgi ise bilgisizlik kesilir. İlletli kimse, ne tutarsa illet olur. Kamil kafir bile olsa o küfür, din ve şeriat haline gelir. Ey yayan olduğu halde süvari ile yarışa girişen! Sen bu müsabakada kazanmayacak , onu geçmeyeceksin, iyisi mi, dur!

Melun Firavun’un zamanında sihirbazlar Musa ile kin güderek mücadeleye girdiler. Fakat onu büyük tuttular, öne geçirdiler, ağırladılar. Zira ona “Ferman senin. İstiyorsan önce sen asanı at” dediler.

Musa “ Hayır, ey sihirbazlar, önce siz büyülerinizi meydana koyun” dedi.

Musa’ya karşı gösterdikleri o kadar hürmet , din sahibi olmalarına sebep oldu; inat yüzünden de elleri ayakları kesildi. Sihirbazlar Musa’nın hakkını anladıklarından evvelce işledikleri suça karşılık olarak ellerini, ayaklarını feda eylediler.

Yemek yemek ve nükte söylemek, kamile helaldir; madem ki sen kamil değilsin yeme ve sukut et! Çünkü sen kulaksın, o dildir; o senin cinsinden değil, Tanrı, kulaklara “Ansitü” buyurdu.

Çocuk önce, süt emme kabiliyetinde doğar, bir müddet susar ve tamamı ile kulak kesilir. Lakırdı söylemeyi öğreninceye kadar bir zaman dudağını yumması, söz söylememesi gerekir. Kulak vermezse “ti ,ti “ diye manasız sözler söyler; kendisini alemin dilsizi yapar. Anadan sağır doğan ise hiç dinlemediği için dilsiz olur; nasıl dile gelsin? Çünkü söz söylemek için önce dinlemek gerekir. Söze, kulak verme yolundan gir. Evlere kapılardan girin; rızıkları, sebeplerine teşebbüs ederek arayın! Dinleme ihtiyacı olmaksızın anlaşılan söz, ancak tamahsız ve ihtiyaçsız olan Tanrı’nın sözüdür.

Tanrı, yarattığını eşsiz, örneksiz yaratır; üstada tabi değildir. Herkes ona dayanır; onun dayanacağı bir varlık yoktur. Ondan başka bütün mahlukat; hem sanatında, hem sözünde üstada tabidir, örneğe muhtaçtır. Bu söze yabancı değilsen bir hırkaya bürün, bir viraneye çekil ve göz yaşı dök! Çünkü Adem, Tanrı itabından ağlamakla kurtuldu; tövbekarın nefesi ıslak göz yaşlarıdır. Adem, yeryüzüne, ağlamak için, daima feryadetmek, inlemek ve mahzun olmak için gelmiştir.

Adem, Firdevs’ten, yedi kat göklerin üstünden ayakları dolaşarak en adi yere, ta kapı dibine, özür dilemek için gitti. Eğer sen de Ademoğluysan onun gibi özür dile, onun yolunda yürü!

Gönül ateşiyle göz yaşından çerez düz. Bahçe, bulutla güneş yüzünden yetişmiş, yeşermiştir. Sen göz yaşı zevkini ne bilirsin? Görmedikler gibi ekmek aşığısın! Bu karın dağarcığından ekmeği boşaltırsan ululuk incileri ile doldurursun. Önce can çocuğunu Şeytan sütünden kes de sonra onu meleklere ortak yap.

Sen karanlık, mükedder ve bulanık oldukça bil ki melun Şeytanla süt kardeşisin! Nur ve kemali arttıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır. Çırağımıza katılınca söndüren yağa yağ deme, çırağı söndüren yağa su de!

İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat helal lokmadan meydana gelir. Bir lokmadan hasede uğrar, tuzağa düşersen; bir lokmadan bilgisizlik ve gaflet meydana gelirse, sen o lokmayı haram bil!

Hiç buğday ektin de arpa verdiğini gördün mü? Hiç attan eşek sıpası olduğunu gördün mü? Lokma tohumdur mahsulü fikirlerdir. Hizmete meyletmek ve o cihana gitmek azmi, ağza alınan lokmanın helal olmasından doğar.

Tacir alışverişi bitirip muradına nail olarak evine geri geldi. Her köleye armağan getirdi, her halayığa ihsan da bulundu. Dudu “ Bu kulun armağanı hani? Ne gördün ve ne dedinse söyle” dedi.

Tacir, “Söylemem, zaten elimi çiğneyip parmaklarımı ısırarak, cahilliğimden, akılsızlığımdan böyle saçma haberi niye götürdüm diye hala pişman olup durmaktayım” dedi.

Dudu, “Efendim, pişmanlık neden, bu hiddete bu gama ne sebep oldu?” dedi.

Tacir dedi ki: “Şikayetlerini sana benzeyen dudulara söyledim. İçlerinden biri senin derdini anlayınca ödü patladı, titreyip öldü.” Ben “Ne yaptım da bu sözü söyledim” diye pişman oldum ama bir kere söylemiş bulundum. Pişmanlık ne fayda verir? Ağızdan bir kere çıkan söz, bil ki yaydan fırlayan ok gibidir. Oğul, o ok gittiği yerden geri dönmez, seli baştan bağlamak gerek. Sel önce bir kere coşup da etrafı kapladıktan sonra dünyayı harap etse şaşılmaz.

Yapılan işin gayp aleminde eserleri doğar, o meydana gelen eserler, halkın hükmüne tabi değildir. onların bize nispeti varsa da hepsi, ancak tek Tanrı tarafından yaratılmıştır. Mesela Amr’e Zeyd bir ok atar; o ok, Amr’i kaplan gibi yaralar. Yara, bir yıl kadar Amr’ın vucudun ağrılar, sızılar meydana getirir. O dertleri, Hak yaratmıştır, insan değil.
Oka hedef olan Amr, o anda korkudan ölürse, yahut ölümüme kadar bedeninde yaralar, oluşursa, o ağrılardan, o illetlerden ölürse Zeyd’e; ilk sebepten, ok attığından dolayı katil de! Hepsi, Tanrı’nın icadı ise de o ağrıları Zeyd’e nispet et!

Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek de böyledir. Onların sesleri hep Hak’ka mutidir (eken, nefes alan, tuzak kuran, çiftleşen kuldur; bitiren, yaşatan, tuzuğa düşüren, doğurtan yahut bunların aksini meydana getiren Hak’tır).

Velilerde Tanrı’dan öyle bir kudret vardır ki atılmış oku yoldan geri çevirirler. Tanrı velisi, pişman olursa sebeplere eserlerin kapılarını kapar (fiilleri neticesiz bırakır). Fakat bunu Tanrı eliyle yapar. Tanrı kudretiyle; söylenmiş bir sözü söylenmemiş hale getirir. Bir hale ki ne şiş yanar ne kebap! Bütün kalplerdeki nükteleri işitir, gönüllerden o sözü yok eder.

Ey ulu kişi! Sana delil ve huccet gerekse “Min ayetin ey nünsiha” ayetini oku. “Ensevküm zikri” ayetini de oku velilerin kalplere nisyan koyma kudretini anla!

Veliler, hatırlatma ve unutturmaya kadirdirler; şu halde herkesin gönlüne hakimdirler. Veli, unutturma kudretiyle bir kişinin istidlal yolunu bağladı mı, o adamın hüneri bile olsa bir iş yapamaz.

Siz, yüce kişileri alaya aldınız, bundan bir şey çıkmaz sandınız ama Kuran’da “Ensevküm” ayetini bir okuyun!

Şehir ve köye sahip olan, cisimlerin padişahıdır. Gönül sahibi ise gönüllerinizin sultanıdır. Hiç şüphe yok ki işler, görüşlerin ferridir. Şu halde insan, ancak göz bebeğinden ibarettir. Ben bunu, tamamı ile söyleyemiyorum, çünkü merkez sahipleri (Peygamberler) men ediyorlar. Madem ki halkı unutması, ve hatırlaması onun elindedir, imdatlarına da o erişir.

O güzel huylarla huylanmış olan zat, her gece gönüllerden yüz binlerce iyi ve kötü hatırayı giderir; gündüzün gönülleri, yine o hatıralarla doldurmakta; o sedefleri, incilerle dopdolu bir hale getirmektedir. Evvelki düşüncelerin hepsi, Tanrı’nın hidayetiyle sahiplerini tanırlar. Uyanınca, sanat ve hünerin, sebepler kapısını açmak üzere yine sana gelir.

Kuyumcunun hüneri demirciye gitmez, bu güzel huylunun huyu, öteki kötüye mal olmaz. Hünerler ve huylar, kıyamet günü, çeyiz gibi sahibine döner. Güzel olsun, çirkin olsun... bütün huylar ve hünerler, sabah çağında sahiplerine gelir; nitekim posta güvercinleri, gönderilen mektupları, yine uçtukları şehre getirirler.

Dudu, o dudunun yaptığını işitince titredi, düştü, kaskatı oldu. Sahibi, onun böyle düştüğünü görünce yerinden sıçradı, külahını yere vurdu. Onu, bu renkte, bu halde görerek yerinden fırlayıp yakasını yırttı.

Dedi ki: “ Ey güzel ve hoş nağmeli dudu! Sana ne oldu, niçin bu hale geldin? Vah yazık, benim güzel sesli kuşum! Vah yazık, benim gönüldeşim, sırdaşım. Yazık, benim güzel nağmeli kuşum; ruhumun neşesi, bahçem, çiçeğim! Süleyman’ın böyle kuşu olsaydı hiç başka kuşlarla uğraşır mıydı? Vah yazık; ucuz bulduğum kuştan ne çabuk ayrıldım! Ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun! Söyleyen sen olduktan sonra ben sana ne diyeyim? Ey dil, sen hem ateşsin, hem harman! Ne vakte kadar harmanı ateşe vereceksin? Can, ne dersen onu yapmakla beraber gizlice yine senin elinden feryad etmektedir.

Ey dil, sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin; hem dermanı olmayan bir dertsin! Hem kuşlara çalınan ıslık, yapılan hilesin; hem yalnızlık ve ayrılık zamanının enisisin!

Ey aman bilmez! Bana hiç aman vermiyorsun. Sen, yayını beni öldürmek için kurmuşsun. İşte benim kuşumu uçurdun. Zulüm ve sitem otlağında az otla! Ya bana cevap ver, yahut insafa gel, yahut da bana sevinç ve neşe sebeplerinden birini an! Eyvah benim karanlığı yakıp mafeden nurum; eyvah, benim gündüzü aydınlatan sabahım!

Vah benim güzel uçan; ta sondan başlangıca kadar uçup gelen kuşum! Cahil insan ilelebet mihnete aşıktır. Kalk, “Fikebed” e kadar “La uksimü” yü oku!

Senin yüzünü gördüm de mihnetten kurtuldum; senin ırmağında köpükten, tortudan arındım. Bu eyvah demeler, bu acınmalar onu görmek, peşin ve elde olan kendi varlığından kesilmek hayali iledir.

(Bu kuşun ölümüne sebep) Tanrı’nın gayreti (kıskanması) idi. Hak’kın hükmüne çare bulunmaz. Nerede bir gönül ki Tanrı’nın hükmünden yüz parça olmamış olsun!

Gayret (kıskançlık) de her şeyden gayrı olan; vasfı söze ve sese sığmayan Tanrı gayretidir (kendisinden başka her şeyi kıskanır).

Ah keşke gözyaşım deniz olsaydı da o güzel dilberimin yoluna saçaydım! Benim dudum, benim anlayışlı kuşum; düşüncelerimin, sırlarımın tercümanı! Rızkını vereyim, vermeyeyim... benim enisimdi. İlk söylenen sözlerden onu hatırlarım benimle ezeli bir aşinadır. O öyle bir duduydu ki sesi, vahiden gelirdi; varlığı varlık meydana gelmeden önceydi.

O dudu, senin içinde gizlidir. Sen, şunda bunda onun aksini görmüşsün. O, kuş senin neşeni alır, fakat yine sen ondan neşelenirsin. Onun yaptığı zulmü, adalet gibi kabul edersin.

Ey can uğruna canını yakıp duran! Canını yaktın, tenini aydınlattın. Ben yandım, kavını tutuşturmak isteyen bana gelsin, benden tutuştursun da çerçöpü alevlensin, yaksın! Kav, ateş alma kabiliyetindendir, şu halde ateşi cezbeden kavı al!

Vah vah vah; yazıklar olsun... öyle bir ay bulut altına girdi!

Nasıl bahsedeyim? Gönül ateşi şiddetle alevlendi; ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir hale geldi. Ayıkken bile titiz ve sarhoş olan, kadehi ele alınca nasıl olur? Anlatılamayacak derecede sarhoş olan bir aslan, çayırlığa gelince oraya yayılmış yeşilliklerden neşelenir, sarhoşluğu büsbütün fazlalaşır.

Ben kafiye düşünürüm; sevgilim bana der ki: “Yüzümden başka hiçbir şey düşünme! Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin.
Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı.! Harfi sesi sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü olmaksızın konuşayım! Adem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili, sana söyleyeyim. Halil’e bile söylemediğim sırrı, Cebrail’in bile bilmediği gamı, Mesih’in bile dem vurmadığı, hatta Tanrı’nın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım.”

Biz (ma) kelimesi, sözlükte nasıl bir kelimedir? İspata ve nefye delalet eden bir kelime. Halbuki ben ispat değilim; zatım, varlığım yoktur ki ispat edilebilsin. (Varlığım olmadığından ) Nefiy de değilim (yokun varlığı nefiy de edilemez, esasen olmadığı için yoktur da denemez).
Ben varlığı yoklukta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim. Padişahların hepsi kendilerine karşı alçalana alçalırlar. Bütün hak, kendisine sarhoş olanın sarhoşudur.

Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi yolunda ölenin yolunda ölür. Avcı onları ansızın avlamak için kuşlara av olmaktadır.

Dilberler; aşkları, canla, başla ararlar. Bütün maşuklar aşıklara avlanmışlardır. Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarfından sevildiği cihette maşuktur da. Maden ki aşık odur, sen sus artık. Maden ki o, kulağını çekmekte, sen tamamıyla kulak kesil.

Sel akmaya başlar başlamaz önünü kes, yolunu bağla. Yoksa alemi perişan ve harap eder, her tarafı yıkar. Fakat harap olmaktan niye gamlanayım? Harebenin altında padişah hazinesi var! Hakka dalan kişi daha ziyade dalmak, can denizinin dalgası altüst olmak ister.

Denizin altı mı daha hoştur, yoksa üstü mü? Onun oku mu daha ziyade gönül çekici ve güzeldir, o oka karşı siper tutmak mı?
Şu halde ey gönül! Neşe ve sefayı cefa ve beladan ayırt edersen vesveseye zebun olmuş olursun. Tutalım ki senin isteğinde şeker tadı var; sevgilinin isteği, isteksiz murat ve maksadı terk etmek değil mi? Onun her bir yıldızı yüzlerce hilalin kan diyetidir. Ona, alemin kanını dökmek helaldir!

Biz değeri de bulduk kan diyetini de. Ve o yüzden can vermeye koştuk. Ey aşık ! aşıkların hayatı ölümledir. Gönlü gönül vermeden başka bir süretle bulamazsın. Yüzlerce naz ve işveyle gönlünü almak istedim; sevgili bana istiğna yüzünü gösterdi, bahaneler etti.

“Bu akıl, bu can, senin aşkına gark olmuş değil mi ki?” dedim, dedi ki: “Git, git; bana bu efsunu okuma! Ben, senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören! Sen, sevgiliyi nasıl gördün; buna imkan mı var? Ey ağır canlı! Sen onu hor gördün; çünkü çok ucuz aldın! Ucuz alan ucuz verir. Çocuk bir inciyi bir somuna değişir.

Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma batmış, yok olmuştur, sonra gelenlerin aşkları da!
Ben, aşkı kısaca söyledim, tamamıyla anlatmadım. Anlatacak olsam hem dudaklar yanar hem dil! Lep (dudak) dersem maksadım leb-i derya (deniz kıyısı) dır; La (hayır) dersem muradım illa (ancak, evet) dir.

Tatlılıktan dolayı yüzümü ekşitmiş olarak otururum; fazla sözden dolayı sükut etmekteyim. İsterim ki bu suretle tatlılığımız, yüzümüzün ekşiliğiyle iki cihandan da gizli kalsın; bu söz, her kulağa girmesin. Onun için yüz ledün sırrından ancak birini söylemekteyim.

Hak kıskançlıkta bütün alemlerden ileri gittiği içindir ki bütün alem kıskanç oldu. O, can gibidir, cihan beden gibi. Beden; iyiyi, kötüyü, canın tesiriyle kabul eder.

Kimin namazında mihrap ve kıblesi Ayn (Tanrı’nın zatı cemali) olursa onun tekrar iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil.

Padişaha esvapçıbaşı olan kişinin, padişah hesabına ticarete girişmesi ziyankarlıktan ibarettir. Padişahla birlikte oturan kimsenin padişah kapısında oturması yazıktır, aldanmaktır.
Bir kimseye padişaha elini öpmek fırsatı düşer de o, ayağını öperse bu, suçtur. Her ne kadar ayağa baş koymak da bir yakınlıktır, fakat el öpme yakınlığına nispetle hatadır, düşkünlüktür. Padişah, birisi yüzünü gördükten sonra başkasına meylederse kıskanır.

Tanrı’nın gayreti buğdaya benzer, harmandaki saman da insanların kıskançlığıdır. Kıskançlıkların aslını haktan bilin. Halkın kıskançlıkları, şüphe yok ki Tanrı kıskançlığının fer’idir. Bunu anlatmayı bırakayım da o, on gönüllü hercai sevgilinin cefasından şikayet edeyim. Feryadedeyim, çünkü feryat ve figanlar, hoşuna gidiyor. İki alemden de ona ancak feryed ve figan lazım. Onun macerasından acı acı nasıl feryad etmiyeyim ki sarhoşlarının halkasına dahil değilim. Onun gözünden ayrı, güne gün katan yüzünün vuslatından mahrum bir haldeyken nasıl gece gibi kapkara olmam?

Onun hoş olmayan şeyi de benim canıma hoş geliyor. Ogönül inciten sevgilime canım fede olsun! Naziri olmayan tek padişahımın hoşnut olması için ben, hastalığıma da aşığım, derdime de. İki deniz gibi olan gözlerimin incilerle dolması için gam toprağını gözüme sürme gibi çekmekteyim. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir; halk gözyaşı sanır. Ben canlar canından şikayetçi değilim, hikaye etmekteyim.

Gönül,” ben ondan incindim” dedikçe, gönlün bu asılsız ve ehemmiyetsiz nifakına gülmekteyim.

Ey doğruların medar-ı iftiharı! Doğrulukta bulun. Ey baş köşe! Ben senin kapında eşiğim. Mana aleminde baş köşe nerede, eşik nerede? Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve vasfa sığmaz ruh! Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalcınca kalan yalnız sensin. Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin. Bu suretle “ben” ve “sen” ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonunda da sevgiliye mustağrak olurlar.(Ben, biz, ben ve bizim, varlıkların varlığı ve yokluğu, hulasa) söylediklerimin hepsi vardır, vakıdir. Ey kün emri, ey gel denmekten ve söz söylemekten münezzeh Tanrı, sen gel!

Ten gözü, seni görebilir mi; senin gamlanman, neşelenip gülmen hayale gelir mi? Gama, neşeye merbut olan gönüle, onu görmeye layıktır, deme! Keder ve neşeye bağlanmış olan; bu iki ariyet vasıfla yaşar. Halbuki yemyeşil aşk bağının sonu, ucu, bucağı yoktur. Orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var! Aşıklık bu iki halden daha yüksektir; baharsız, hazansız terütazedir.

Ey güzel yüzlü! Güzel yüzünün zekatını ver; yine pare pare olan canı şerh et, onu anlat (dedim!).Fettan gözünün ucuyla ve nazla bir baktı da gönlüme yeni bir dağ vurdu. Kanımı bile dökse ona helal ettim. Helal sözünü söyledikçe o, kaçmaktaydı. Mademki topraktakilerin feryadından kaçmaktasın. Kederlilerin yüreğine niye gam saçarsın? Her sabah; doğudan parlayınca seni, doğu pınarı (güneş) gibi coşmak ta, zuhur etmekte buldu.

Ey şeker dudaklarına paha biçilmeyen güzel! Divanene ne bahaneler buluyorsun? Ey eski cihana taze can olan! Cansız ve gönülsüz bir hale gelmiş olan tenden çıkan feryat ve figanı işit!

Allah aşkına olsun, artık gülü anlatmayı bırak da gülden ayrılan bülbülün halini anlat! Bizim coşkunluğumuz gamdan neşeden değildir; aklımız irfanımız, hayal ve vehimden meydana gelmemiştir. Nadir bulunur bir halettendir; inkar etme ki Hak’kın kudreti pek büyüktür. Sen bu hali insanların ahvaline kıyas etme, cevir ve ihsan menzilinde kalma!

Cevir ve ihsan, mihnet ve neşe, gelip geçicidir. Gelip geçenlerse ölürler; Hak onlara varistir.

Sabah oldu, ey sabahın penahı Tanrı! (Ben özür serd edemiyorum), bize hizmet eden Hüsamettin’den sen özür dile! Aklı-ı Küll’ün ve canın özür dileyeni sensin; canların canı, mercanın parıltısı sensin.

Sabahın nuru parladı, biz de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz. Senin feyzin bizi böyle mest ettikçe şarap ne oluyor ki bize neşe versin! Şarap, coşkunlukla bizim yoksulumuzdur; felek; dönüşte aklımızın fakiridir. Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil... Beden bizden var oldu, biz ondan değil!

Biz arı gibiyiz, bedenler mum gibi. Tanrı, bedenleri bal mumu gibi göz, göz ev, ev yapmıştır. Bu bahis çok uzundur, tacirin hikayesini anlat ki o iyi adamın ne hale geldiği, ne olduğu anlaşılsın.

Tacir, ateşler, dertler, feryatlar içinde, böyle yüzlerce karmakarışık sözler söylüyordu. Gah birbirini tutmaz sözler söylüyor, gah naz ediyor, gah niyaz eyliyor; gah hakikat aşkını, gah mecaz sevdasını ifade ediyordu. Suya batan adam fazla debelenir, eline geçen ota tutunur. O tehlike zamanında elini kim tutacak diye can korkusuyla şuraya, buraya elini sallar durur, yüzmeye çalışıp çabalar. Sevgili, bu divaneliği, bu perişanlığı sever. Beyhude yere çalışıp çabalamak, uyumaktan iyidir.

Padişah olan; işsiz, güçsüz değildir. hasta olmayanın feryat ve figan etmesi, şaşılacak şeydir! Tanrı, ey oğul, onun için “Külle yevmin hüve fi şe’n “ buyurdu.

Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma! Olabilir ki son nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder. Padişahın kulağı, gözü penceredir; erkeğin canı olsun, kadının canı olsun... bir can neye çalışırsa, onu duyar, görür!

Tacir ondan sonra duduyu kafesten dışarı attı. Duducuk, uçup bir yüksek ağacın dalına kondu. Güneş, ufuktan nasıl süratle doğarsa o dudu da, o çeşit uçtu.

Tacir, hiçbir şeyden haberi yokken kuşun esrarını bu işe şaşırıp kaldı. Yüzünü yukarı çevirip “Ey bülbül! Halini bildir, bu hususta bize de bir nasip ver! Hindistan’daki dudu ne yaptı da sen öğrendin, bir oyun ettin, canımızı yaktın!” dedi.

Dudu dedi ki: “O, hareketiyle bana nasihat etti; “Güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi bırak; çünkü söz söylemen seni hapse tıktı” dedi. Bu nasihati vermek için kendisini ölü gösterdi.

Yani “Ey avama karşı da, havassa karşı da nağme ve terennümde bulunan! Benim gibi öl ki kurtulasın. Taneyi gizle, tamamı ile tuzak ol. Goncayı sakla damdaki ot ol. Kim güzelliğini mezada çıkarırsa ona yüzlerce kötü kaza yüz gösterir.

Düşmanların kem gözleri, kin ve gayızları, hasetleri; kovalardan su boşalır gibi başına boşalır. Düşmanlar kıskançlılarından onu parça, parça ederler; dostlar da ömrünü heva ve hevesle zayi eder, geçirirler.

Bahar zamanı, ekin ekmekten gafil kişi, bu zamanın kıymetini ne bilsin! Tanrı lütfunun himayesine sığınman gerektir. Çünkü Tanrı, ruhlara yüzlerce lütuflar döktü. Tanrı’nın lütfuna sığınman gerek ki bir penah bulasın. Ama nasıl penah? Su ve ateş bile senin askerin olur.

Nuh’a ve Musa’ya deniz dost olmadı mı? Düşmanlarını da kinle kahretmedi mi? Ateş, İbrahim’e kale olup da Nemrut’un kalbinden duman çıkartmadı mı? Dağ, Yahya’yı kendisine çağırarak ona kastedenleri taşlarıyla paralayıp sürmedi mi? Ey Yahya! Kaç, bana gel de keskin kılıçlardan seni kurtarayım, demedi mi? “ dedi” diye cevap verdi.

Dudu ona hoşa gider bir iki nasihat verdi, sonra “Allahaısmarladık, artık ayrılık zamanı geldi” dedi. Efendisi dedi ki: “Allah selamet versin git. Sen bana yeni bir yol gösterdin”.

Tacir kendi kendine dedi ki: Bu bana nasihatti. Onun yolunu tutayım, o yol aydın bir yol. Benim canım neden dududan aşağı olsun? Can dediğin de böyle iyi bir iz izlemeli.”

MEVLANA



 
"küntü kenzen mahfiyyen fehalaktü'l halka liya'rifûnî."
 
Gel hakikat ilmini sende oku
bir kadem bas mektebi irfana gel
küntü kenzen sırrını duydunsa gel
sakla sırrı deme her nadana gel

pir niyazi-i mısri

nefeste nacizane anladığım bu alemde sayısız ilim vardır ama bir çoğu araştırarak öğrenilebilir hakikat ilmi satırdan ve yahud araştırmakla öğrenilebilen bir ilim deyildir belli meratibleri aşamazsa talib bu ilme ulaşamaz

irfan mektebi bir benzetme yaparsak herşeye ariffane bakmakla alakalıdır ariffane bakış ise görünülen madenin içine ve dahi özüne nüfuz edebilmek ve sebeblerin manasını çöze bilmektir benim mantıgıma böyle geliyor deyip manadan birhaber yapılan yorumlar deyildir

küntü kenzen bir hadistir tamamı

küntü kenzen mahfiyyen fehalaktü'l halka liya'rifûnî."

anlamı ise

ben bir gizli hazine idim. görülmek, bilinmek istedim, bu yüzden alemi yarattım

hadisin anlamını yaza biliyorum ancak hazretin dedigi gibi küntü kenzen sırrını duydunsa gel
sır olan bir şeyi açıklaya bilmek için manada içinde ne gibi noktaları açıyor bilmek o sırra vakıf olmak lazımdır

sakla sırrı deme her nadana gel...sır saklamak için verilir ifşa etmek(açıklamak) için deyil bu sebebten hazret sakla sırı deme her nadana gel diyor nadan her nekadar farklı anlamlarıda olsa (sıkıntı ,keder, zorluk cahillik vs) sırrı vermede her ne gelirse ona katlan

Aşk-ı Niyaz Ederim

HIZIR İLE MUSA KISSASI

Hazreti Musa Ululazim bir Peygamber olduğu halde,Cenabı Allah neden Hızır'a gönderdi?

Şimdi burada Hızır Aleyhisselam bir veli olduğu halde,Musa Aleyhisselamdan üstün gibi görünüyor.Bir de Hızır Aleyhisselam'dan bir şeyler öğrenmeye gitti.Çünkü,veren alandan üstündür durumu var.Bu halde,Hızır Aleyhisselamın Musa Aleyhisselamdan üstün olması gerekiyor.Halbuki Hızır Aleyhisselam veli,Musa Aleyhisselam Ululazim bir peygamber idi.

Bazıları,Cenabı Allah Musa Aleyhisselamı Hızır Aleyhisselama İlmi Ledün öğrenmesi için gönderdi diyorlar.Kavmi,Musa Aleyhisselama sordular.

Ey Musa,senden daha bilgin bir kimse var mıdır? Musa Aleyhisselam da yoktur dedi.O zaman vahy geldi. "Ya Musa sen Mecmeal Bahreyn" e git,Hızır'a mülaki ol.Ben ona Ledün ilmi öğrettim,sen de ledün ilmini ondan öğren." Bunun üzerine,Musa Aleyhisselam "Mecmeal Bahreyn" e gitti ve onu buldu.Bundan sonraki maceraları biliyorsunuz.

Aslında Musa Aleyhisselamın İlmi Ledünisi var idi.Çünkü,nübüvvet velayetten sonra gelir.Hatta,Muhiddini Arabi Hazretleri, "Sakın bir veliyi nebiden üstün tutmayın,veliliğin son mertebesi nübüvvetin başlangıcıdır" diyor.Bir veli yükselir,yükselir son menzile çıkar,son menzile çıktığı yerden nübüvvet başlar.Şimdi sız kıyaslayın velilikle,nübüvvetin farkını.

Nasıl kidiğer tarikatlar,esma ile tesbihi çeke çeke onların kalbi kendiliğinden zikretmeye başlar.Halbuki,kalbi zikir Melamilik'te ilk evvela telkin edilir.Nasıl diğer tarikatların bittiği yerde melamet başlıyorsa,velayetin bittiği yerde de nübüvvet başlar.

Fakat,şunu da inkar etmemek lazımdır.Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselamdan bir şeyler öğrenmek için gitti,ihtiyacı olduğu için gitti.

Pir Efendimiz bunu şerhte açıklamış.Musa Aleyhisselamın üç müşkülü var idi.

1) Beni annem bir tahta parçasının üzerinde suya bıraktı,neden boğulmadım?

2) Bir kıpti öldürmüştüm,indi ilahiyede katil mi oldum?

3) Şuayip Aleyhisselamın kızlarının güttüğü koyunları ücretsiz sulamıştım.Bu olayda bir ecre,bir sevaba nail olabildim mi?

Bu üç müşkülün halli için Cenabı Allah Hızır'a göndermiştir.

Pir Efendimiz bir yerde "İlmi Ledün iki kısımdır" diyor.

1) Ledünnü İlmiye (İlm-i Tenzili)

2) Ledünnü Kevniye (İlm-i Tekvini)

Musa Aleyhisselamda olan Ledünnü İlmiye idi.Hızır da olan ilim ise Ledünnü Kevniye idi.Ledünnü Kevniye,keramet ilmi demektir.Musa Aleyhisselamın bu müşkülleri de,kerameti kevniye ile hallolunacak müşküller idi.Onun için,Cenabı Allah Musa'yı Hızır'a gönderdi.

Musa Aleyhisselam Hızır'a mülaki olduktan sonra,beraber bir gemiye biniyorlar.Hızır başlıyor gemiyi delmeye,Musa Aleyhisselam hemen müdahale diyor.Ne yapıyorsun ya Hızır,bu geminin içinde bu kadar insan var,bunlar boğulacak,yaptığın doğru bir iş midir? Ya Musa,seni annen bir tahta parçasında suya bıraktı.Suda seni muhafaza eden,bu halkı da muhafaza eder dedi.Hani annem beni bir tahta parçasında suya bıraktı,ben niçin boğulmadım diyordu ya.Böylece birinci müşkülü çözülmüş oldu.Gemi tamir edildikten sonra yola devam ettiler.Gemi karaya çıkınca,şehir içinde gezerlerken sokak çocukları oyun oynuyorlardı.Tuttu,çocuklardan birinin boynunu sıktı öldürdü.Musa Aleyhisselam yine müdahale etti,Ya Hızır,bu senin yaptığın katillik değil midir? Kabahatsiz çocuğu öldürdün dedi.O zaman Hızır Aleyhisselam,sen kıptiyi öldürdün,bu da senin kıptiyi öldürmen gibidir.Çocuğu ameliyat et,bak sait midir? şaki midir? Baktılar ki şaki.Şakiyi öldürmek katillik değildir.Tıpkı senin kıptiyi öldürdüğün gibi.Sanki Hızır'a Musa'nın kıptiyi öldürdüğünü daha önceden söylemişler.

Şehirde dolaşırken karınları acıkıyor,fakat hiç bir kimseden yiyecek bir şey bulamıyorlar.Ykılmaya yüz tutmuş bir duvarın yanına gelince duvarı doğrultuyor.Yine Hazreti Musa,Ya Hızır çok acayip hallerin var,hiç değilse şu duvarın sahibini bulaydık.Belki bize biraz yiyecek verirdi.Bu durum da,senin Şuayip Aleyhisselamın kızlarının güttüğü koyunları sulaman gibidir.Bundan ücret alınmaz,diyor.Bundan sonra,sen hiçbir şey bilmiyorsun demiyorum,öyle zannetme,senin bildiklerini ben bilmem,benim bildiklerimin bazısını da sen bilmezsin diyerek ayrılırlar.Burada,Peygamber Efendimizin bir hadisi şerifleri de kafamıza müşkül olarak takılıyor. (Ulemaü ümmeti keenbiyai beni israil) "Benim ümmetimin evliyaları beni İsrail Peygamberleri gibidir."

Beni İsrail Nebileri, "Kabe Kavseyn" e kadar yükselmişlerdir.Beni İsrail peygamberleri oraya kadar makam görmüşlerdir.Aynı makama kadar Peygamber Efendimizin evliyaları da çıkmışlardır.Bu makamları tahsil edip zevk eden mü'minler,Beni İsrail Enbiyaları gibidir.Ama bu makamları görmeyip zevkinden mahrum olan kimseler,ne kadar da ulema olsalar zahir ulemasıdır.Çünkü,bu Kabe Kavseyn makamının zevklerinden tatmamışlardır.Onun için onlar,Beni İsrail Nebileri gibi olamazlar.Onlar gibi olabilmeleri için hem şeriat ilmini,hem de tevhid ilmini tahsil edip,makamı Kabe Kavseyn'e kadar yükselmeleri icap eder ki,Beni İsrail Enbiyaları gibi olabilsinler.

Beyazid'i Bestami Hazretlerinin bir sözü vardır.

"Ben bir derya geçtim,enbiya kenarında kaldı" o,Hz.Peygamber Efendimizin ümmeti olduğundan,Hz.Muhammedin ayağıyla o Kabe Kavseyn'den "Ev Edna" yateberrüken geçtiğini ifade ediyor.Eğer,Beni İsrail Enbiyaları da Kabe Kavseyn'den Ev Edna'ya geçmek isterlerse,onların da Peygamber Efendimize ümmet olup,bilahare teberrüken o makama geçmeleri mümkündür.

"Benim ümmetimin evliyaları,Beni İsrail nebileri gibidir." denilmesi,makamatı tevhidi tahsil ettiklerinden dolayıdır.Fehmi Efendi'nin bir nutkunda vardır.

Makamı Kabe Kavseyn'e Nebiler hep ayak bastı

Ev Edna sırrına sadrı eminsin Ya Rasulallah

Kur'an-ı Kerimde ayeti kerime vardır. (Vela takrabü malel yetimi) "Yetim malına yaklaşmayın" yetim malından murat,Peygamber Efendimizin makamı mahsusudur.Bunun Kur'anı Kerimde "Makamı Mahmud" ve "Ev Edna" diye iki ismi geçiyor.Zahirde de yetimin malına tecavüz etmenin cezası,karnını ateşle doldurmaktır.Batında da yetim malından murat,Peygamber Efendimizin malıdır.Çünkü,Peygamber Efendimize ruhaniyeti,anadan,babadan gelmiş değildir.Bütün mevcudatın anası odur.Bütün mevcudat,onun ruhaniyetinden gelmiştir.Çünkü ruhaniyet yönüyle,o kimseye,ana ve baba olmadı.Onun da ana babası olmadı.Ancak,Cenabı Hakk'ın emriyle,tecellisiyle ruhaniyeti zuhura geldi.Bunu nutkunda Niyazi Efendi Hazretleri söylüyor.

Zuhuru kainatın madenisin Ya Rasulallah

Rumuzu küntü kenzin mahzenisin Ya Rasulallah

Bütün bu kainatta zuhur edenlere maden olmuşsun sen,o gizli hazinenin mahzeni hep sensin:Çünkü Peygamber Efendimiz evvela halkolunan beş isim söylüyor.Hepsi de evvel halkolundu diyor.Evvela "Benim Nurum" halk olundu,arkadan deniliyor ki,o karanlıkta olanlar görünsün için o nur tecelli edince,nasıl gece karanlıkta iken hiç bir şey görünmüyor,sabah olup güneş doğunca bu kainatta olan her şey görüntüye çıkıyorsa! Peygamber Efendimizin Nuruyla da görünmeyen şeylerin hepsi görüntüye çıkıyor.Arkasında diyor.Evvela "Benim Ruhum" halkolundu.Ruhun halkolmasıyla,bütün bu karanlıklarda bulunan cisimler hayat buldu.

Cisimlerin birbirlerinden ayrılmaları ve seçilmeleri için akıl lazımdır.İnsanlar da akıl olmazsa hiç bir şeyi seçemez ve ayırt edemezler.Bir kalabalık,bir kesret görürler ama ne olduğunu idrak edemezler.Onun için "Akıl" arkadan da "Kalem" yaratıldı diyor.Nasıl ki bu kadar harfler mevcud,fakat hiç bir harf kalemin içinde görülmüyor.Ama,kalemi eline aldığın zaman,kalem ne harfler çıkarıyor,ne hurufat döküyor...Onun için kalem de bir ruh gibidir.

Suretlerin ruhtan gelmeleri cisimleri meydana getirdi,bunların barınmaları için de bir yer icab eder.Onun için buyruluyor. "Bu arş" sonsuz bir boşluk demektir.Bu boşlukta insanlardan başka ay,güneş,yıldızlar ve gözle görülmeyen ne kadar cismani kürreler var.Bunlar hepsi arş denilen bu boşlukta yüzüp dönüyorlar.İşte Peygamber Efendimizin söylemiş olduğu beş varlık hep aynı noktaya çıkar.Onun için,bu hususta aşıklar,nice nutuklar söylemişler.Mesela,

Zuhuru kainatın madenisin Ya Rasulallah

Bu kainat senden zuhur etmiştir. (Rumuzu küntü kenzin mahzenisin) Bu sebeple bu kainat (Küntü kenzen mahfiyyen) "Ben bir gizli hazine idim bilinmekliğimi murat ettim,bu halkı halkeyledim" kudsi hadisinin mahzeninden çıkmıştır.

 
Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında
Ol düşmenidir sahibinin baş üzerinde

                                                        Niyazi Mısri                                                                                                             
 
Sayfa sıralamaları tıklanma sayısına  göre değişmektedir.!!!
Ferîdüddîn Attâr Hazretleri’nden vefâ ile ilgili olarak şöyle bir kıssası nakledilir:
 
“–Huzûrumda beni unutarak başka bir şeyle meşgûl olmak!
 
Pâdişâhın husûsî nazarlarına mazhar olmuş bir av köpeği vardı. Avcılıkta mâhir ve usta idi. Pâdişah, ona son derece değer verir ve her ava çıkışında onu mutlaka yanına alırdı. Tasmasını mücevherlerle süslemiş, ayaklarına altın ve gümüşten yapılmış halkalar ve bilezikler taktırmıştı. Sırtı da sırmalı atlas bir çulla kaplıydı.

Bir gün pâdişah, yine onu yanına almış olduğu hâlde saray erkânı ile birlikte ava çıktı. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde vakur bir şekilde ilerleyen sultan, gâyet neşeli idi. Fakat birden bu neşesini kaçıran bir şey gözüne ilişti. Çok sevdiği köpeği, pâdişâhını unutmuş bir vaziyette başka bir şeyle oyalanmaktaydı. Pâdişah, önce mahzûn olarak elindeki ipek ipi çektiyse de köpek direndi; önündeki kemik parçasını kemirmeye devam etti.

Bu hâl karşısında pâdişah, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırdı:
“–Huzûrumda beni unutarak başka bir şeyle meşgûl olmak! Nasıl olur bu?!.” dedi. Son derece üzüldü. Köpeğinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluğu ona çok dokunmuştu. Bir köpek de olsa onu mâzur görüp affetmek içinden gelmedi. O kadar izzet, ihsân ve ikrâma karşı köpeğinin bir anda, hem de bir kemikle kendisini unutması, gönül yaralayıcı ve vefâyı zedeleyici bir tavır olarak aslâ affedilecek bir husus değildi. Gazapla:
“–Yol verin şu edepsize!” dedi.
Köpek, bu hiddetin mânâsını kavradı, ancak iş işten geçmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Öyle ki, etrafındakiler pâdişâha:
“–Sultanım, üzerinde mücevher, altın, gümüş ne varsa alalım da öyle bırakalım!” dediklerinde pâdişah:
“–Hayır! Bırakınız öyle gitsin!” dedi.
Ardından ilâve etti:
“–Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın ve bomboş çöllerde garip, aç ve susuz kalsın; onlara bakarak kaybettiği ikram ve lutufların acısını sürekli yaşasın!..”


Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılarak helâk olup giden vefâsız kimselerin hâlini aksettiren bu kıssa da ne kadar ibretlidir. Bu hâle düşen kimse, sonunda bu fânî takıntıların bomboş olduğunu görür, ama her şey bitmiş olur.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Pâdişahın oğlu eğer babasına karşı hainlik ederse, şunu iyi bil ki, babası onun başını bedeninden ayırıverir. Fakat bir Hintli köle pâdişaha vefâ gösterirse, devlet o köleyi «Çok yaşa!» diye alkışlar.
Köle de ne ki; eğer bir kapının köpeği vefâlı olsa, sahibinin gönlünde o köpeğe karşı yüzlerce râzılık, yüzlerce memnunluk duygusu vardır. Bu yüzden köpeği sever, okşar.”

Vefâsızlık, köpekler için bile bir leke ve ayıp olduğu hâlde, sen nasıl oluyor da insan olarak vefâsızlık gösteriyorsun?

DİVAN  (Şem'i Baba'dan) 

Kimse Hak'ka vasıl olmaz 
                    cümleden dur olmadan 
Her gönüle kan açılmaz 
                    pak ü pürnur olmadan 
Sür çıkar gayri gönülden 
                    ta tecelli kıla Hak 
Padişah konmaz saraya 
                    hane mamur olmadan 
Hub cemalin Kabe'sidir 
                    kıldı aşıklar tavaf 
Yerde Kabe, gökyüzünde 
                    Beyti mamur olmadan 
Mest olanların kelamı 
                    kendinden gelmez beri 
Ya niçin söyler enel Hak, 
                    kişi Mansur olmadan 
Mestolup meydane geldim 
                    ta ezelden ta ebed 
İçmişem aşkın şarabını 
                    ab-ı engur olmadan 
Ölmeden evvel ölüben 
                    sırrına mazhar olan 
Gördü onlar haşr-ı neşr-i 
                    nefha-i sur olmadan 
Aşıkın çok derdi amma 
                    sırrın izhar eylemez 
Söylemesi terk-i edep 
                    çünkü destur olmadan 
Bir acayip derde düştü 
                    tutuşur şem'i müdam 
Halka makbul olmak ister, 
                    Hak'ka mağfur olmadan

TANISAN, GEREK KALMAZ

 

Zamanında Sultan Mahmud, tebdil gezermiş, her gün başka bir giysiyle...

 

Bir gün dilenci olmuş. "Allah rızası için!" diyerek dilenmeye başlamış.

 

Her zaman oralarda dilenen kör bir dilenci, bakıyor ki yabancı bir ses var, sormuş:
"Sen kimsin?" diye.
Sultan: "Dilenciyim" demiş.
Dilenci: "Başka yerde dilen, burası benim mıntıkam" demiş.
Sultan: "Ben sakatım, başka yere gidemem, beraber dilenelim. Ben değneğin ucundan tutayım, sen paraları topla, sonra bölüşürüz" demiş.

 

Antlaşmışlar ve müşterisi bol olan bir berber dükkânına girmişler.

 

Yeniçeriler oturmuşlar, Sultan'ın aleyhinde konuşuyorlarmış.

 

Kör: "Allah rızası için" deyince, herkes sadaka vermiş. Bol parayı gören kör, ortalıktan ayrılmak istemiş ama Sultan onu bırakmamış.

 

Berber yaman biriymiş. Sultan'ı gözünden tanımış.

 

Köre: "Değneğin ucundan tutanı tanısan, dilenmene gerek kalmaz" demiş
Olsun hiç olmazsa safım belli olur....
kıssadan hisse, kissadan hisseNemrud'un İbrahim Aleyhisselam'ı ateşe atacağını duyan karınca ağzına bir su damlası alıp ateşe doğru taşımaya başlamış.O sırada başka bir karınca
- Bu taşıdığın su damlası ile o ateşi söndüremezsin neden böyle bişey yapıyorsun. diye sormuş
Diğer karınca:
- Olsun hiç olmazsa safım belli olur. demiş
Görgülü kuşlar gördüğünü işler, görmedik kuşlar ne görsün ki ne işler?
Dördüncü Murad güldü:

— Camideki dilenci bendim. Bir suçluyu yakalamak için yapmayacağım yoktur. Çünkü ben Allah'tan korkarım.
 
 
 Dilenci kılığına giren padişah
Bir gün Sultan Dördüncü Murad'a gelip, subaşılardan (polis) birinin halktan rüşvet aldığını, bildirdiler.

Padişah hemen bir müfettiş görevlendirdi ve şikâyeti araştırmasını emretti. Müfettiş tam bir ay adamı takip et*tiği halde suçüstü yakalayamadı. Gelip durumu Padi*şah'a arzetti:

— Padişahım, zannedersem halk yanılıyor, şikâyet edilen subaşının rüşvet aldığına dair bir işarete rastla*madım.

Padişah kaşlarını çattı:

— Benim halkım yanılmaz, dedi, ama sende feraset yoktur.

— Feraset de ne ola ki Padişahım? Şöyle cevap verdi:

— Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Mü'minin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah'ın nu*ruyla bakar." Feraset üstün zekâ. üstün kabiliyettir, an*layıştır. Hadi git

Müfettişi gönderdikten sonra rüşvet aldığı iddia edilen sabasını huzuruna çağırttı. Ona bir kese uzattı.

— Bunu al, sabah namazında Ayasofya Câmii'ne git, top kandilinin altında seni bekleyen fakire ver.

Adam keseyi aldı, kuşağının arasına koydu ve izin is*teyip Padişahın huzurundan ayrıldı.

Ve sabah namazında Ayasofya Camii'ne gitti... Padişah'ın söylediği yerde kendisini bekleyen dilenci kılıklı adama keseyi uzattı:

Adam keseyi aldı.

— Allah Padişahımıza ve devletimize zeval vermesin, diye dua ederek koynuna attı.

Subaşı gittikten sonra keseyi koynundan çıkarıp say*dı. Yalnızca beş altın vardı.

Ertesi gün öğle üzeri halk rüşvetçi subaşının padişah tarafından yakalanıp cezalandırıldığı haberiyle bayram ediyordu. Bir belâdan kurtulmuşlardı.

Müfettiş işi merak etti. Kendisi bir ay peşinde dolaştığı halde adamı yakalayamamıştı da, padişah bir gece içinde bunu nasıl başarmıştı? Huzuruna çıkıp sorunca Padi*şah:

— Feraset dediğim budur işte. dedi. Adama verdiğim kesede elli altın vardı. Ama camide bekleyen fakire sade*ce beş altın verdi. Demek kırk beş altım kendi cebine at-ti. Böylece haram yediği anlaşıldı.

— Padişahım, kesede beş altın olduğunu nereden bil*diniz?

Dördüncü Murad güldü:

— Camideki dilenci bendim. Bir suçluyu yakalamak için yapmayacağım yoktur. Çünkü ben Allah'tan korkarım.

Müfettiş, Padişahın ellerini minnetle öptükten sonra:

— Ferasetin ne demek olduğunu anladım, diye mırıl*dandı.
 
Sufi was sitting on a river bank when he heard someone shout from the opposite side: "Hey how do I get across?" The Sufi shouted back: “You are across!” Sufi nehrin kıyısında oturmuş dinlenirken öteki yakadan bir adam seslenir: “Hey, karşıya nasıl gecerim?” Sufi cevap verir:“Zaten karşıdasın!”
www.belgeselizle.com
Şahin Tavşan Avında Belgeseli , Belgesel izlemek isterseniz. Belgeselizle.com
 
www.belgeselivideo.com
National Geographic, Şahin Belgeseli : Şahin Nasıl Avlanır, Şahin kuşu,şahin belgeseli izle. Şahin nasıl avlanır üzerine hazırlanmış araştırmadan belgesel görüntüleri. Şahin kuşu belgeseli video. Şahi

Sultan-ul Evliya Abdülkadir Geylani Hazretleri (1078 - 1166)

 
GAVS-I ÂZAM HAZRETİ PÎR
ABDULKADİR GEYLÂNÎ
Kaddesallahu Sırrahu
 

 

               Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri büyük bir Mürşidi Kamil olup, O’nun insanları saadete kavuşturmak için Tasavvufta (Tarikat) takib ettiği usullere ve gösterdiği yola “Kadiriyye Tarikatı” denilmiştir. Hz. Pir (KSA) buyuruyor: “Tarikat, zikir ile Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne kavuşma yoludur. Zikir, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ni hatırlamak demektir. Her sözünde ve her işinde, O'nun (CC) emirlerine ve yasaklarına sarılmaktır.”

 

Seyyid Abdulkadir Geylani (ks)
Tarikat-ı Aliye-i Kaadiriyye

Hz. Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani ( K.S )




Bismihi Teala ;

Kaadiri Tarikatı :

Baba ve Anne tarafından Seyyid olan; Hazreti Pir Seyyid,. Sultan, Bazul Eşheb, Ebi Salih Muhyiddin, Abdulkadir Geylani, El Haseni Vel Hüseyni (KS)' nin pak nesebi şu şekildedir;

Abdulkadir b. Musa b. Abdullah b.Yahya Ez Zahid b. Muhammed b. Davud b. Musa b. Abdullah b. Musa El Cevn b. Abdullah el Mahd b. Hasen El Müsenna b. Hasen b. Ali b.Ebi Talib (Radiyallahu Anhüm Ecmain)



Hayatı

Adı: Muhyiddin Ebu Muhammed bin Salih. Lakabı: Muhyiddin, Ebü Salih, Gavs-ı Azam, Bazullah, Bazul Eşheb.

Künyesi: Ebü Muhammed Nisbesi: Arapça "Cîlî", "Cîlani", Farsça "Gîlî", "Gilani", Türkçe "Geylanî".

470/1077'de Hazar Denizi'nin güneybatısındaki Geylan eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu. Nesebi hem ana hem de baba tarafından Hz. Peygamber (S.A.V)'e ulaşmaktadır.

Kamil bir insan olan babası Ebü Salih Musa'yı küçük yaşta kaybetti. Velilerden sayılan annesi yanında ve devrin tanınmış zahid ve sufilerinden olan dedesi Savmai'nin himayesinde büyüdü.

On sekiz yaşlarında annesinden izin alarak bir kafileyle birlikte ömrünün sonuna kadar kalacağı Bağdat'a ilim tahsili için gitti.

561/1166 tarihinde Bağdat'ta vefat etti.

Abdulkadir Geylani (KS) için "aşk ile doğdu, kemal ile yaşadı ve kemal-i aşk ile öldü" diyerek tarih düşürmüşlerdir ki ebced hesabı ile "aşk" 470, "kemal" 91, "kemal-i aşk" ise 561'e tekabül eder.

İlim Tahsili

Abdulkadir Geylani (KS)'nin Bağdat'a ilim tahsili için gittiği tarih aynı zamanda Gazali'nin Nizamiye Medresesi'ndeki görevini terkederek Bağdat'tan ayrıldığı tarihtir.

Bağdat'ta bir müddet Ebu Hanife (R.A)'nin türbedarlığını yaptı. Devrin en meşhur alimlerinden fıkıh, hadis ve edebiyat okudu. Kısa zamanda usul, furu ve mezhepler konusunda geniş bilgi sahibi oldu. Hanbeli mezhebinde olmasına rağmen Hanbeli ve Şafii mezhebine göre fetva verir, verdiği fetvalarla fakihleri hayran bırakırdı.

Bir gün kendisine şöyle bir sual soruldu: "Bir adam, hiç kimsenin yapmadığı bir ibadeti (kendisi o ibadeti eda ederken başka hiç kimse aynı şeyi yapmayacak) tek başına eda edeceğine dair üç talakla yemin etse, hangi ibadeti yapması gerekir?" Derhal şu cevabı verdi: "Mekke'ye gider, Kabe'nin etrafında bulunan insanlar tavaf ma-hallinden çıkarılır; o da tek basma yedi defa tavaf yapar. Böylece yemini çözülür."

Rivayete göre rüyasında; Ahmed b. Hanbel (R.A), Abdulkadir Geylani (KS)'den o sıralarda zayıf durumda bulunan Hanbeliliği canlandırmasını istemiş, O da Hanbeli Mezhebi'ne girerek bütün gücüyle bu mezhebi ihya etmeye çalışmıştır. Yaşadığı dönemde Hanbeliler'in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisine "Muhyiddin" (dini ihya eden) unvanı verilmiştir.

Hocası Ebu Said Rh.A)'in kendisine tahsis ettiği Babülerec'deki medresede tefsir, hadis, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimler okuttu ve vaaz vermeye başladı. Ancak bir süre son_ra bunları bırakarak inzivaya çekildi.

Bağdat ve Kerh civarında yirmi beş sene inziva ve mücahede hayatı sürdü. Şeyhi Debbas (KS)'ın nezdinde sülükunu tamamladı ve kendisine damad oldu.

Hırka giydikten sonra 521/1127'de sufi Yusuf Hemedanî (KS)'nin tavsiyesi üzerine tekrar cemaata vaaz vermeye başladı. Cemaatın mütemadiyen çoğalması üzerine, açıkta vaaz etmek mecburiyetinde kaldı. Oraya bir tekke inşa edildi ve başına geçirildi.

Hz.Geylani (k.s) Efendimizin Bağdad'da bulunan Türbe-i Şerifi

Tarikatı
Abdulkadir Geylanî KS)'nin tasavvuf anlayışı şeriata ve dinin zahirî hükümlerine titiz-j likle bağlı kalmak esasına dayanır. Her an Kuran ve hadîslere uygun hareket etmeyi şart koşardı İslamî hilafetin ruhunu ve peygamberlik emanetini yitirdiği, saltanat haline getirildiği bir dönemde o makamın yapması gereken işleri diğer rabbaniler gibi yüklendi. Davet ve sohbetleriyle insanlar, İslamî ahdi yenilediler. İnsanları, nefsanî arzuların kölesi ve insanların kulu olmaktan çıkardı. İbadet ve taata canlılık getirdi.

Zikir usulü olarak cehrî (alenî ve sesli) zikri esas kabul etti. Silsilesi Hz. Ali (r.a) vasıtasıyla Peygamberimiz (SAV)'e ulaşmaktadır. Kuvvetli bir tasarruf ve isteyene her türlü imdat etme himmeti kendisine verilmişti.

Tasavvuf tarihinde ilk zuhur eden tarikat olan Kadirîliğin beş esası vardır: "Himmet, yüce olmak, haramdan sakınmak, hizmeti güzel yapmak, azimetten ayrılmamak, ruhsatı bırakmak ve nimete saygılı olmak."

Başta kendi oğulları olmak üzere İran, Yemen, Mısır ve Şam gibi o günün İslam merkezlerinde bulunan alimler, kendilerinden ilim öğrenmiş ve feyz almışlardır. Yetiştirdiği yüzlerce halife ve binlerce talebesi, İslam'ı geniş bir coğrafyada yaydılar. Tarikatı İspanya ya ve Gırnata'nın düşüşü üzerine de Fas'tan başlayarak bütün Afrika'ya yaydılar. Hindistan ve Çin'in İslamlaşmasında etkin rol oynadılar.

Kadirîlik Anadolu'ya "Müzekkin Nüfus" sahibi Eşrefoğlu Rumî (KS), îstanbul'a ise İsmail Rumî (KS) tarafından girmiştir. Her ikisi de "piri sanî" diye anılmışlardır. İslam Dünyasında en fazla yayımış olan bu tarikat bugün hala canlı bir tasavvufî hayatın öncülüğünü yapmakta ve yoğun bir faaliyet göstermektedir.

Cihad ve Mücadelesi

Abdulkadir Geylani (KS)'nin 91 yıllık hayatinin 73 yılı Bağdat ve civarında geçti. Bu dönemde Abbasi Halifelerinden beş tanesinin hilafetine şahit oldu. Bütün ömrünü halkı irşadla tüketti. Hakk uğrunda, "Emr-i bi'1-maruf ve nehy-i ani'l-münker" yolunda kuvvetli bir mücadele verdi. Halife ve idarecileri tenkit etti. Şirk ve bid'atle savaştı. Cahiliyyet ve nifakla mücadele etti.

Sırr-ı vasl-ı yâri yol azanlara [4]açılmazız,
Biz hakikat şemsiyiz revzenlere açılmazız,
Biz ricâl esrârını şol zenlere açılmazız,
Zâhid
-i leffâf
[5] olan reh-zenlere açılmazız,

Açılup güller gibi handân olan anlar bizi.

Yâr vaslının sırrını yolunu şaşıranlara açmayız,
Biz hakikat güneşiyiz pencerelere açmayız,
Biz erler sırlarını şol kadınlara açmayız,
Çok konuşan zâhid olan eşkiyalara açmayız,

Açılıp güller gibi gülücü olan anlar bizi.

Hoşlanmadığına sabretmedikçe, hoşlandığını ele geçiremezsin.
 
http://www.youtube.com/watch?v=bSBNqGcNUaA

Hamr-ı rûy-i yâr ile sekrân olan anlar bizi,
Katresin bahr eyleyip ummân olan anlar bizi.

Câhil anlamaz zevil-irfân olan anlar bizi,
Vâkıf-ı esrâr olup hayrân olan anlar bizi.

Anlamaz hayvân olan,  insân olan anlar bizi,

Halkın artık eksiğine keylimiz yoktur bizim.

Kimseye tâ’netmeğe hiç dilimiz yoktur bizim,
Lâ-mekândan gelmişiz bir ilimiz yoktur bizim,

Bu fenâ gülzâra hergiz meylimiz yoktur bizim,
Her seher bülbül gibi nâlân olan anlar bizi.

Sırr-ı vasl-ı yâri yol azanlara açılmazız,
Biz hakikat şemsiyiz revzenlere açılmazız,
Biz ricâl esrârını şol zenlere açılmazız,
Zâhid-i leffâf olan reh-zenlere açılmazız,

Açılup güller gibi handân olan anlar bizi.

Sanmanız zâhid gibi havf u recâ abdâlıyız,
Geçmişiz andan şehâ bezm-i likâ abdâlıyız,
Tekye-i iklîmi lâhûtta bekâ abdâlıyız,
Baş açık yalın ayak râh-ı fenâ abdâlıyız,

Ref’edip ten cübbesin üryân olan anlar bizi.

Mısriyâ şehr-i fenâya uğradı râhım bugün,
Şems-i rûy-i yâr ile bedr oldu çün mâhım bugün,
Kuluna rahmeyleyip kıldı nazar şâhım bugün,
Lî-maallâh sırrına mahremdir İbrâhim bugün,

Ol sarây-ı vahdete mihmân olan anlar bizi.

 

Hamr-ı rûy-i yâr ile sekrân olan anlar bizi,
Katresin bahr eyleyip ummân olan anlar bizi.

Câhil anlamaz zevil-irfân olan anlar bizi,
Vâkıf-ı esrâr olup hayrân olan anlar bizi.

Anlamaz hayvân olan,  insân olan anlar bizi,

Yâr yüzünün şarabı ile sarhoş olan anlar bizi,
Damlasını derya eyleyip okyanus olan anlar bizi.

Câhil anlamaz irfân sahibi olan anlar bizi,
Sırlar vâkıfı olup hayrân olan anlar bizi.

Anlamaz hayvân olan,  insân olan anlar bizi,

 

Sözlerin anlaşılmasında karşısındakinin ahvali çok önemlidir. Yoksa en güzel şekilde beyan eden ve edilmiş olan Kur’ân-ı Kerim dahi birçok insan tarafından anlaşılmamıştır. Bunun nedeni karşı tarafın yetersizliğinden başka ne olabilir. Hakikatler gün gibi açık olsada ilgilinin görüşü ve bakışı çok önemlidir.

Bir gün Konya’nın Şerafeddin Cami’î civarındaki bir dükkânda halk toplanmış, şehre ilk defa gelen bir gramofonun başında tartışıyorlar:

“Gramofonda Kur’an-ı Kerim okumak caiz midir, değil midir?”

Ali Kemalî (d.1853-hyt: 4 Ekim 1920); fikir beyan etmesi için öğrencilerinin de bulunduğu tartışma yerine çağrılır ve meseleyi dinledikten sonra şöyle der:

“Siz bunu münakaşa edeceğinize oturup, acaba Frenk bunu nasıl icat etti, sesi plağa nasıl aldı diye kafa yorsanız daha iyi değil mi?”

Bu soru üzerine herkes susar ve tartışma sona erer.[1]

 

Halkın artık eksiğine keylimiz[2] yoktur bizim.

Kimseye tâ’netmeğe hiç dilimiz yoktur bizim,
Lâ-mekândan gelmişiz bir ilimiz yoktur bizim,

Bu fenâ gülzâra hergiz[3] meylimiz yoktur bizim,
Her seher bülbül gibi nâlân olan anlar bizi.

Halkın fazlasına eksiğine ölçeğimiz yoktur bizim.

Kimseye tâ’netmeğe hiç dilimiz yoktur bizim,
Mekânsız yerden gelmişiz bir yurdumuz yoktur bizim,

Bu fenâ gül bahçesine asla meylimiz yoktur bizim,
Her seher bülbül gibi figan olan anlar bizi.

 

Fena bahçesi (Fenâ fi’llâh) makamından geçip mekânsız yurda (bekâ bi’llâh) erişene eski halleri anlatmak uygun düşmediğidir. Geçmişin hayali ile meşgul olmak abesle iştigal etmektir. Geleceği düşünmekse boşuna gayrettir. Şimdiki hal ise yoktur. O zaman insan için varlığın değeri yerine kendini Allah Teâlâ’nın emirlerine daldırıp kendi yokluğundan kurtulup, onda kendini bulmaya çalışmalıdır. Çünkü beşerin varlığı Allah Teâlâ katında yok ile aynıdır.

 

Sırr-ı vasl-ı yâri yol azanlara [4]açılmazız,
Biz hakikat şemsiyiz revzenlere açılmazız,
Biz ricâl esrârını şol zenlere açılmazız,
Zâhid
-i leffâf
[5] olan reh-zenlere açılmazız,

Açılup güller gibi handân olan anlar bizi.

Yâr vaslının sırrını yolunu şaşıranlara açmayız,
Biz hakikat güneşiyiz pencerelere açmayız,
Biz erler sırlarını şol kadınlara açmayız,
Çok konuşan zâhid olan eşkiyalara açmayız,

Açılıp güller gibi gülücü olan anlar bizi.

 

Recül, manen olgunlaşmış insandır. Kur’an-ı Kerim tercümelerinin bazılarında hatalı olarak “erkek” diye tercüme edilmiş olan bu kelime, aslında kadın’ı da erkeği de kapsayan insan-i kâmil’i ifade eder. Tıpkı, adam olma’nın, yetişmiş, olgunlaşmış fert olmak anlamına gelmesi gibi, recul olmak da, insan-i kâmillik seviyesine yükselmektir.

Rical kelimesi recul’un çoğuludur.  recullerin sırrını yoldan çıkanlara açmadıklarını bildiriyor. Reculler hakikat güneşi (şemsi) dirler. Bundan ötürü onların kendi sırlarını, çalanlara açmadıklarım bildiren Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz özellikle çok lâf konuşan zahitlerden olan yol kesenlere, yani İslam’ın hakikatini bozarak insanların, hakikat ilmine giden yolda, yollarını saptıranlara, sır vermediklerini ifade ediyor.

 

Sanmanız zâhid gibi havf u recâ abdâlıyız,[6]
Geçmişiz andan şehâ bezm-i[7] likâ[8] abdâlıyız,
Tekye-i
[9] iklîmi lâhûtta bekâ abdâlıyız,
Baş açık yalın ayak râh-ı fenâ abdâlıyız,

Ref’edip ten cübbesin üryân olan anlar bizi.

Sanmayın zâhid gibi korku ve ümit abdâlıyız,
Geçmişiz andan padişah sohbetine kavuşma abdâlıyız,
İlâhî iklîm Tekkesinde bekâ abdâlıyız,
Baş açık yalın ayak fenâ yolu abdâlıyız,

Ten cübbesini atıp çıplak olan anlar bizi.

 

Abidler ve zahitler her şeyde Allah Teâlâ’yı görmedik­leri için onlardan sıkılmışlardır. Şayet her şeyde O’nu görselerdi hiçbir şeyden sıkılmazlardı.

 

Mısriyâ[10] şehr-i fenâya uğradı râhım bugün,
Şems-i rûy-i yâr ile bedr oldu çün mâhım bugün,
Kuluna rahmeyleyip kıldı nazar şâhım bugün,
Lî-maallâh sırrına mahremdir İbrâhim bugün,

Ol sarây-ı vahdete mihmân olan anlar bizi.

Ey Mısri fenâ şehrine uğradı yolum bugün,
Yâr yüzünün güneşi ile dolunay oldu ayım bugün,
Kuluna rahmeyleyip kıldı nazar şâhım bugün,
Lî-maallâh sırrına mahremdir İbrâhim bugün,

O vahdet sarâyında misafir olan anlar bizi.

 

TAHMİS-İ AZBÎ

 

Küfr-ü zülfü yâr ile hayran olan anlar bizi

Zahidâ yek din olup imân olan anlar bizi

Vâkia dürr-ü yetime kân olan anlar bizi

Zât-ı Hakk’da mahrem-i irfân olan anlar bizi,
İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi.

İlm-i sırrın hâlini zahir bilenler anlamaz

Feyzi Hakk’ı davâ-i ırfan olanlar gelemez

Mâsiva sultanını ten-bin[11] olanlar anlamaz

Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz,
Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi.

Hamdülillâh dahme-i [12] İsfendiyâr’i [13]açmaz

Ol sebebten âleme dürlü cevâhir saçmaz

Âlemin ak ve karasından onun için kaçmaz

Dünyâ vü ukbâyı ta’mir eylemekten geçmişiz,
Her taraftan yıkılıp vîrân olan anlar bizi.

Hamdülillâh kimseye ma’lum değil ahvalimiz

Kalmadı elde iradet dilde kıl u kâlimiz

Oldu bir dostla bir post dü-cihanda [14]malımız

Biz şol abdalız bıraktık eğnimizden şâlımız,
Varlığından soyunup üryân olan anlar bizi.

Arife geldi emirden bu hitap müstetâb[15]

Katresin nûş eylemektir feyzi Hakk’ın bin sevap

Her işi Hakk’tan bilen cân şüphesiz görmez ıtab[16]

Kahr u lûtfü şey’i vâhid bilmeyen çekti azab,
Ol azabdan kurtulup sultân olan anlar bizi.

Hakk’ın yüzü pîrin yüzü pîrin sözü Hakk’ın sözü

“İnnâ fetehnâ” [17]ayetin yârin okur kaşı gözü

Bu remzi idrâke gel Hakk’tır yine Hakk’ın yüzü

Zâhidâ ayık dururken anlamazsın sen bizi,
Cür’ayı sâfî içüp mestân olan anlar bizi.

Zâhirin Kur’ân ma’na sırrına mihman gerek

Bâtının esrârı hikmet sahnına meydan gerek

Hem tarikattir şeriat sıdk ile merdân gerek

Ârifin her bir sözünü duymaya insân gerek,
Bu cihânda sanmanız hayvân olan anlar bizi.

Başımız bir olmadık sevdâya saldık biz bugün

Aklımız haddi yok sahraya saldık biz bugün

Varımız Azbi’ya yağmaya saldık biz bugün

Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün,
Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi.

Var idim âlemden evvel âlem âdem olalı

Bî-nişandır sohbetin zâtın tecellî kılalı

Aklı ile fikri hayali bahri ferde salalı

Halkı koyup lâ mekân ilinde menzil tutalı,
Mısrıyâ şol canlara canân olan anlar bizi.

 


[1] (KARTALCI, 2004),s.14

[2] Keyl: Ölçme.   Kile. Hububat ölçüsü. Ölçek

[3] Hergiz: f. Aslâ, kat’iyyen. Hiçbir suretle.

[4] Azan:(Üzn. C.) Kulaklar; Yol azan: Yolunu şaşıranlara

[5] Leffaf: Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan

[6] Abdal: t. Safdil, ahmak, bön.   Afganistan’da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.   Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.   Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah’a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

[7] Bezm: f. Sohbet meclisi. Muhabbet yeri. Yiyip içme, îş u nûş. Meclis

[8] Likâ: kavuşmak; buluşmak, görüşmek; Allah’a ve sevdiklerine kavuşma.

[9] Tekye: f. Zikir veya ders için toplanılan yer.   Dervişlerin meskeni ve mâbedi.   Yaslanılacak, dayanılacak şey.   İtimâd etmek, dayanmak.(İşte Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem’in (A.S.M.) kudsi medresesi ve tekkesi olan Suffe’nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın ziyadesi için dua-i Nebeviyeye mazhar olan Hz. Ebu Hüreyre; gazve-i Tebük gibi bir mecma-i nâsda vukuunu haber verdiği şu mu’cize-i bereket, manen bir ordu sözü kadar kat’i ve kuvvetli olmak gerektir. M.)

[10] Ya: “Hey, ey!” mânasında nida olarak kullanılır. Arapçada başına geldiği kelimenin i’rabını ötre okutur. “Yâ-Halimu, Yâ-Rahimu” da olduğu gibi. Yâ, terkibli kelimelerin başına gelirse; baştaki kelimeyi “üstün” meftuh okutur. “Yâ Rabbe-l Âlemîn” de olduğu gibi.”  Yâ” üç şekilde kullanılır:1- Müennes zamiri olur. Kübrâ $ Hüsnâ gibi.2- Harf-i inkâr olur.3- Harf-i tezkâr olur. Bu hâlde elifle olursa “Harf-i nidâ” dır. Bâzen te’kid için kullanılır: “Yâ Allah, Yâ Rabbi” denildiği gibi. Bazen teessüf, istimdad ve istigase ifade ettiği de olur. “Yâ meded Allah, Yâ Allah!” gibi. Yâ, terdif beyan eder. “ Ve yahut” manasına: “Ya gelir ya

[11] Bîn: f. Kelime sonuna ilâve ile “gören, görücü” mânalarına gelir.

[12] Dahme: f. Mezar, kabir. Türbe.   Donanma geceleri atılan hava fişeği.

[13] İsfendiyâr: Efsânevi İran Hükümdârı, Gustaps’ın Oğlu. Firdevsi’nin Şahnâmesinde macerâları anlatılır.

[14] İki cihanda

[15] Müstetab: İyi, güzel, âlâ.   Devâ.

[16] İtab: paylama azarlama

[17] Fetih, 1

Bismillâhirrahmânirrahîm. 80 / ABESE - 1. Abese ve tevellâ.
 
NEFS-NEFİS-NEFES NE DEMEKTİR:

 

NEFS kişinin özüdür. Nefs ikiliği isteyen ve İkilik görendir. Nefs Cenabı Allahın Efali, Sıfatı Zatıdır. Cenabi hakkın süfliyetteki tecellilerine Nefs, Ulviyetteki tecellilerine Ruh denir. aslinda, ikiside birdir. kişinin süfliyet vadisindeki şer diye bildiğimiz, kurani kerimdeki yasaklanan tecellilerini arzu ve istekte bulunmasi 7 başlı ejderha veya devdir. Nefs odurki kişileri şerre değil, hayra sevk eden istek ve arzulardır. onun için Nefsini bilen Rabbını bilir buyurulmuştur. işte bir salikte, Nefsini bilmek için her Nefeste evvela daimi zikiri yapmasi sağlanmalıdır. zira zikirle kalpler mutmain olur. ayeti bizlere, itminan olduktan sonra Ey Mutmin olmuş Nefs dön Rabbına ayetini ikaz eder. Rabbimiza Efali ilahiye kapısından girmek suretiyle Fenafillah mertebelerinde Nefsimizi laikiyle tanımış oluruz. 
Peygamber efendimiz Vücud günahından daha büyük bir günah tasavvur edemiyorum buyurmuşlardır. onun için, bir kişi Efalini efali ilahiye olduğunu, sıfatların sıfatı ilahiye olduğunu, vücudununda vücudu ilahiye olduğunu öğrenerek şirklerden kurtularak Rabbını tanımış olacaktır. tabiiki Rab ikidir. 

1-Rabbil Alemin

2-Rabbil has tır. 

Bizlerin Nefsimizi tanıdığımızda, öğrendiğimiz ve şuhut ettiğimiz Rabbil hasımızdır. bizi bizle sevk eden ve bizlerden duyan, gören ve her türlü icraatı yapan Rabbil hasımızdır. her kişinin bir Rabbil hası vardır. Cenabı Allah Uluhiyetinden, Rububiyetine tecelli ederek, hem kulluk yönü olan Ubudiyetini tecelli ettirmekte, hemde, mazharların istidat kabiliyetleri nisbetinde Rablığını zuhura getirmektedir. biz buna her fertte, ayrı, ayrı istidatları nisbetindeki tecellisine Rabbil has diyoruz. 

Rabbil Alemin ise:yine Cenabı Allahın Uluhiyetinden kulluğuna tecelli ederek Rahmaniyet olan, Muhammed sıfatlarından en yüce kemalatı ile tecellisidir. benim ve senin gibi yüzlerce, hatta binlerce kişileri irşad ve terbiye edendir. bunların görünme mazharları birden fazla olsa bile, yinede özde onlar birdirler. onların siyretteki tekliklerini çeşitli mazharlardan tecelli etmesi onların birliklerini bozmaz. 
NEFİS demekte:lezzetli, hoş, güzel, sevimli anlamlarına gelmektedir. Lezzet kelimesinin başındakı lez kelimesini kaldırırsak, yalniz zat kalır. tatlı olan hoş ve güzel olan ne imiş. Allahın tecellileri imiş. kişininde gayriyet ve şirklerinden kurtulmasi ile, aslı olan Nefis deryasına ayak basmış olacaktır. Şu halde Nefiste sıfatlardan tecelli eden, Cenabı Allahın Cemalullahının seyri olmaktadır. tavsilatı Muhammediye dediğimiz bu kainatta, her sıfattan zatını ilan eden Hak Tealadır. işte bunu görmek ve seyretmekte, Nefis olmuş oluyor. çünkü her sıfatta ayrı ayrı istidat ve kabiliyetlerine göre kendini ilan etmektedir. 

NEFES iseolunum yolu ile alıp verdiğimiz, Hu çekişimizdir. Hu demek arabcada, zamirdir. o manasına gelir. bir kişide evvela Nefsini tanımalı, sonrada Rabbını tanımalıdır. sonra Celal ve Cemal tecellileriyle Allahı tanımalıdır. İşte bundan sonra o diye tarif edeceğimiz Ahadiyetteki Hüviyetine o, yani Hu diyebilir. yoksa Allahı tanımadan bir kişi bilinçli olarak Hu deyemez. Hu deyebilmesi için, o dediği varlığı tanıması lazımdır. işte bizlerdeki tecelli eden Rabbımız, daima her Nefeste ben oyum. Ey kullarım, uyanın. beni Mekkede, Medinede aramayın. ben size şah damarınızdan daha yakınım. kendinizi biraz tefekkür ediniz. diyor. 

Öyle sanırımki ayrıyım, dost gayridir ben gayriyim. 

Benden görüp işiteni bildimki o canan imiş. 


diyen sultanım Mısrı Niyazi hz. leri, bizlere burayı ikaz ediyor. şu halde, Nefs, Nefis ve Nefes, özde ayni imiş. fakat tecelli ettikleri beldelerde, tecelli farklarıyla ayrı, ayrı zuhuratı olduğu için, ayrı isimler almışlardır. sen Tenzihte Nefs, Teşbihte Nefis, Tevhiddede Nefes olduğunu zevk etmeğe bak. Yoksa her şey Haktır diyen ahmak olur. elbette her şeyden tecelli edip görünen Haktır. fakat, yeri ve farkı ile bunu yerli yerinde görmek lazımdır. Yoksa kişi her şey Haktır demekle ahmaklardan olur. bilhassa buna dikkat etmek lazımdır.

 
 
Eğer gönül gözü ile görürsen kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın ...                                
 
Eğer gönül gözü ile görürsen kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın ...   

bismill2.gif (3562 Byte)

 

 

 

MESNEVİ ŞERİF

ANA SAYFA

KİTAP-2

BEYİT 1-700

Bu ikinci cildin gecikmesinde bazı hikmetler vardır.İşin faydalarına dair Tanrı hikmetleri,kula tamamiyle malûm olsa kul,o işi yapamaz,âciz kalır.Tanrının sonsuz hikmetleri;idrakini yıkar,harabeder.Kul o işe koyulmaz.UluTanrı ,o sonsuz hikmetlerden pek az bir miktarını, kula yular yapar,onu o işe çeker.O işin faydasından hiç haber vermese kul hiç harekete gelmez.Çünkü hareket,insanların faydası içindir ve biz o yüzden işe koyuluruz.O işin hikmetini tamamiyle bildirse kul yine harekete gelemez.Nitekim devenin yuları olmasa yürümez.Fakat yular ağır ve büyük olsa yine gidemez,çöküverir.”Hiçbir şey yoktur ki hazineleri bizde olmasın.Fakat onu  ancak mâlum bir miktarda indiririz.”Toprak susuz kerpiç olmaz.Fakat “Tanrı gökyüzünü yüceltti,ölçülü yaptı.”Her şeyi de ölçülü verir;sayısız,ölçüsüz değil.Ancak halk ve beşeriyet âleminden geçen kişiler,”Tanrı,dilediğini sayısız bir surette rızıklandırır” hükmüne mahzar olanlar ve tatmayan bilmez sırrına erenler,bundan müstesnadır.

     Birisi “Âşıklık nedir? Diye sordu.
     Dedim ki:Benim gibi olursan bilirsin.

   Aşk,sayıya sığmaz,ölçüye gelmez sevgidir.
   Bundan dolayı,hakikatte Halk sıfatıdır,kula nispet edilmesi mecazidir demişlerdir.”Tanrı onları sever” sözü nerede kaldı?
   Tanrı Peygamberine daimî ve çok salâtü selâm olsun.


   
MESNEVİ  II


Bu Mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için bir zaman zımdır.
   Bahtın yeni bir çocuk doğurmadıkça kan, tatlı süt haline gelmez. Bunu güzelce duy.
   Hak Ziyası Hüsamettin, göğün yücesinden tekrar dizgin çevirince yine Mesnevi’ye başlandı.
   Hakikatler miracına gitmişti, o yüzden onun baharı olmadığı cihetle koncalar açılmamıştı.

5. Denizden tekrar kıyıya dönünce Mesnevi şiirinin çengi de düzeldi, çalınmaya başlandı.
   Ruhların cisı olan Mesnevi’ye, yeniden recebin on beşinci günü başlandı.
   Bu alışverişe başlayış tarihi, (Hicri) 662 tarihiydi.
   Bir bülbül buradan uçup gitti, dönüp yine geri geldi. Bu manaları anlamak için doğanlaştı.
   Bu doğanın konağı, padişahın kolu olsun; bu kapı, halka ebediyen açık kalsın.

10. Bu kapının afeti, heva ve şehvettir. Yoksa burada daima şerbetler içilir durur.
   Bu ağzı kapa da o âlemi gör. O âleme gözbağı, boğaz ve ağızdır.
   Ey ağız, sen esasen cehennemin bir alevisin! Ey cihan, sen zaten bir berzaha benzersin!
   Baki nur, aşağılık dünyanın ardındadır. Saf süt, kan nehirlerinin ardındadır.
   Oraya ihtiyarsız bir attın mı… sütün karışır, kan haline gelir.

15. Âdem peygamber, nefis zevkine bir adım attı, cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti.                 
    Melek, Şeytandan kaçar gibi ondan kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü.
   Gerçi cüret ettiği suç bir kıl kadardı. Fakat o kıl iki gözde bitmişti.
   Âdem,kadim nur’un gözüydü.Gözde kıl,büyük bir dağ kesilir.
   Eğer  Âdem, o hususta meşverette bulunsaydı pişman olup özürler serdetmezdi
.

20. Çünkü bir akıl, başka bir akılla birleşti mi; kötü işe, kötü söze mani olur.
   Fakat nefis, başka bir nefisle dost olursa cüzi akıl muattal olur, bir işe yaramaz.
   Yalnızlıktan ümitsizliğe düşünce güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir.
   Yürü, tez bir Tanrı dostu ara. Böyle yaptın mı, Tanrı, senin dostun olur.
   Halvette oturup gözünü yuman da bunu yine dosttan öğrenmiştir.

25. Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil.
   Akıl başka bir akılla birleşti mi nur artar, yol meydana çıkar.
   Fakat nefis, bir başka nefisle sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir.

   Ey avcı, dost senin gözündür. Onu çerçöpten arı tut.                       
   Sakın dil süpürgesiyle ona toz kondurma. Göze tozu toprağı hediye götürme.

30. Zira mümin, müminin aynası olunca yüzü buğulanmadan kurtulur.
   Mahzunluk zamanında dost, can aynasıdır. Aynanın yüzünü nefesle buğulandırma.
   Nefesinden buğulanıp yüzünü senden örtmemesi için her nefeste soluğunu tutman lâzım.
   Topraktan aşağı mısın ki ? Toprak bile sevgiliyi bulunca bir bahar yüzünden yüz binlerce çiçeğe kavuştu.
   O yaş ağaç, sevgiliyle buluşunca hoş bir hava yüzünden baştan ayağa açıldı, donandı.

35. Fakat gözün aykırı bir dost görünce başını, yüzünü yorgana çekti.
   “ Kötü dostla ünsiyet, beya bulaşmaktır. Mademki o geldi, bana uyumak düşer.
   Uyuyayım da Eshabı Kehf’ten olayım. O sıkıntıda o minnette mahpus kalmak, Dıkyanus’tan iyi” dedi.
   Eshabı kehf’in uyanıklığı,Dıkyanus’a kulluk etmekti. Fakat uykuları; şereflerini, haysiyetlerini korumuş oldu.

   Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye !

40. Kargalar, güz mevsimi otağlarını kurdular mı, bülbüller gizlenir ve susarlar.
   Çünkü gül bahçesi olmayınca, bülbül sükût eder. Güneşin kayboluşu, uyanıklığı öldürür.
   Ey güneş ! Sen yeraltını aydınlatmak üzere bu gül bahçesini terk ediyorsun.
   Fakat marifet güneşi, bir yerden bir yere gitmez, o güneş dolunmaz. Onun tanyeri akıl ve candan başka bir yer değildir.
   Hele işi gücü ; gündüz olsun gece olsun, âlemi aydınlatmak olan o cihanın kemal güneşi hiç kaybolmaz.

45. İskender’sen gün doğusuna gel. Ondan sonra nereye gidersen nurlusun, kuvvetlisin!
   Ondan sonra nereye varsan orası doğu olur; doğrular senin batına âşık kesilir.
   Senin yarasa duygun batıya doğru koşmakta, inciler saçan duygun da doğuya doğru akmakta.
   Ey atlı ! Duygu yolu, eşeklerin yoludur.Ey eşeklere karışan, utan!
   Bu beş duygudan başka beş duygu daha vardır. O duygular kırmızı altın gibidir, bunlar bakır gibi.

50. Tanıyışta, anlayışta mahareti olanlar, o pazarda nasıl olur da bakır duyguyu altın duygu gibi alırlar?
   Bedenlerin duygusu, zulmet gıdası yemekte, can duygusuysa bir güneşten çerezlenmekte.

   Ey duygularını derleyip toplayarak gayp âlemine götüren! Musa gibi elini koynundan çıkar.
   Ey sıfatları marifet güneşi olan! Bu âlem güneşi, bir sıfatla mukayyettir.
   Halbuki sen gâh güneş olursun, gâh deniz. Gâh Kafdağı kesilirsin, h Anka.

55. Fakat hakikatte sen ne bu olursun, ne o. Ey vehimlerden uzak, ey ilerden ileri!

  
Ruh; ilimle, akılla dosttur. Ruhun Arapça’yla, Türkçe’yle ne işi var?
   Ey nakşı, sureti olmayan! Bunca nakışlar, bunca suretlerle, sana hem müşebbih hayran olmuştur, hem muvahhit!
   Gâh müşebbihi muvahhit yapmakta, gâh suretler muvahhidin yolunu kesmekte.
   Gâh sarhoşlukla sana Ebül Hasen der, gâh ey yaşı küçük, ey bedeni taze ve yumuşak güzel diye hitabeder.

60. Bazen de kendi suretini viran eder ve bunu, sevgiliyi tenzih etmek için yapar.
   Duygu gözünün mezhebi, İtizaldir. Akıl gözüyse vuslata kavuşmuştur, Sünnî’dir.
   İtizale uyan, duyguya kapılmıştır. Fakat sapıklıktan kendini Sünnî gösterir.
   Duyguda kalan kişi, Mutezi’dir. Sünnî’yim dese de cahillikten der.
   Duygudan çıkan kişi Sünnî’dir. Gören göz, izi hoş akıl gözüdür.

65. Hayvan duygusu padişahı görseydi öküzle eşek de Tanrıyı görürdü.
   Sende hayvan duygusundan başka, heva ve hevesten dışarı bir duygu olmasaydı.

   Âdem oğulları; nasıl olurda mükerrem, nasıl olur da hayvanla müşterek duygu ile sırra mahrem olurlardı?               
   Sen suretten kurtulmadıkça Tanrıya surete sığmaz, yahut sığar demen, aslı olmayan bir sözden ibarettir.
   Tasvire sığar, yahut sığmaz bahsi; tamamiyle iç olmuş, suretten kurtulmuş adamın harcıdır.

70. Eğer körsen köre teklif yoktur. Değilsen yürü, var; sabır kurtuluşun anahtarıdır.
   Sabır ilâcı, gözlerin perdesini de yakar, göğüsleri gönülleri de yarıp açar.
   Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan, topraktan hariç suretler görürsün.

   Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da. Devlet yaygısını da, onu döşeyeni de.
   Sevgilimin hayali bana Halil gibidir. Sureti put ama manası putları kırmakta.

75. Tanrı’ya şükür olsun ki o zahir olunca can, onun hayalinden, kendi hayalini gördü.
   Kapısının toprağı, gönlümü teshir etti. Senin toprağına karşı ululananın toprak başına.!

   Dedim ki; Eğer güzelsem bu güzelliği onun lûtfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten çirkinlikler bile bana güler!       
   Çaresi şu: Kendime bakayım kendime çeki düzen vereyim. Bakalım, ona lâyık mıyım, değil miyim?
   O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı, kart bir ihtiyarı nasıl seçer?

80. Temizler, kimlerindir? Temizlerin. Şu meydandadır: Güzel, güzeli sever, güzeli ister.
   Şunu bil ki güzel, güzeli cezbeder. “ Temizler,temizler içindir” âyetini oku!

   Âlem de her şey, bir şey cezbeder. Sıcak sıcağı çeker , soğuk soğuğu.
   Aslı olmayan, aslı olmayanları çekmektedir, bakilerde bakilerden sarhoş olmakta.
   Cehennem ehli olanlar, cehennem ehli olanları cezbeder. Nura mensup olanlar, ancak nura mensup olanları ister.
   Gözünü yumdun mu canın kopuyormuş gibi bir eleme, bir ıstıraba düşersin. Gözün, gündüzün nurundan ayrılmaya sabrı yoktur.

85. Gözünü yumdun mu tasalanır, gama, gussaya düşersin. Gözün nuru, gündüzün nurundan ayrılamaz.       
   Senin tasan, gam ve gussan; hemencecik gündüzün nuruna kavuşmak isteyen göz nurunun cazibesinden ileri gelir.

   Gözün açıkken de tasalanırsan bil ki gönül gözünü yummuşsundur,onu aç!
   Bil ki  sıkıntı gönlünün iki
gözü de kapalı olduğundandır. Gönül gözü kıyasa sığmaz bir ziya arayıp durmaktadır.
   O iki ebedî nurun firkati, seni tasalandırmaktadır. Onu koru!

90. O madem ki beni çağırmakta, ben de kendime bakayım. Onun cazibesine lâyık mıyım, yoksa çirkin miyim?
   Bir güzel, peşine bir çirkini takarsa onunla alay ediyor demektir.
   Acaba yüzümü nasıl göreyim? Ne renkteyim ki, gündüz gibi miyim, gece gibi mi?
   Diye can suretimi hayli zamandır arayıp duruyordum. Fakat suretim kimseden görünmüyordu.
   Nihayet dedim ki, ayna neden icadedilmiş, ne güne yarar? Herkes nedir, kimdir, kendisini bilsin diye değil mi?

95. Demirden yapılma ayna suretler içindir. Can yüzünün aynasıysa çok pahalı, çok değerlidir.
   Can aynası ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgilinin yüzü ki, o diyardan.

   Dedim ki: Ey gönül sen külbir ayna ara. Denize git, ırmaktan iş bitmez!
   Kul, bu istek yüzünden civarına geldi. Meryem’i hurma fidanına derdi çekti.
   Gönlüm, gözünü görünce o görmemiş göz yok oldu; gönlüm gözün ta kendisi kesildi.

100. Seni ebedî olarak küllî bir ayna gördüm. Gözünden kendi suretimi müşahede ettim.
   Nihayet ben, beni buldum, iki gözünde aydın bir yol gördüm, dedim

   Vehmin; kendine gel, o senin hayalindir. Kendini hayalinden ayırdet dedi.
   Suretim gözünden seslendi: Birlikte ben senim, sen de bensin.
   Hayal bu zevali olmayan aydın gözdeki hakikatlerden nasıl yol bulur da girer?

105. Suretini, benden başkasının gözlerinden görürsen onu hayal bil, onu reddet!
   Çünkü benden başkası, gözüne yokluk sürmesi çekmekt,
e hakikatte yok olan şeylerle gözünü sürmelemekte… Şarabı, Şeytanının tasvirinden tatmaktadır.

   Onun gözü hayal ve yokluk evidir. Hulâsa o, yokları var görür.
   Benim gözüme ululuk sahibi Tanrı’nın sürmesiyle sürmelenmiştir. Varlık evidir, hayal evi değil.
   Gözünde bir tek kıl olsa hayalinde gevher, yeşim taşı gibi görünür.

110. Hayalinden tamamıyla geçersen o vakit yeşim taşını,gevherden ayırt edebilirsin.
   Ey gevher tanıyan kişi, bir hikâye dinle de meydanda ve apaçık olan şeyi kıyastan fark et.

                  
Tanrı razı olsun,Ömer zamanında birisinin, hayalini hilâl sanması.

Ömer zamanında oruç ayı geldi. Birkaç kişi bir dağın tepesine koştu.
   Oruç ayının hilâlini görüp kutlulanmak,onu hayra yormak istiyorlardı. Birisi “ Ey Ömer, işte hilâl” dedi.
   Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi. “ Bu ay senin hayalinden meydana geldi.

115. Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm.Tertemiz hilâli nasıl olur da görmem?
   Elini ısla da kaşını sıvazla. Ondan sonra hilâle bak!” dedi.
   Adam elini ıslayıp kaşını sıvazlayınca ayı göremedi. “ Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi.
   Ömer dedi ki: “Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi
;
yaydan sana bir ok attı”.
   Onun yolunu bir eğri kıl kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı.

120. Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa bütün vücudun eğri olunca halin ne olur?
   Her cüz’ünü doğrulara uyup doğrult. Ey doğru yola giden,o eşikten baş çekme!
   Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin değerini azaltan da yine terazidir.

   Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır.
   Yürü, kâfirlere karşı şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç!

125. Ağyarın başına kılıç kesil; kendine gel; tilkilik etme, aslan ol.

   Ki dostlar gayretleri yüzünden senden kesilmesinler! Çünkü o dikenler, bu güle düşmandır.
   Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır.
   Kendine gel, Şeytan sana “ babasının canı” der bu suretle o lain seni aldatır.

   Bu kara yüzlü, babana da bu şeytanlığı yaptı. Âdem’i de mat etti.

130. Bu kuzgun, satranç başın da çeviktir. Yarı uykulu gözle kuzgunu doğan görme!
   Çünkü o kadar çok oyunlar bilir ki boğazında bir çöp gibi kalakalır.!
   Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir? Mevki ve mal sevdası.
   Ey kararsız kişi, mal çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa Abıhayatı içirmez.
    Malını, düzenbaz bir düşman çalacak olsa bir yol keseni, başka bir yol kesen dolandırmış demektir.

                                   Bir yılancının başka bir yılancıdan yılan çalması

135. Bir hırsızcağız, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet saymaktaydı.
   Yılancı, yılanın zehirlemesinden kurtuldu. Yılan da hırsızını ağlatıp inleterek öldürdü.
   Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı, “Onu benim yılanım öldürdü,canından etti.
   Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım diye dua edip duruyordum,gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu.
   Tanrıya şükürolsun ki o dua kabul edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama bana faydaymış” dedi.

140. Nice dualar vardır ki ziyanın, helâk olmanın ta kendisidir. Pak Tanrı, onları kereminden kabul etmez.
  

                       
İsa Aleyhisselâm’ın yoldaşının İsa’dan kemikleri diriltmesini istemesi

   İsa ile bir ahmak yoldaş oldu.Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince,
   Yoldaş,ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı,
   Bana da mutlaka öğret de bir ,y,l,kte bulunayım,o adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.
   İsa dedi ki:”Sus! Bu senin işin değil.Senin nefeslerinin,senin sözünün harcı değil!

145. Nefesin yağmurlardan daha arı,duru olması, o nefes sahiplerinin melkelerden daha idrakli bulunması lâzımdır.
    Âdem,ömürlerce yandı,yakıldı da arındı;felekler hazinesine emin oldu.
   Sen de sağ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede,Musa’nın eli nerede,”
   O ahmak,”Benim sırlara kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku!” dedi.
   İsa dedi ki: “Yarabbi,bunlar ne sırlardır?Bu ahmağın bu mücadeleye girişmesi nedendir?

150. Bu hasta, nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor? Bu murdar herif neye kendi canının derdine düşmüyor?
   Kendi ölüsünü bıraktı da yabancı ölüyü diriltmeye kalkıştı!”
   Tanrı,”Gerilemede gerilemeyi arar.Diken eken ancak yeşermiş taze diken elde edebilir.
   Dünyada diken eken kişi,sakın ektiğin dikeni gül bahçesinde arama!
   O, eline gül bile alsa diken olur.Bir dost varsa dost,yılan kesilir.

155. O şaki kötülüklerden çekinen kişinin kimyası hilâfına zehir ve yılan kimyasıdır(her şeyi zehirler,her şey ona karşı yılan haline gelir).

           Sofinin hizmetçiye hayvanı tımar ettirmesini  söylemesi,hizmetçinin de “Lâhavle” demesi

Bir sofi seyahate çıktı, döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu.
   Bir hayvanı, vardı ahıra bağladı. Kendisi dostlarla, sofanın baş köşesine geçip oturdu.
   Arkadaşlarıyla murakabeye daldı. Murakabede sevgilinin huzuru, adamın önünde bir defter haline gelir (Tanrının manevi huzuruna varılır, bütün hakikatler o huzurda okunur)
   Sofinin defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi bembeyaz ve temiz gönüldür.

160. Alimin azığı ve sermayesi, kalemden meydana gelen eserlerdir. Sofinin azığı ve sermayesi nedir? Ayak izleri!     
   Sofi; av peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer.
   Bir müddet ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen ahudaki misk kokusu, yolu gösterir.
   Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa nihayet o adım atma o yol alma yüzünden muradına ulaşır.
   Misk kokusunu duyup bir konak yol almak, iz izleyerek yüz konaklık yol almadan, yüz konaklık yolu dönüp dolaşmadan daha iyidir.

165. Ay ışıkların doğusu olan gönül yok mu? O gönül, ariflere “kapıları açılmıştır” sırrıdır.
   Sana duvardır ama onlara kapı. Sana taştır ama azizlere inci!
   Senin aynada açıkça gördüğünü pir, hem de daha önce bir kerpiç parçasında görür.
   Pir olanlar o kişilerdir ki bu alem yokken onların canları, kerem denizinde vardı.
   Bu tene düşmeden önce nice ömürler geçirdiler,ekmeden önce meyveler devşirdiler!

170. Nakıştan, suretten evvel canlandılar,deniz yarılmadan inciler deldiler!

                   Tanrı’nın mahlukatı yaratmak hususunda meleklerle müşaveresi

   Tanrı, âlemi ve Âdemi yaratma hususunda meleklerle müşavere ederken onların canları, boğazlarına kadar kudret denizine dalmış bulunuyordu.
   Melekler,buna mani olmak istedikleri zaman, gizlice meleklere ıslık çalıyorlar,onlarla alay ediyorlardı.
   Bu nefsi Küll’ün ayağı bağlanmadan onlar her yaratılacak şeyin suretini biliyorlardı.
   Feleklerden önce Zuhal yıldızını, tanelerden önce Ekmeği görmüşler;

175. Akılsız, gönülsüz fikirlerle dolmuşlar; askersiz, savaşsız galip gelmişlerdi.
   O apaçık anlayış,onlara nispetle düşünüştür. Yoksa haddi zatında, bu sırdan uzakta kalanlara göre görüşün ta kendisidir.
   Düşünüş; geçmişe, geleceğe dairdir. Bu ikisinden de kurtulunca müşkül hal olur
   “Ruh üzümden şarabı,yoktan varı görür”
   Onlar da keyfiyete düşecek olan her şeyi keyfiyetsiz görmüşler,madenden önce sağlamla kalpı fark etmişlerdir.

180. Üzüm yaratılmadan önce şaraplar içmişler, muhabbet sarhoşu olmuşlardır.
   Onlar, sıcak temmuz ayında kışı, güneşin ziyasında gölgeyi görür.
   Üzümün gönlünde şarabı,tamam yoklukta bütün varlığı müşahede ederler.
   Gök, onların işret meclislerinde ancak bir yudumcuk içer.Güneş, ancak  onların cömertliğiyle bu sırmalı libası giyer.
   Onlardan iki dostu bir arada gördün mü bil ki onlar hem birdir, hem altı yüz bin!

185. Onların sayıları dalgalar gibidir. Onlar rüzgâr,zahiren çoğaltır.
   Halkın can güneşi, halkın pencerelere benzeyen bedenlerinde taaddüt eder,çoğalır.
   Fakat güneşin kursuna bakarsan birdir.Bedenlerle  mahcup olan kişi şüphededir.
   Çokluk, ruhu Hayvanidedir, Ruhu insani ise birdir.
   Hak, onlara madem ki nurundan saçtı, Hakk’ın nuru, artık ayrılmaz .

190. Yoldaş, bir müddet usanmayı bırak da o güzelin tek benini sana anlatayım.
   Onun güzelliği anlatılmaz, iki âlem de nedir? Onun yüzündeki benim aksi!
   Onun güzel benini anlatmaya başladım mı söz, tenimi yarmak, parçalamak istiyor.
   Ben bu harmanda bir karınca gibi memnun geçinip gidiyorum,hatta kendi cirmimden, kendi haddimden fazla yük çekmekteyim.

               Dinleyen,hikâyenin zahirini istediğinden içyüzünün söylenmemesi,kapalı kalması

   O aydınlığın bile haset ettiği güzel, beni bırakır mı ki söylenmesi lâzım ve farz olan sırları söyleyeyim.

195. Deniz köpüklenir, köpükle örtülür, köpüğü ileri sürer. Sonra da köpüğünü çeker, açılır, kendisini gösterir.
   Şimdi dinle, hikâyenin içyüzünü anlatmama ne mani oldu? Dinleyenin gönlü başka bir yere gitti.
   Hatırına o konuk olan sofinin hali geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı.
   Onun için bu sözü bırakıp ona başlamak hali anlatmak için o hikâyeyi söylemek icap ediyor.
   Fakat ey aziz, sofiyi,suret sofisi sanma! Ne vakte kadar çocuklar gibi cevize,üzüme düşüp kalacaksın?

200. Oğul, bizim cismimiz cevizle üzümdür. Ersen bu ikisinden de geç!
   Eğer sen geçmezsen Tanrı’nın lütfu, Tanrı’nın keremi seni dokuz kat gökten geçirir.
   Şimdi hikâyenin zahirini dinle, fakat taneyi samandan ayır ha!     

                Hizmetçinin,hayvana bakmayı kabul etmesi, sonra da vaadini yapmaması
  

   O zevk ve huzur dileyen sofilerin zikir ve mürakabeleri, vecit ve şevkle sona erince.
   Konuğa yemek getirdiler. Konuk, o zaman hayvanı hatırladı,

205. Hizmetçiye”Ahıra git, hayvana saman ve arpa ver ”dedi.
   Hizmetçi dedi ki :“ Lâhavle... Bu ne fazla söz! Eskiden beri bu işler benim işim.”
   Sofi “Önce arpayı ısla. Çünkü eşek karttır,dişleri sağlam değil” dedi.
   Hizmetçi “ Lâhavle. Ey ulu, bunu niye söylüyorsun? Bu hizmet usulünü, hep benden öğrenirler” dedi.
   Sofi “Önce semerini indir,sırtına da ilâç koy” dedi.

210. Hizmetçi “Lâhavle ey hakîm, benim senin gibi yüz binlerce konuğum geldi;
   Hepsi de yanımızdan razı olup gittiler.”Konuk bizim canımızdır,bizdendir” dedi.
   Sofi “Suyunu ver ama ılık olsun” deyince hizmetçi “ Lâhavle. Artık beni utandırıyorsun” dedi.
  Sofi “Arpaya az saman karıştır” dedi. Hizmetçi “ Lâhavle. Bu sözü kısa kes artık” dedi.
   Sofi “Yerini süpür, taş toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi.

215. Hizmetçi “Lâhavle, a babam, lâhavle de! Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle!” dedi.!
   Sofi “Eşeğin sırtını tımar et” dedi. Hizmetçi “ Lâhavle. Baba, artık utan.!” dedi.
   Bunu deyip eteğini sıkıca beline doladı. “işte gittim,önce arpa,saman getireyim”dedi.
   Gitti ama ahır aklına bile gelmedi. Yalnız sofiyi aldattı.                        
   Birkaç hazelenin yanına gitti, Sofinin sözlerine gülmeye, onunla alay etmeye koyuldu.

220. Sofi uzun zaman yolculukta bulunduğundan gözlerini yumup daldı,rüya görmeye başladı:
   Eşeği bir kurda sataşmıştı. Kurt, sırtından, oyluğundan onu paralıyordu.
   Uyanıp “Lâhavle. Bu ne biçim saçma rüya, Acaba o şefkatli hizmetçi nerede ki?” dedi.
   Yine daldı. Bu sefer eşeğini yolda giderken gâh, bir kuyuya, gâh bir çukura düşüyor gördü.
   Türlü , türlü kötü rüyalar görüyordu. Rüyasında bazen Fatiha suresini, bazan Karia suresini okuyordu.

225. “ Çare ne ? Dostlar kalkıp gittiler. Bütün kapıları da kapadılar” dedi.
   Yine “O Hizmetçiceğiz, bizimle tuz ekmek yemedi mi ki ?
   Ben ona lütuftan başka ne yaptım, yumuşak sözlerden başka ne söyledim? Aksine o bana neden kinlendi ki?         
   Her düşmanlığa bir sebep olur. Yoksa aynı cinsten oluş insanı vefakâr eder” diyordu.
   Sonra tekrar “ Lütuf ve ihsan sahibi Âdem, iblis’e bir cefada bulundu mu ki?

230. İnsan; yılana, akrebe ne yaptı ki onlar,daima insanı sokmak öldürmek isterler.
   Kurdun huyu yırtıcılıktır. Bu haset de nihayet yaradılışta vardır demekte”,
   Sonra yine “ Böyle kötü zanna düşmek hatadır.. Neye kardeşim hakkında böyle bir zanda bulunuyorum?” diye söylenmekteydi.
    Yine dönüp diyordu ki: “ Bu kötü zanna düşmek de bir tedbire sarılmaktır. Şüpheye düşmeyen muvaffak olur mu?”
   Sofi vesvese içindeydi. Eşeğe gelince öyle bir haldeydi ki düşmanların cezası da, dilerim böyle olsun!

235. Zavallı eşek; taş toprak içinde,semeri tersine dönmüş, kuskunu kopmuştur.
   Yol yürümekten ölmüş, bütün gece yemsiz.. gâh can çekişmekte,gâh ölüm haline gelmekteydi.
   Bütün gece “Yarabbi,arpadan vazgeçtim, bir avuçcağızdan da az saman olsa” diye sayıklıyordu.
   Hâl diliyle “Ey şeyhler,bir merhamet edin,bu ham ve edepsiz hizmetçinin elinden yandım” diyordu.
   O eşeğin çektiği eziyeti duyduğu azabı ancak karada uçan kuş,sele kapılırsa çeker duyar!

240. Nihayet biçare eşek, açlık illetinden o gece seher çağına kadar yan üstü yattı.
   Gündüz olunca, hizmetçi gelip hemen semerini düzeltti,sırtına vurdu.
   Eşekçiler gibi birkaç sopa indirdi. O köpek hizmetçiden ne umulursa eşeğe onu yaptı.
   Eşek dayağın,şiddetinden sıçradı,kalktı. Dili yok ki halini söylesin!

                            Kervan halkının Sofinin eşeğini hasta sanmaları

   Sofi, merkebe binip yola düzülünce merkep,her an yüzüstü düşmeye başladı.

245. Halk,merkep düştükçe onu kaldırmaya koyuldu. Herkes onu hasta sanıyordu.
   Birisi kulağını burmakta,öbürü yara var mı diye damağını yoklamakta,
   Diğeri nalında taş aramakta, bir diğeri de gözünü puslu görmekteydi.
   Sofiye “ Ey Şeyh, bu ne hal? Dün,şükür olsun,bu eşek kuvvetlidir demiyor muydun?” dediler.
   Sofi (Geceleyin “Lâhavle” yiyen eşek, ancak böyle gider.

250. Merkebin azığı geceleyin “Lâhavle” olur,Geceleyin tespih çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.
   İnsanların çoğu insan yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma!
   Hepsinin de gönlü Şeytan evidir. İnsan şeytanının lâfına pek kulak asma!
   Şeytan’ın ağzından çıkan “Lâhavle”ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer.
   Dünyada Şeytan’ın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hilesine kanarsa,

255. O eşek gibi arıklıktan ve sersemlikten İslâm yolunda, Sırat köprüsünün üstünde tepe taklak gelir.   
   Kötü dostun işvelerine kulak verme; yeryüzünde tuzak gör,emniyetle yürüme.
   Yüz binlerce “ Lâhavle” okuyan Şeytan’a bak; ey Âdem, iblisi gör,bak nasıl yılanda gizlenmiş!
   Dostun postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye hitap eder.
   Bu suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay haline!

260. Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor,sana hitaplarda bulunur.
   Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını daterket,akrabanın yaltaklanmasını da!
   Aşağılık kişilerin hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması gibi bil. Kimsesizlik, adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir. 
   İnsanların arazisine ev kurma, kendi işini, gör yabancı kişinin işini değil!
   Yabancı kişi kimdir? Senin toprak bedenin. Senin gama, eleme düşmen de onun yüzündendir.

265. Tene yağlı, ballı şeyleri verdikçe cevherini,hakikatini semirmiş göremezsin.
   Teni miskler içine yerleştirsen yine ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar.
   Miski tene sürme, gönüle sür. Misk nedir? Ululuk sahibi Tanrı’nın adı.
   O münafık, miski tene sürer de ruhu, külhanın ta dibine sokar.
   Dilin de Tanrı adı, canındaysa imansız düşüncesi yüzünden pis kokular!

270. Onun zikretmesi külhanda biten yeşilliğe, aptes bozulan yerde yetişen gül ve süsene benzer.
   O yeşillik orada ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir.
   Temiz şeyler temizlere aittir; pisler de pis şeylere... kendine gel!
   Kin yüzünden yol azıtanlara kin tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına kazarlar.
   Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin o küll’ün cüz’üdür, dinin de düşmanı.

275. Mademki sen cehennemin cüz’üsün; aklını başına al cüzü, küllünün yanında karar eder.
   Ey adı sanı duyulmuş kişi! Cennetin cüzüysen zevkin de cennet gibi ebedidir.
   Acı, mutlaka acılara katılır. Bâtıl söz nasıl olur da Hakk’a ulaşır?
   Kardeş, sen ancak o düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Mütebaki varlığın bakımındansa kemik ve deriden başka bir şey değilsin.
   Düşüncen, manevi varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense külhana lâyıksın.
   Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler; sidik gibiysen dışarı atarlar.

280. Koku satanların tablalarına bak.Her cinsi, kendi cinsinin yanına korlar.
   Cinsleri, kendi cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler.
   Fakat mercimek,şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar.
   Tablalar kırıldı,canlar döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.
   Tanrı, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi.

285. Peygamberler,gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kâfir, Müslüman, çıfıt… Zahiren hepsi birdi.
   Alemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk.
   Peygamberlerin güneşi doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.
   Rengi göz ayırt edebilir; lâl’i, taşı göz bilebilir.
   İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için çerçöp göze batar.

290. Bu kalpazanlar, gündüze düşmandır.Fakat madendeki altınlar gündüze âşıktır.
   Çünkü gündüz,kuyumcu ve sarraf,altını fark etsin diye altına aynadır.
   Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz gösterdiğinden Tanrı, kıyamete Gün lâkabını taktı.
   Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır. Gündüz, onların aylarına nispetle gölgelere benzer.
   Gündüzü,Tanrı erinin sırrının aksi bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.

295. Tanrı onun için “Vedduha” buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur.
   Tanrı, kuşluk zamanını sevdi derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır.
   Yoksa fâni olan şeye yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fâni şeyin Tanrı’nın sözüne girmesi lâyık olur mu?
   Halil “ Ben fâni olanları sevmem” dedi Halil böyle derse Ulu tanrı nasıl olur da fâni şeyi diler, sever?
   “Velleyl” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa mensup olan cismidir.

300. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan tene “Seni Rabb’in terk etmedi” dedi.
   Belanın ta kendisinden vuslat meydana geldi; “ Sana darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti.
   Esasen her söz bir halete alâmettir. Hâl ele benzer, söz de alete.
   Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner.
   Çiftçinin yanında kunduracının aleti, köpeğin, önünde saman, eşeğin önünde kemik gibidir.

305. “Enel Hakk” sözü, Mansur’un ağzında nurdu. “Enallah” sözü, Firavunun ağzında yalan!
   Sopa, Musa’nın elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı.
    İsa, bu yüzden yoldaşına Tek Tanrı’nın o yüce adını belletmedi.
   Çünkü bilmez de alete noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı?
   Elle alet taşla demire benzer. Çift olması gerek ki ateş çıksın.

310. Çifti olmayan, aleti bulunmayan Tek Tanrıdır. Sayıda şüphe olabilir, Fakat Tanrıda şüphe yoktur.
   İki diyenler,üç diyenler daha fazla diyenler, bir olduğunda mutlaka ittifak ederler.
   Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki, üç diyenler de bir derler.
    Onun meydanında bir topsan, ona bir diyorsan durma, çevgânının etrafında dön dolaş!
   Top padişahın elinin darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.

315. Ey şaşı; bunları can kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilâç ver!
   Temiz söz, hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider.
   Çarpık ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa Şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan gönüllere uyar.  
   Hikmeti istediğin kadar tekrarla... ona ehil değilsen hikmet, senden ne kadar uzak!
   İster yaz, belle… İster bahset, söyle!

320. O, Ey inatçı senden yüzünü çeker, gizlenir; bağlarını koparır, kaçar.
   Fakat sen okumasan da hakikat ilmi senin yanıp yakıldığını görürse elinde,alışmış kuş haline gelir.
   Tavus kuşu, nasıl köylü evinde olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.!

                        
Padişahın,doğanı ihtiyar kadının evinde bulunması

Doğanın padişahtan kaçıp un eleyen kocakarının evine gitmesi, bilgisizliğindendir.
   O kadıncağız, çocuklarına tutmaç pişirmeye savaşırken o cinsi güzel, kendisi hoş doğanı görünce,

325. Tutup ayacığını bağladı, kanadını kesip güdük bir hale getirdi, tırnağını kesti, yesin diye de önüne saman koydu.
   ”Ehil olmayanlar sana iyi bakamamışlar, kanadın haddini aşmış, tırnağın da uzamış.
   Na ehil kişiler seni hasta ederler. Ananın yanına gel ki sana iyi baksın!” dedi.
   Arkadaş, cahilin sevgisini de böyle bil. Cahil yolda daima çarpık, daima yampiri gider.
   Padişahın günü,doğanı aramakla geçti, nihayet o kocakarının çadırına yöneldi.

330. Ansızın orada doğanı, toz duman içinde gördü. Ona bakıp ağlamaya başladı.
   Dedi ki: “Her ne kadar, bize dosdoğru vefakarlıkta bulunmadığın için bu hâl sana lâyıktı.
   Çünkü cehennem ehliyle cennet ehlinin müsavi olmadığından gaflet ederek cennetten kaçtın, cehennemde karar ettin.
   Halinden haberdar olan padişahtan sersemce bu kokuşuk kocakarının evine kaçağın layığı budur”
   Doğan kanadını padişahın eline sürmekte, hal diliyle “Ben günah ettim”;

335. Ey kerem sahibi, sen iyilerden başkasını kabul etmezsen kötü nereye varsın da halini arz edip ağlasın?
   Padişah, her kötüyü iyi ettiğinden onun lütfü cana bu cüreti vermekte, bu cinayetleri yaptırmaktadır” demekteydi.
   Yürü, çirkin işlerde bulunma ki bizim iyiliklerimiz bile o güzel sevgilimizin huzurunda çirkin görünmektedir.
   Halbuki sen ettiğin hizmeti ona lâyık sandın da cürüm bayrağını onun için yücelttin.
   Sana onu anmaya, Onu çağırmaya izin verdiler de o yüzden günlüne gurur düştü.

340. Kendini Tanrı ile konuşur gördün. Halbuki niceler vardır ki bu şüphe yüzünden ondan ayrı düşer.
   Gerçi padişah seninle beraber yerde oturur ama sen kendini tanı, haddini bil de daha iyi, daha edepli otur!
   Doğan dedi ki: “Padişahım, pişmanım, tövbe ettim, yeniden müslüman oldum.
   Sarhoş ederek aslanı bile tutacak derecede kuvvet ve cüret sahibi ettiğin kişi sarhoşluk yüzünden yolunu sapıtırsa özrünü kabul et.
   Tırnağımı kestilerse de sen beni kabul eder, benden yüz çevirmezsen ben, güneşin bile perçemini koparırım.

345. Kanadım gittiyse de beni okşarsan, bana iltifat edersen felek bile benim oyunuma karşı mat olur.
   Bana kuvvet kemerini bağışlarsan dağı yerinden koparırım, bana kudret kalemini verirsen bayrakları yıkar, orduları kırarım.
   Nihayet benim cüssem, bir sivrisinekten de aşağı değil ya... Ben de Nemrut mülkünü kanadımla vurur, tarumar ederim.
   Tut ki zayıflıkta Ebabilim, tut ki düşmanlarımın her biri bir fildir.
   Bir fındık kadar, fakat yakıcı kurşun atarım; kurşunum, yüzlerce mancınık derecesinde tesir eder.
   Taşım nohut kadarsa da savaşta ne baş bırakır,ne miğfer!

350. Musa, savaşa bir tek sopasıyla gitti ama o sopayla Firavun’u da, kılıçlarını da kırdı geçirdi.
   Her peygamber, o kapıyı yalnızca döğmüş, bütün dünyaya tek başına saldırmıştır.
   Nuh, ondan kılıç isteyince Tufan dalgası, Tanrı kudretiyle kılıç kesilmiştir.
   Ey Ahmet, yeryüzünün askeri kim oluyor ki? Aya bak,ayın bile alnını yar!
   Bu suretle yıldızların yomlu, yomsuz olduğuna inanan bihaberler, bu devrin senin devrin olduğunu,kamerin devri olmadığını anlasınlar.

355. Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelîm olan Musa bile daima senin zamanını arzuladı.
   Musa, senin devrinin parlaklığını, o devirdeki tecelli sabahının zuhurunu gördü de;
   “ Yarabbi, o ne rahmet devri... o devir, rahmetten de ileri ... o devirde rüyet var.
   Musa’nı denizlere daldır da Ahmet’in devrinde izhar et’’ dedi.
   Tanrı dedi ki : “ Sana o devri onun için gösterdim, o halvetin yolunu onun için açtım”

360. Ey Kelîm, sen o devirden uzaksın; ayağını çek, çünkü bu iklim uzundur.
   Ben kerem sahibiyim. Tamaha düşüp ağlasın diye mahluka ekmek gösteririm.
   Ana, çocuk uyansın da gıdasını istesin diye çocuğun burnunu ovar.
   Çünkü çocuğun, açlığından haberi olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.
   “Ben gizli rahmet olan bir hazineydim, hidayete erişmiş bir ümmet gönderdim.”

365. Can ve gönülle dilediğim bütün keremleri sana Tanrı gösterdi de sen onlara tamah ettin.
   Ahmet, ümmetler “ Yarab” desinler diye dünyada nice put kırdı.
   Ahmet’in çalışması olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.
   Ahmet’in ümmetler üzerindeki hakkını bil, başın puta secde etmekten, bunu bilesin diye kurtuldu.
   Söylersen bu puta tapmadan kurtulmanın şükrünü söyle de Tanrı, seni bâtın putundan da kurtarsın.

370. O, nasıl, başını putlardan kurtardıysa sende o kuvvetle gönlünü kurtar.
   Dini babadan bedava bir miras olarak buldun da onun için başını şükretmeden çevirdin.
Miras yedi,mal kadrini ne bilsin? Rüstem can verdi, Zâl bedava şeref kazandı!
   Ben, birisini ağlatırsam rahmetim coşar; ağlayıp taşanda nimetime erişir.
   Birisine bir şeyi vermek istemezsem o isteği göstermem. Fakat gönlünü kapattım mı artık açmam.

375. Rahmetim, o ağlamalara bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi, kabarmaya,dalgalanmaya başlar.

Tanrı,aziz sırrını takdis etsin,şeyh Ahmed-iHıdraveyh’in Tanrı ilhamıyla borçlular için helva satması

   Bir şeyh vardı.Cömertlikle anılmıştı,o yüzden de daima borçluydu.
   Büyüklerden on binlerce lira borç almış,âlemdeki yoksullara harcetmişti.
   Borçlu bir de tekke kurmuş, canını da ,malını da,tekkesini de Tanrı uğruna feda etmişti.
   Tanrı, Halil’e nasıl kumu un etmişse onun da borcunu her taraftan öderdi.

380. Peygamber dedi ki: “Pazarlarda iki melek daima dua eder.
   Ey Tanrı,sen verenlere,ihsan edenlere fazlasıyla ver;nekes malını da telef et!
   Bilhassa canını bağışlayan,kendisini Tanrıya kurban eden,
   İsmail gibi boynunu veren kişiye fazlasıyla ver! “Hiç o boyna bıçak işler mi?
   Şehirler de bu yüzden diridirler,bu yüzden zevk ve safa içindedirler.Sen kâfir gibi yalnız kalıba bakma!

385. Çünkü Tanrı,onlara karşılık olarak ebedi ve gamdan,mihnetten,kötülükten emin bir can vermiştir.
   Borçlu Şeyh,yıllarca bu işte bulundu,vazifesi buymuş gibi halktan borç almakta,halka vermekteydi.
   Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ölümüne kadar bu çeşit tohumlar ekmekteydi.
   Şeyh’in ömrü sona erip de vücudunda ölüm alâmetlerini görünce,
   Borçlular etrafına toplandı.Şeyh ,mum gibi kendi kendisine eriyip gidiyordu.

390. Borçluların ümidi kesildi,suratları ekşidi,dertlerine dert katıldı.
   Şeyh,”Şu kötü şüpheye düşenlere bak! Tanrı’nın dört yüz dinar altını yok mu ki?” dedi.
   Bu sırada dışardan bir çocuk ,birkaç para kazanmak ümidiyle “Helva” diye bağırdı.
   Şeyh,hizmetçiye,”Git helvanın hepsini al,
   Borçlular yesinler de bir müddetçik olsun bana acı,acı bakmasınlar” diye başıyla işaret etti.

395. Hizmetçi,helvanın hepsini almak üzere hemen dışarı çıktı.
   Helvacıya ,”Bu helvanın hepsi kaça?” diye sordu.Çocuk “Yarım küsur dinar” dedi.
   Hizmetçi,”Yoo,Sofilerden çok isteme.Sana yarım dinar veriyorum,artık söylenme!” dedi.
   Helvayı bir tabağa koydurdu ve tabağı getirip Şeyh’in önüne koydu.Sır sahibi Şeyh’in esrarına bak!
   Borçlulara  ,”Buyurun ,şu mübarek helvayı helâlinden bir güzelce yeyin”diye işaret etti.

400. Tabak boşalınca, çocuk tabağını aldı,”Ey kâmil kişi ,paramı ver” dedi.
   Şeyh dedi ki: “Parayı nerden bulayım? Ben borçlu bir adamım,aynı zamanda ölüyorum!”
   Çocuk derdinden tabağı yere vurdu,feryat ve figana başladı.
   Eleminden hayhayla ağlamaya koyuldu,”Keşke iki ayağım da kırılaydı,
   Keşke külhan’a gideydim de tekkenin kapısından geçmez olaydım” diyordu.

405. Boğazına düşkün, yemeye alışkın sofiler,köpek gönüllüdürler,fakat kedi gibi yüzlerini yıkarklar,temiz görünürler.
   Çocuğun feryadından hırlı,hırsız birçok kişi başına toplandı.
   Çocuk,”Ey kötü Şeyh,beni ustam muhakkak öldürür.
   Eğer yanına eli boş gidersem beni keser,buna razı mısın?” diyordu.
   Borçlular da inkâra düşüp Şeyh’e yüz çevirerek “Bu ne oyun ki?

410. Bizim malımızı yedin,borçlu gidiyorsun.Böyle olduğu halde neden başka bir zulümde daha bulundun?” diyorlardı.
   Çocuk ikindi namazı vaktine kadar ağladı.Şeyh’e gelince,gözlerini yummuş,ona hiç bakmıyordu.
   Bu cefaya,bu aykırı işe aldırış etmemekteydi.Ay gibi yüzünü yorganın içine çekmişti.
   Ezelle hoş,ecelle sevinçli..havas ve acamın kınamasından,dedikodusundan el ayak çekmiş!
   Can, bir adamın yüzüne gülerse, ona halkın ekşi suratlı oluşundan ne zarar.

415. Can birisini öperse,felekten,feleğin hışmından gam yer mi?
   Mehtaplı gecede ay, Simâk burcundayken köpeklerden,köpeklerin havlamasından ne korkusu olur?
   Köpek vazifesini yerine getirir,ay da ışığını yere döşeyip durur.
   Herkes kendi işceğizini görür.Su,bir çöp için durulduğunu terk etmez.
   Çöp, çöpçesine su üstünde yürür durur,sâf su da bulanmadan akıp gider.

420.Mustafa,gece yarısı ayı ikiye böler;Ebulehep, kininden saçma sapan söylenir!
   İsa ölüyü diriltir; Yahudi,hiddetinden sakalını yolar.
   Köpeğin sesi ayın kulağına girer mi? Hele o ay, Tanrı hası olursa..
   Padişah ,sabaha kadar musiki âlemi yapar,su kenarında şarap içer, kurbağaların seslerinden haberi bile olmaz.
   Çocuğun parası,orada bulunanlara müsaviyen takdim edilseydi herkese birkaç akçe düşerdi,çocuk da parasını alırdı.Fakat Şeyh’in himmeti bu cömertliği de bağladı.

425. Bu suretle kimse çocuğa bir şey vermedi. Pirlerin kuvveti bundan da fazladır.
   İkindi vakti oldu.Hizmetçi, Hatem gibi cömert birisinin verdiği bir tabak altını getirdi.
   Mal sahibi halli bir kişi, Şeyh’in halini biliyordu,ona hediye göndermişti.
   Tabağın bir köşesinde dört yüz dinar vardı,bir tarafında da kâğıda sarılı yarım dinar.
   Hizmetçi gelip Şeyh’i ağırladı,o misli bulunmaz Şeyh’in önüne o tabağı koydu.

430. Tabağın üstünden örtü kaldırılınca halk Şeyh’in kerametini gördü.

   Hepsinden de feryat yüceldi: “ Ey şeyhlerin de başı, şahların da , bu neydi?
   Bu ne sır, bu ne sultanlık ? Ey sır sahiplerinin efendisi !
   Biz bilemedik, affet ; saçma sapan, uluorta hayli söylendik.
   Körcesine sopa sallamaktayız, elbette kandilleri kırarız.

435. Sağırlar gibi bir tek söz duymadan kendi aklımızca cevap vermeye kalkıştık, hezeyanlarda bulunduk.
   Biz Musa’dan da ibret almadık. O bile Hızır’ı kınadı da yüzü sarardı.
   Hem gözü o kadar yüceleri gördüğü, gözünün nuru göklere bile nüfus ettiği halde !
   Ey zamanın Musa’sı değirmendeki farenin gözü, ahmaklıktan senin gözünle bahse kalkıştı “ dediler.
   Şeyh “ Bütün o sözleri size helâl ettim.

440. Bunun sırrı şuydu,ben Tanrı’dan bunu diledim, Tanrı da bana doğru yolu gösterdi.
   O dinar gerçi az bir paraydı. Fakat gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı.
   Helva satan çocuk ağlamasaydı,rahmet denizi coşmazdı” dedi.
   Kardeş , çocuk, senin cisim çocuğundur. İyice bil ki muradına erişmen de ağlamana bağlı.
   O libası elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat !

                          
Birisinin bir zahidi az ağla ki kör olmayasın diye korkutması

445. Bir zâhide ,çalışıp ,savaşan bir dostu “Az ağla ki gözün bozulmasın “ dedi.
   Zâhit dedi ki: “İş iki halden dışarı olamaz.Göz, ya yüzü görür, ya görmez.
   Eğer Tanrı nurunu görürse ne gam? Tanrı visaline erişmek içiniki gözden olmak pek değersiz bir şey!
   Yok,eğer Tanrı nurunu, Tanrı ziyasını görmeyecekse böyle kötü gözün kör olması daha iyi!”
   Gözden dolayı gam yeme ki İsa, senindir.Eğri yürüme de sana iki doğru göz bağışlasın.

450. Ruhunun  İsa’sı senin yanındadır,ondan yardım dile.Çünkü o, yardım etti mi  adamakıllı eder.
   Fakat ey  temiz can, kemiklerle dolu olan tenle İsa’nın gönlüne saldırma, onun gönlünü çiğneme!
   Doğru kişilere anlattığımız hikâyedeki  ahmağa benzeme.
   İsa’ndan ten diriliği arama,Musa’dan Firavunluk muradı dileme!
   Gönlüne geçim kaygısını az koy,sen kapıda oldukça rızkın azalmaz.

455.Bu beden , ruha bir otağdır. Yahut da Nuh’un gemisine benzer.
   Türk sağ oldukça mutlaka kendisine bir otağ bulur, hele Hak kapısının azizi olursa.

                          Bütün kemiklerin İsa Aleyhisselâm’ın duasıyla dirilmesi

   İsa ,o gencin isteğiyle kemiklere Tanrı adını okudu.
   Tanrı’nın hükmü, o çiğ herif için o kemikleri diriltti.
   Aradan bir kara aslan da dirilip sıçradı,ahmağa bir pençe vurup öldürdü.

460. Kellesini kopardı,hemen beynini yere akıttı.Kafasında ceviz içi kadar beyin bile yoktu.
   Zaten beyni bile olsaydı o kırılmakta, o helâk olmakla ancak bedeni zail olur,ruhu kalırdı.
   İsa aslana ,”Neden derhal onu paraladın?” dedi.Aslan,”Sen ondan sıkılmış,perişan bir hale gelmiştin de ondan “ diye cevap verdi.
   İsa, “O halde niçin kanını içmedin?” deyince de dedi ki: “O benim rızkım değildi.Bana nasip olmamıştı.”
   Nice kişiler vardır ki ,o kükremiş aslan gibiavını yemeden dünyadan gitmiştir.

465. Kısmeti bir saman çöpü bile değilken hırsı dağ kadar..Tanrı’ya yüzü yok.Âlem yanında kadir kıymet kazanmış!
   Ey bize güç şeylari kolaylaştıran Tanrı! Bizi abes ve boş şeylerden kurtar.
   Bize rızık diye gösterdin,halbuki tuzakmış.Bize her şeyi olduğu gibi göster.
   O aslan ,”Ey Mesih,bu avlanma ancak ibret içindi.
   Eğer benim dünyada rızkım olsaydı ölülerle ne işim vardı,nasıl olurdu da ölürdüm?

470. Fakat berrak suyu bulup da eşek gibi içine işeyenin lâyığı budur.
   Eşek o ırmağın kadrini bilse ayağını sokacağı yerde başını kaldırırdı.
   Hayat veren bir suya sahip öyle bir peygamber bulur da,
   “Ey  Âbıhayat sahibi,bizi, ol, emriyle dirilt.” Deyip nasıl ölmez?” dedi.
   Sen de kendine gel,köpek nefsini diriltmeyi isteme.Çünkü o nice zamandır senin düşmanındır.

475. Bu köpeği can avından alıkoyan kemiğin başına toprak!
   Köpek değilsen neden kemiğe âşıksın,sülük gibi neden kanı seviyorsun?
   O ne biçim gözdür ki görmez,sınamalarda ancak rüsvay olur!
   Zanlarda bazen hata olur; fakat bu ne biçim zandır ki yoldan kör olarak gelmektedir!
   Ey başkalarına ağlayan göz,gel,bir müddetçik otur da kendine ağla!

480. Dal,ağlayan buluttan yeşerir,tazeleşir. Çünkü mum,ağlamakla daha aydın bir hale gelir.
   Nerde ağlıyorlarsa orda otur,çünkü sen,ağlamaya daha lâyıksın!
   Çünkü gönülde taklit nakşı var;yürü bendini göz yaşıyla yık!
   Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile hakikatte samandan  ibarettir.

485. Köre; kuvvetli, ve tez kızar olsa bile bir et parçasıdır,gözü yok!
   Kıldan ince söz söylese bile gönlünün, o sözden haberi olmaz.
   Kendi sözüyle sarhoş olur ama onunla şarap arasında ne kadar yol var!
   Irmağa benzer, su içemez ki…su ,arktan su içecekler için akıp gider.
   Onun içindir ki su ,arkta durmaz;su susamış değildir ki,su içemez ki!

490. Taklide düşen ney gibi feryat eder ama ancak o feryadı dinlemek isteyen için.
   Mukallit ,söz söylerken ağlasa bile habîsin maksadı ,ancak tamahtır.
   Ağlar da yanık sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerde,yırtılan etek nerde?
   Muhakkikle mukallit arasında çok fark vardır. Bu Davut gibidir,öbürü ses gibi!
   Bunun sözleri yanıklıktan doğar,öbürüyse söylenmiş köhne sözleri belleyip nakleder.

495. Kendine gel,kendine! O hüzünlü sözlere kapılma.Öküzün üstünde yük var,kağnı da feryat edip ağlıyor!
   Ama mukallit da sevaptan mahrum değildir.Hesaba gelince ağlayıcıya da para verirler.
   Kâfir de Tanrı der,mümin de.Fakat ikisinin arasında adamakıllı fark var.
   O yoksul,ekmek için Tanrı der,haramdan çekinense candan ,gönülden.
   Eğer yoksul,söylediği sözü bilseydi,gözünde ne az kalırdı ne çok!

500. Ekmek isteyen yıllardır Allah der,fakat saman için Mushaf taşıyan eşeğe benzer.
   Dudağındaki gönlünden doğsa, gönlünü aydınlatsaydı bedeni zerre zerre olurdu.
   Şeytan’ın adı büyü yapmaya yara, sen de Tanrı adıyla mangır elde edersin!

                              
Köylünün karanlıkta öküzü sanıp aslanı okşaması

Köylünün biri, öküzünü ahıra bağlamıştı. Aslan gelip öküzü yedi,yerine geçip oturdu.
   Köylü geceleyin ahıra gidip köşeye, bucağa el atarak öküzü aramaya koyuldu.

505. Elini aslana sürmekte, sırtını yağrısını yukarı aşağı okşamaktaydı.
   Aslan “ Aydınlık olaydı ödü patlar, yüreği kan kesilirdi. 
   Fakat şimdi pervasızca beni okşuyor, kaşıyor. Çünkü gece vakti beni öküz sanıyor demekteydi.

   Hak da “Ey mağrur kör, Tur dağı benim adımdan paramparça olmadı mı?
   Eğer biz kitabımızı dağa indirseydik dağ parçalanır, yerinden kopar, başka bir yere göçerdi.

510. Eğer Uhud Dağı, beni anlasaydı o dağdan ırmak, ırmak kan akardı.” deyip duruyor,
   Sen bu adı babandan,anandan işittin de onun için bu ada gafilce yapıştın.
   Bu sırrı taklitsiz anlasan Tanrı lütfüyle nişansız bir hale gelir, hâtife benzersin.
   Tehdit için söyleyeceğimiz şu hikâyeyi duy da taklidin zararını bil!


                               Sofilerin,sema için konuğun eşeğini satmaları

   Bir sofi yoldan gelip bir tekkeye misafir oldu. Eşeğini götürüp ahıra çekti.

515. Eliyle sucağızını, yemceğizini verdi. Bundan önce söylediğimiz hikâyedeki gibi yapmadı. İhtiyatlı davrandı, fakat kaza gelince ihtiyatın ne faydası olur?
   Sofiler, yok, yoksul kişilerdi. Yoksulluk, az kala helâk edici bir küfür ola yazdı.

   Ey zengin, sen toksun, sakın o dertli yoksulun aykırı hareketine gülme!
   O sofiler, acizlikten umumiyetle birleşip merkebi satmaya karar verdiler.

520. Zarurette murdar da mubahtır. Nice kötü şeyler vardır ki zarurette iyi ve doğru olur.
   Hemencecik o eşekceğizi sattılar, yiyecek aldılar. Mumlar yaktılar.
   Tekkeye, bu gece yemek var,sema var diye bir velveledir düştü.
   “ Bu sabır niceye dek, bu üç günlük oruç ne vakte kadar, bu zembil taşıyıp dilenme ne zamana sürüp gidecek?
   Biz de halktanız, bizim de canımız var. Bu gece devlete erdik, konuk geldi” dediler.

525. Hakikatte can olmayanı can sandıkları için batıl tohum ektiler.
   O konuk da uzak yoldan gelmiş, yorulmuştu. O iltifatı,  
   Sofilerin kendisini birer, birer ağırladığını, güzel bir surette izzet ve ikram tavlasını oynamakta bulunduklarını,
   Kendisine olan meyil ve muhabbetlerini görünce “ Bu gece eğlenmeyeyim de ne vakit eğleneyim?” dedi.

   Yemek yediler sema’ya başladılar. Tekke, tavanına kadar toza, dumana boğuldu.

530. Bir taraftan mutfaktan çıkan duman, bir taraftan o ayak vurmadan çıkan toz,bir taraftan sofilerin iştiyak ve vecitle canlarıyla oynamaları ortalığı birbirine katmıştı.  
   Gâh el çırparak ayak vuruyorlar,gâh secde ederek yeri süpürüyorlardı.
   Dünyada tamahsız sofi az bulunur. O sebepten sofi hayli hor, hakirdir.

   Ancak Tanrı nuruyla doyan ve dilenme zilletinden kurtulmuş olan sofi, bundan müstesnadır.
   Fakat sofilerin binde biri bu çeşit sofilerdendir. Öbürleri de onun sayesinde yaşarlar.

535. Sema, baştan sona doğru varınca çalgıcı bir Yörük semai usulünce taganniye başladı.
   “ Eşek gitti, eşek gitti”,demeye koyuldu. Bu hararetli usule hepsi uyup,
   Bu şevkle seher çağına kadar ayak vurup el çırparak “Ey oğul, eşek gitti, eşek gitti” dediler.

   O, konuk olan sofi de onları taklit ederek “Eşek gitti” diye bağırmaya başlamıştı.
   O aysuişret, o sema ve safa çağı geçip sabah olunca hepsi vedalaşıp gitti.

540. Tekke boşaldı,sofi kaldı. Eşyasının tozunu silkmeye başladı.
   Nesi var, nesi yoksa hücreden dışarı çıkardı. Eşeğe yükleyip yola çıkmaya niyetlendi.

   Alelacele yoldaşlarına yetişip ulaşmak üzere eşeği getirmek için ahıra gitti, fakat eşeğini bulamadı.
   “ Hizmetçi suya götürmüştür. Çünkü dün gece az su içmişti.” dedi.
   Hizmetçi gelince sofi, “Eşek nerede?” dedi. Hizmetçi “ sakalını yokla!” diye cevap verdi, kavga başladı.

545. Sofi, “Ben eşeği sana vermiştim onu sana ısmarlamıştım.
   Yollu yordamlı konuş, delil getirmeye kalkışma. Sana ısmarladığım eşeğimi getir.
   Sana verdiğimi senden isterim. Onu iade et.  
   Peygamber dedi ki. “Elinle aldığını geri vermek gerek”  
   Serkeşlik eder de buna razı olmazsan mahkeme işte şuracıkta, kalk gidelim” dedi.

550. Hizmetçi “ Sofilerin hepsi hücum etti, ben mağlup oldum, yarı canlı bir hale düştüm.
   Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramaya kalkışıyorsun.

   Yüz açın önüne bir parçacık ekmek atıyor, yüz köpeğin arasına zavallı bir kediyi bırakıyorsun!” dedi.
   Sofi dedi ki: “ Tutalım senden zulmen aldılar ve benim gibi yoksul birisinin kanına girdiler.
   Ya niçin bana gelip de söylemiyor, biçare, eşeğini götürüyorlar, demiyorsun?

555. Eğer söyleseydin eşeği kim aldıysa ondan alırdım, yahut da parasını aralarında paylaşırlar, o paraya razı olurdum.
   Onlar o vakit buradaydılar. Yüz türlü çare bulunurdu. Halbuki şimdi her birisi bir tarafa gitti!
   Kimi tutayım? Kime gideyim? Bu işi başıma sen açtın, seni kadıya götüreyim de gör!
   Niçin gelip de “ Ey garip, böyle bir korkunç zulme uğradın” diye haber vermedin”

   Hizmetçi “ Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim.

560. Fakat sen de “ Oğul, eşek gitti” deyip duruyordun. Hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli söylemekteydin.
   Ben de “ O da biliyor, bu işe razı, ârif bir adam” deyip geri döndüm” dedi.

   Sofi “Onların hepsi hoş, hoş söylüyorlardı, ben de onların sözünden zevke geldim.
   Onları taklit ettim, bu taklit beni ele verdi. O taklide iki yüz kere lânet olsun!
   Hele böyle ekmek için yüzsuyu döken saçma adamları taklide!

565. Onların zevki bana da aksediyor, bu akis yüzünden gönlüm zevkleniyordu” dedi.
   Dostlardan gelen akis, sen denizden akse muhtaç olmaksızın su almaya iktidar kesbedinceye kadar hoştur.
   İlkönce gelen aksi taklit bil. Sonradan birbiri üstüne ve biteviye gelirse anla ki hakikîdir.
   Hakikî akse erişinceye kadar dostlardan ayrılma. Sedefi terk etme, o katra daha inci olmadı ki.
   Gözün, aklın ve kulağın sâf olmasını istiyorsan o tamah perdelerini yırt.

570. Çünkü sofiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sofinin hali tebah olur, ziyan içinde kalır.
   Yemeğe, zevk ve sema’ya tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.
   Ayna bir şeye tamah etseydi bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi göstermezdi.
   Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı?

   Her peygamber, kavmine açıkça “ Ben sizden peygamberlik için ücret istemiyorum.

575. Ben delilim, müşteriniz Tanrı’dır. Tanrı, benim tellâllığımı iki baştan da verdi.
   Benim ücretim dosta kavuşmaktır. Ebubekir kırk bin dinar verdi ama.
   Onun kırk bini benim ücretim değil ki. Hiç boncuk, Aden incisine benzer mi?” demiştir.
   Bir hikâye söyleyeyim, can kulağıyla dinle de tamah, adamın kulağına nasıl perde oluyor, anla!
   Kimde tamah varsa dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül aydınlanır, buna imkân var mı?

580. Tamahkâr adamın gözünün önünde makam ve altın hayali, gözdeki kıl gibidir.
   Fakat Hak’la dolu olan sarhoş bundan müstesna. Ona hazineler de versen yine hürdür.
   Sevgiliye kavuşma devletine eren kişinin gözünde bu dünya murdar bir şeyden ibarettir.
   Fakat bu sarhoşluktan uzak olan sofi, nihayet hırs yüzünden nursuz, pirsiz bir hale gelir.
   Hırsa düşkün olan, yüzlerce hikâye dinler de haris kulağına girmez.

                       
Kadı tellâllarının,bir müflisi şehirde dolaştırarak halka bildirmeleri

585. Evsiz barksız, kimsiz,kimsesiz bir müflis vardır. Zindana düşmüş, amansız bağlara giriftar olmuştu.
   Bir bahane bulup zindandakilerin yiyeceklerini yerdi. Tamahı yüzünden halkın gönlüne Kafdağı gibi ağır gelmekteydi.
   Şerrinden kimsenin bir lokma ekmek yemeye kudreti yoktu. Çünkü hemen ucundan tutup kapardı.

   Tanrı davetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır.  
   O adam da mürüvveti ayak altına almıştı. O lokma kapıcının yüzünden bir cehennem kesilmişti.

590. Bir rahata kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan orada önüne bir âfet çıkar.
   Âfetsiz, felaketsiz hiçbir köşe yoktur. Tanrının halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata kavuşmak mümkün değildir.

   Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan, hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur.
   Vallahi fare deliğine girsen yine bir kedi pençeliye çatarsın.
   Ademoğlu, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlaşır.

595. Yok... Eğer gözüne kötü hayaller görünürse ateşten eriyen mum gibi erir gider.
   Yılanların, akreplerin içinde bile olsan Tanrı, seni güzel hayallerle avutursa,
   Yılanlar, akrepler sana munis olur. Çünkü , hayalin, aşağılık şeyleri altın yapan bir kimyadır.
   Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır. Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin.
   O kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına uğrarsın.

600. Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın imanı da yoktur.
   Peygamber “Tanrı, gönlünde sabrı olmayana iman da vermemiştir.” dedi.
   O, senin gözüne yılan gibi görünür ama ötekinin gözüne güzel görünür.
   Çünkü senin gözünde onun küfrünün, kötülüğünün hayali var, halbuki dostun gözünde onun müminlik hayali cilve etmekte.
   Görüyorsun ya.. Bu bir kişide iki iş de var. Gâh balık oluyor, gâh olta!

605. Yarısı mümin, yarısı kafir. Yarısı hırs, yarısı sabır!  
   Tanrın “ İçimizde mümin var de var, kâfir ve eski putperest de” dedi.
   Öküz gibi... yarısı kara, yarısı ay gibi bembeyaz.
   Bu yarısını gören onu almaz, öbür tarafını gören almak ister, üstüne düşer.

   Yusuf, kardeşinin gözünde canavar gibiydi, fakat yine o Yusuf, Yakup’un gözüne huri gibi geliyordu.

610. Fer’e ait göz, kötü hayal yüzünden onu çirkin gördü, asli gözse ortada yoktur.
   Zahiri gözü, o asli gözün gölgesi bil. O ne görürse bil ki, bu da onu görür.
   Sen bir mekândasın, aslın Lâmekândır. Bu dükkânı kapa da o dükkânı aç.
   Altı cihete kaçma, çünkü o cihetlerde altı kapı vardır. Tavlada altı kapı da alındı mı karşıda ki mat olu! Mat.

                      Zindandakilerin, kadı’nın vekiline o müflisi şikayet etmeleri
            
  
Zindandakiler, kadı’nın anlayışlı vekiline şikâyet ederek dediler ki:

615. “ Hemen bizim selâmımızı kadıya götür, bu aşağılık adamdan incindiğimizi söyle.
   O, boşboğaz, obur ve muzır herif, bu zindanda kalıp duruyor.
   Kötü ve çirkin huyu yüzünden sinek gibi çağrılmadan selâmsız,sabahsız her yemeğe konmada.

   Altmış kişinin yemeği ona yetişmiyor. Ne kadar söylesek vurdumduymazlıktan geliyor.
   Yüzlerce hileli tedbirlerle sofraya oturdu mu zindandakilere bir lokma bile kalmıyor.

620. Sofra serildi mi o cehennem boğazlı herif hemen gelip oturuyor. Delili de şu: Tanrı, yiyin dedi!
   Üç yıllık kıtlığa benzeyen bu adamdan elaman . Efendimizin ömrü ebedî olsun!
   Ya bu sığırı zindandan defolup gitsin, yahut doyması için vakıftan bir maaş tayin edilsin.
   Ey hem erkeğin, hem kadının memnuniyetini kazanan, bize imdat eyle imdat!”
   Tatlı sözlü vekil, kadı’nın yanına gelip halkın şikayetlerini bir ,bir anlattı.

625. Kadı, o adamı zindandan çağırttı. Kendi adamlarından da işi tahkik etti.
   Zindandakilerin şikayetlerinde haklı olduklarını anladı.  
   “ Hemen zindandan git; sahipsiz kalası herif, var evine yıkıl!” dedi.
   Herif dedi ki: “ Benim evim, barkım, senin ihsanından ibaret. Kâfir gibi, zindanın bana cennettir.

   Eğer beni zindandan sürersen yoksulluktan, ihtiyaçtan öldüm gitti!

630. İblis gibi, Yarabbi, beni kıyamete kadar yaşat.
   Ben bu dünya zindanında rahatım. Beni yaşat da düşmanımın evlâdını tepeleyeyim.
   Kimin imandan nasibi varsa , kimin yol için bir lokma ekmeği mevcutsa,
   Ondan, o azığı, o ekmeği gâh hile, gâh hud’a ile alayım da pişmanlıktan feryada başlasın.

   Onları bazen yoksullukla korkutayım, bazen güzelliğin saçlarıyla, benleriyle gözlerini bağlayayım. dedi.

635. Bu zindanda iman azığı azdır. Bu azığa sahip olanlar da köpeğin korkusundan ıstırap içindedir.
   Namazdan, oruçtan, yüz türlü çaresizlikten meydana gelen zevk azığını da gelip birden alır, götürüverir.
   Tanrı Şeytanından Tanrı’ya sığınırım; ah, onun azgınlığından helâk olup gittik!
   Bir köpek ama binlerce kişiye saldırmada, kime saldırır, kimin kanına girerse o adam da Şeytan kesiliverir.

   Kim seni haktan, hakikatten soğutursa bil ki Şeytan o adamın içindedir. Derisinin altında gizlenmiştir.

640. Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın suretine bürünüp seni aldatmazsa hayaline girer de seni o hayalle kötülüğe sevk eder.
   Seni gâh  gezip eğlenme, gâh dükkân açıp alışveriş etme, gâh ilim öğrenme, gâh ev bark kurup çoluk çocuk sahibi olma hayallerine düşürür.
   Kendine gel hemen “ Lâhavle” de. Ama sade dille değil; candan gönülden!

                                                            Müflis hikâyesinin sonu

   Kadı “ Müflisliğini ispat et” dedi. Adam, “ İşte bütün zindandakiler tanık” deyince.
   Kadı “ Onlar, senden şikayetçi. Senden kaçıp kurtulmak istiyorlar, senin elinden kan ağlıyorlar.

645. Senden kurtulmak istedikleri için yalan yere şahadette bulunabilirler” dedi.
   Mahkemede bulunanların hepsi “Biz onun hem müflisliğine,hem kötülüğüne şahidiz”dediler.
   Kadı, o adamı kime sorduysa “Efendim, bu müflisten elini yıka,bundan hayır gelmez” dedi.
   Kadı dedi ki: “ bu müflis fazlasıyla da dolandırıcı bir adam diye şehri alenen dolaştırın.

   Tellallar, yer ,yer bağırıp onun müflisliğini her tarafta ilân etsinler.

650. Kimse ona veresiye bir şey satmasın, kimse ona bir mangır bile borç vermesin.
   Birisi hilesine uğrar da o yüzden davaya kalkışırsa artık onu hapse atmam.
   Çünkü iflası bence sabit olmuştur. Elinde ne parası var,ne pulu!” dedi.
   Ademoğlu da iflası sabit oluncaya kadar bu dünya hapishanesinde kalır.

   Tanrımız da İblisinin müflisliğini Kuran’la bize bildirmiş, her tarafa yaymıştır.

655. O hilekâr,müflis ve kötü sözlüdür. Onunla hiçbir suretle ortak olma, oyuna girişme.
   Alışverişe girişirsen kâr edemezsin, çünkü o müflistir, ondan nasıl olur da bir şey elde edebilirsin? diye anlatmıştır.
   İş bu dereceye gelince odun, satan bir Kürdün devesini getirdiler.

   Zavallı Kürt, hayli feryat etti, hatta memura para verdi, fakat kâr etmedi.
   Devesini çağından akşama kadar aldılar. Feryat ve figanına aldırış etmediler.

660. O müthiş kıtlığı deveye bindirdiler. Deve sahibi de devenin ardından gitmekteydi.
   Taraf, taraf, yer, yer gezdirip bütün halka teşhir ettiler.
  
  
Her hamamın, her çarşının önünde biriken halk ona bakıyordu.
   Türk, Kürt, Rum, Arap ve sair milletlerden sesi gür olan tellallar da kendi dillerince,
   “ Bu müflistir, hiçbir şeyi yoktur. Ona hiçbir kimse bir pul bile ödünç vermesin.

665. Zahiren, bâtınen bir habbesi bile yok. Müflisin biri, kalpın biri, kötü adamın biridir; bir hile, hud’a kabıdır.  
   Kendinize gelin, aklınızı başınıza alın, onunla arkadaşlık etmeyin. Size satmak için bir öküz bile getirse mutlaka çalmıştır,öküzü hemen tutup bağlayın.
   Eğer aldanır da bu herifi davaya kalkışırsanız ben bu ölü herifi zindana atmam.
   Bu herif, tatlı sözlüdür, boğazı da pek boldur. Üstündeki libas yenidir ama içindekiler paramparça.
   Hile için o elbiseyi giyerse bilin ki kendisinin değildir, halkı aldatmak için giymiştir” diye bağırıyorlardı.

670. Ey temiz kalpli, hakîm olmayan kişinin dilindeki hikmet sözünü de iğreti elbise bil!
   Hırsız, bir güzel elbise giyse bile o eli kesik, senin elini nasıl tutar, sana nasıl yardım edebilir?
   Akşam vakti müflis deveden inince Kürt dedi ki: “ Evim uzak, vakit de geç.
   Kuşluk çağından beri deveye bindin. Arpadan vazgeçtim,hiç olmazsa bir avuçtan az bile olsa biraz saman ver!”
   Müflis “ Şimdiye kadar niçin gezip dolaştık? Aklın nerede? Hiç anlamadın mı?

675. Müflis olduğuma dair davul çaldılar, sesi yedinci kat göğe kadar vardı; duymadın mı?
   Kulağın galiba ham tamahla dolu. Tamah insanı sağır ve kör eder.
   Bu sözleri kerpice, taşa kadar her şey işitti. “ Bu kaltaban müflistir, müflis” diye bağırıp durdular.” dedi. 
   Bu sözü akşama kadar söylediler de devecinin kulağı tamahla dolu olduğundan duymadı.
   Kulakta, gözde Tanrı mührü var; işitmiyor,duymuyor.

Yoksa hicaplarda nice suretler var, sesler var!

680. Tanrı güzellikten, kemalden, cilveden hangisini isterse göze onu gösterir;
   Güzel sesten, müjdelerden,coşkun ve neşeli sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur.
   Sen şimdi, ondan gaflettesin ama ihtiyaç vaktinde Tanrı onu izhar eder.
   Peygamber “Kadri yüce Tanrı, her derde bir derman yarattı” demiştir.
   Fakat sen, onun fermanı olmadıkça o dermandan derdine yarayacak bir renk göremez, bir koku duyamazsın.

685. Ey çarelere başvuran, ölünün gözü nasıl cana bakarsa sen de gözünü Lâmekân âlemine çevir, aklını başına al.
   Varlık âlemi çarelerle doludur da Tanrı, bir yere perde çıkmadıkça yine çare yok!
   Bu cihan, cihetsiz Lâmekân âleminden meydana gelmiş, bu cihana Lâmekân âleminden bir mekân verilmiştir.

  
Tanrı’yı candan gönülden istiyorsan varlıktan yokluğa dön.
   Bu yokluk, gelir yeridir; ondan kaçınma. Bu varlık da çok olsun az olsun, gider yeridir!

690. Tanrı sanatının tezgâh evi, mademki yokluktur... O halde tezgâh evinin dışında ne varsa değersizdir.
   Ey hilim sahibi Tanrı; bize, duyanın insafa gelip kabul edeceği ince sözler hatırlat.
   Dua da senden, icabet de. Emniyet de senden korku da.

   Yanlış söylediysek düzelt. Ey söz sultanı,düzeltme de senden.
   Öyle bir kimyan var ki onu değiştirebilir, kan ırmağıysa Nil haline getirirsin.

695. Bu çeşit tebdil edişler, senin işin, bu türlü iksirler senin sırlarındır.
   Suyu toprağı birbirine kattın; sudan topraktan âdem teninin suretini düzdün.

   Sonra onu karıya,dayıya,amcaya,binlerce düşünceye, neşeye ve gama kattın.
   Daha sonra da bazılarına hürlük verdin; bu gamdan, bu neşeden kurtardın:
   Kendisinden, soyundan hâlâs etti, her güzeli, gözüne çirkin gösterdin.

700. Böyle adam, his alemine mensup ne varsa reddeder, görünmeyene dayanır.

 

"Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz"
KÜTÜB-İ SİTTE HADİS-İ ŞERİFLERİ

 


AYNANIN YÜZÜNÜ NEFESLE BUĞULANDIRMA!

“Sözün gümüş gibiyse de, altın gibi sükûtun olsun! Zîrâ kâmil insanlar, kemâlâtı sükût ile elde etmişlerdir.”



 Sükût ve Tefekkür

Sükût ve tefekkür, birbirini takviye eden ve tamamlayan iki mühim haslettir. Kıymetleri çok yüksek olduğu için elde edilmeleri de o nisbette zordur.

Nitekim Lokman Hakîm:

“Sabır ve sükût, ne kadar büyük fazîlet ise, onlardan faydalanan da o kadar azdır.” buyurmuştur.

Sükût, âlimlerin süsü, câhillerin örtüsüdür. Sükûtun engin ve sâkin limanına sığınan insanlar, pek çok tehlikeden emîn olurlar. Bilhassa haset ehlinin zehirli ve yakıcı oklarına mâruz kalmaktan kurtulurlar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhiller onlara lâf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler.) (el-Furkân, 63)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle buyurmuşlardır:

“İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)

Yâni insan çok konuşmaktan ziyâde iş yapmalıdır. Yoksa konuşan insanın işine mânî olacak pek çok hasetçi çıkar.

Sükût ve tefekkür, sâhibine vakar ve heybet bahşeder. Yine sükût ve tefekkür ile, hikmet kapıları açılır, kâinat kitabının sırlı sayfaları aralanır, Kur’ân-ı Kerîm’in engin mânâları fetholur ve hayâtın gâyesi daha derin bir nüfûz ile anlaşılmaya başlanır. Sükût ve tefekkür, rûha takılan iki kanattır ki, onlarla mârifet semâlarına urûc edilir. Bu hâli Ziyâ Paşa ne güzel terennüm eder:

Bin ders-i maârif okunur her varakında,

Yâ Rab ne güzel mekteb olur mekteb-i âlem.

Yâni, “Bu kâinât kitabının her bir yaprağında mârifet ilminin binlerce dersi okunur. Yâ Rabbî! Şu kâinât mektebi, tefekkür deryasına dalarak ibretler almak için ne güzel bir mekteptir.”

Peygamber Efendimiz:

“Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti, (ben de size tavsiye ederim.)”[246] buyurmuştur.

İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, Kur’ân ehlini târif ederken şöyle der:

“…Kur’ân’ı ezberlemiş olan kimse, halk birbiriyle konuşurken sükûtuyla tanınmalıdır. Kur’ân’ı ezberlemiş birisinin gözü yaşlı olması, mahzun durması, vakarlı ve bilgili olması, tefekkür ve sükût hâlinde bulunması îcâb eder…” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 130)

Sükûtun lâhûtî havasını ihlâl ederek kalbi kuru gürültüye boğmak, şahsiyeti zaafa uğratır ve Hak yolcusunu hedefinden uzaklaştırır. Peygamber Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kişi, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhârî, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, Lukata 14)

Hayır söylemek ya da sükût etmek, müslümanın söz disiplininin îcâbı ve îmandaki kemâlinin bir göstergesidir. Mü’min, içinde bulunduğu durumda konuşmanın mı yoksa susmanın mı daha hayırlı olduğunu İslâmî kâidelerle değerlendirerek tespit etmeli ve ona göre davranmalıdır. Susmak ya da konuşmanın her ikisi de aynı seviyede ise susmayı tercih etmelidir.

Bir mü’min, evvelâ lüzumsuz konuşmalardan kurtularak sükût ehli olmalı, sonra da kendini tefekküre alıştırmalıdır. Cenâb-ı Hak, bütün mahlûkâta kendi ihtiyâcına göre bir tefekkür kâbiliyeti ihsân etmiştir. İnsanların ve cinlerin dışındaki mahlûkâtın tefekkür kâbiliyetleri, basit bir şekilde “sevk-i tabiî”lerde ortaya çıkar. Yavrusuna muhabbet duymak, kendisini tehlikelerden muhâfaza etmek gibi.

İnsana ise tefekkür, azamet-i ilâhiyyeyi ve kâinattaki ilâhî kudret tecellîlerini tefekkür ederek mârifetullâha ulaşmak ve bu irfân ufku içerisinde sâlih ameller işlemek için lutfedilmiştir.

İnsan, hayâtı boyunca sükût, tefekkür ve duygu derinliğinde ne kadar mesâfe kateder ve dirâyet kazanırsa, ilâhî muhabbet ikliminden o kadar nasîb alabilir ve ebedî âlemdeki saâdeti de o nisbette fazla olur.

İnsanoğlunu zirvelere götürecek en büyük vâsıta, sükûtun derinliklerine dalarak hakîkati tefekkür etmektir. Zîrâ, hakîkate ulaşmanın en büyük vâsıtası -tâbir câizse şah damarı- tefekkürdür.

Eşsiz bir hidâyet ve saâdet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, ilk âyetinden son âyetine kadar, insanı sürekli tefekküre dâvet ederek, yaratılışındaki hikmetleri, kâinattaki hârikulâde nizâmı ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir beyan mûcizesi olduğunu düşünmesini ister. Yine Kur’ân-ı Kerîm; “Akıl erdirmiyor musunuz, tefekkür etmez misiniz, ibret almaz mısınız?” gibi ifâdelerle insanları îkâz eder. Dolayısıyla insanlık haysiyetine lâyık bir şekilde yaşamak, rûhen derinlik kazanmak isteyen herkes, Kur’ân-ı Kerîm’in istikâmetlendirdiği bu tefekkür dünyasına girmek mecbûriyetindedir.

Zerre kadar bir tohumun, münbit bir toprak vâsıtasıyla koca bir çınar ağacı hâline gelmesi, nasıl muazzam bir ihtişam sergiler ise, insanoğlundaki tefekkür ve hissiyâtın Kur’ân’la feyizlenmesi neticesinde ulaşılacak kalbî duyuş ve hakîkatler de, o kadar, hattâ daha da muhteşemdir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Onlar, Allâh’ın gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi, ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattığını, hiç kendi kendilerine tefekkür etmediler mi?..” (er-Rûm, 8)

“Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için birçok âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve Allâh’ın muhtelif canlıları yeryüzüne yaymasında, kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır. Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allâh’ın gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan toplum için dersler vardır.” (el-Câsiye, 3-5)

“Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, doğrusu, onlar yeniden yaratılış (ölümden sonra dirilme) husûsunda şüphe içindedirler. Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 15-16)

Kur’ân-ı Kerîm’deki bu tefekkür misâllerini artırmak mümkündür. Cenâb-ı Hak, kullarının düşünen, araştıran ve ince anlayış sâhibi, zarif bir mü’min olmalarını istemektedir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tefekkürü teşvik ederek şöyle buyurur:

“Al­lâh’ın ya­rat­tık­la­rı üze­rin­de te­fek­kür edin…” (Dey­le­mî, II, 56; Hey­se­mî, I, 81)

“Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” (Ali el-Müttakî, XVI, 121)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:

“İlimsiz ibâdette, tefekkürsüz Kur’ân tilâvetinde fayda ve feyz azalır.”

Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- buyurur:

“Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.” (Deylemî, II, 70-71, no: 2397, 2400)

Yusuf Hemedânî Hazretleri de şöyle buyurur:

“İnsanda îmânî bir tefekkür doğunca İslâmî davranışlar mükemmelleşir. (Tâzîm li-emrillâh hâli tahakkuk eder ve Allâh’a kulluk, ulvî duygular içinde îfâ edilir.) Bu ikisini yâni amel ve tefekkürü bir araya getirmek ne şekilde mümkün ise bunları öylece birleştirmek îcâb eder.”[247]

Bü­tün ilim­ler­de “su­âl”, öğ­ren­me­nin en mü­him anah­ta­rı ka­bul edi­lir­. Sâdece “Ledünnî İlim”de su­âl, îti­raz, mü­nâ­ka­şa ve mü­nâ­za­ra yok­tur. Bu­na mu­kâ­bil, sü­kût, tefekkür, sa­bır ve teslîmiyet var­dır. İş­le­rin ni­hâ­ye­ti­ne ve ne­tî­ce­si­ne ba­kı­lır. Ledünnî ilme sâhip olan Hak dostları, Allâh’a muhabbet ve haşyet duyguları içinde seher vaktinin sükûnetinde zikir ve tefekkürle Hak Teâlâ’nın rızâsını ararlar. Zîrâ Allah âşıkları için zikir ve tefekkürden uzak geçen seherler, hicran saatleridir.

İmam Gazalî -kud­di­se sir­ruh-:

“Ârif­ler­den ol­mak is­ter­sen; sü­kû­tun tefekkür, ba­kı­şın ib­ret ve arzun tâ­at ol­sun. Zî­ra bu üç has­let, ârif­le­rin alâ­me­ti­dir.” demiştir.

İbrâhim Desûkî -kud­di­se sir­ruh- da şöyle der:

“Oğ­lum! Ce­del, na­kil, yal­dız­lı söz­ler gi­bi fay­da­sız şey­ler­le meş­gû­li­ye­ti bı­ra­ka­rak sü­kût eh­li ol! İh­lâ­sı seç! Bu yol­da sâ­lih amel iş­le ve nef­si­ne uy­ma!”

Mevlânâ Hazretleri de, muhtelif beyitlerinde sükûtun fazîletini şöyle ifâde eder:

“Evet; susmak denizdir, söz söylemekse ırmağa benzer. Seni deniz, yâni mânâ âlemi arıyor. Sen ne diye dereyi aramadasın, yâni dünya işlerine âit dedikodular peşinde koşmadasın?”

“Bu dünyanın dedikodusu, toz gibidir. Gönül aynasını örter. Sen aklını başına al da, bir zaman için susmayı ahlâk hâline getir.”

“Rûh üzgün ve mahzun olduğu zamanlarda yâr ona ayna olur. Ey can, aynanın yüzünü nefesle buğulandırma! Senin nefesinle buğulanıp, yüzünü senden gizlemesin. Seni sana gös­termez hâle gelmesin. Onun için sana, her vakit nefes tutmak, susmak, yersiz ve lüzumsuz söz söylemekten kaçınmak gerekir.”

“Sabır ve sükût ilâhî rahmete sebep olur. Alâmet ve şâhit arayışın, hastalık eseridir. “Susun!”[248] âyetinin emrini kabûl et ki, sevgiliden, susmanın karşılığı olarak canına bir lutuf gelsin.”

“Fazla sözü başkalarına bırak da, onun yerine gönül kazanmaya bak! Mevkî peşinde de koşmayıp fakirlere bol bol sadaka vererek Hakk’ın rızâsını satın al. Böyle yap da, Allâh’ın lutfu seni övsün, senâda bulunsun. Gök bile senin insânî mertebene gıpta etsin.”

“Susmakla sözümüz daha tesirli olur. Dilsiz dudaksız konuşmakla duygularımızı daha açık anlatabiliriz. Onu kıskanır da görünmekten menedersek, görünmeye olan meyli daha da artar.”

“Neyin varsa al da, susmak yönüne doğru çek götür! Kâmil bir insan olmak istiyorsan sus, konuşma, gösterişten sakın!”

İnsan konuşacaksa, sükûttan daha kıymetli hikmetler söylemelidir. Ancak sır­ ve hikmetlere ta­ham­mül ede­cek dost ve sır­daş bu­lun­maz­sa, sus­mak ev­lâ­dır. Çün­kü her­ke­se ak­lı­nın ere­bi­le­ce­ği öl­çü­de söz söy­le­mek ge­re­kir. Yok­sa hâl­den an­la­ma­ya­nlara hik­met ve mâ­ri­fet­ten bah­set­mek, ha­kî­ka­te zul­met­mek­tir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İn­san­la­ra an­la­ya­cak­la­rı şe­kil­de ko­nu­şu­nuz.” buyurmuştur. (Bu­hâ­rî, İlim, 49)

Zaman gelir susmak, en güzel cevap olur. Zîrâ İslâm âlimleri;

“Ahmağa verilecek en güzel cevap, sükûttur.”

demişlerdir.

Mevlânâ Hazretleri’nin şu tavsiyeleri ne güzeldir:

“Câhiller karşısında kitap gibi sessiz ol!”

“Kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar.”

Nice ilim ve irfan sâhipleri vardır ki, vâkıf oldukları gerçeklere göre muhâtap bulamadıklarından konuşmazlar. Onlar artık hayret makâmında sükûnete bürünürler. Lâkin az bilenlerin çoğu da kolay kolay susturulamazlar.

Diğer taraftan söz husûsunda diğer bir edeb de dinlemesini bilmektir. Zîrâ dinlemesini bilmeyen, âdâbına göre konuşmasını da bilemez. Bu sebepledir ki çocuklara evvelâ dilini tutmasını öğretmek gerekir; konuşmasını nasıl olsa öğreneceklerdir.

Sâdî-i Şîrâzî:

“Her kim düşünmeden konuşursa, sözü çok kere yanlış olur.” der.

Kutadgu Bilig adlı eserde de şu tavsiye yer alır:

“Sözü iyice düşündükten sonra en güzel şekilde söyle. Ancak sorulduğu zaman konuş ve sözü kısa kes.”

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da:

“Senden soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemekten hayırlıdır.” buyurmuştur.

Lâkin bilirken ve söylemek gerekirken susmak da, aynen bilmeden konuşmak gibi çirkin bir tavırdır. Zîrâ bâzen konuşmak zararlı iken, bâzen de hakkın zâyî olması sebebiyle susmak vebâli mûcib olabilir. Dolayısıyla insan, hakkı söylemek durumunda kaldığı zaman sükût etmemelidir.

Nitekim Ebû Ali ed-Dekkâk Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Hakkı söyleme mevkiinde olup da susan, dilsiz şeytan gibidir.”

Bilhassa dünyevî menfaat düşüncesi veya can korkusu endişesiyle zâlimlere karşı hakkı müdâfaa etmekten ictinâb etmek de bu nevî bir zaaftır. Hele zâlimin zulmüne diliyle destek olmak, aynı zulmü irtikâb etmek gibi ağır bir cürümdür.

Zâlim Haccâc, târihte kan dökücülüğü ile meşhur biriydi. Lâkin Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin mübârek dili, onun zamanında da hakkı ve hayrı söylemekten çekinmemişti.

Netice itibârıyla, susmanın zamanını bilmemek, tıpkı konuşmanın zamanını bilmemek gibi abes bir davranıştır. Bu hususta Şeyh Sâdî şöyle der:

“İki şey akıl hafifliğini gösterir; söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek.”

Öyleyse îtidâl ve teennî ile hareket ederek söz mahallini ve o söylenmesi gereken sözü iyi tâyin etmeli, bunun dışındaki zamanlarda da sükûta bürünüp tefekkürle meşgul olmalıdır.

Şâir ne güzel söyler:

Kelâmın fıdda ise sükûtun olsun zeheb,

Ehl-i kemâl, kemâlâtı susmakla buldular hep…

“Sözün gümüş gibiyse de, altın gibi sükûtun olsun! Zîrâ kâmil insanlar, kemâlâtı sükût ile elde etmişlerdir.”



MESNEVİDEN SEÇME HİKAYELER...
ÖLEN Mİ ÖLDÜREN Mİ ?

Birisi, kızgınlıkla anasına hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri ona “ Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana be yaptı ki?” dedi. Adam “ çok ayıp bir iş işledi,bende onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi. Kınayan “Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin”deyince dedi ki: “her gün başka birisini mi öldüreyim?

Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum, halkın boğazını boğazını keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!” O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zahir olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür! Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Allah ile de savaşıyorsun, halkla da.

Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiçbir düşmanın olmaz. Bir kimse peygamberlerle velileri düşünüp sözümüzden şüpheye düşer. “Peygamberlerin nefisleri helak olmamış mıydı? Onların neden düşmanları vardı, onlara niye haset ediyorlardı?” derse, Ey doğru söz arayan, kulağını aç!

Bu şüpheye, bu tereddüde vereceğimiz cevap şu: O münkirler kendilerinin düşmanlarıydı; onlar kendilerini yaralıyorlardı. Düşman, ona derler ki cana kastetsin. Kendi kendisine can çekişene düşman demezler. Yarasacağız, güneşin düşmanı değildir, hicaba girmiş,kendi kendisine can çekişene düşman olmuştur. Güneşin ziyası onu öldürür; fakat güneş, yarasanın zahmetini hiç çeker mi, yarasa güneşe bir kötülükte bulunabilir mi?

Düşman ona derler ki ondan bir azap,bir eziyet gelsin; kabiliyeti olan taşın güneş tesiriyle lal olmasına mümanaat etsin! Halbuki kafirlerin hepsi de peygamberlerin cevherlerindeki ziyadan kendilerini men ederler.! Halk nasıl olur da o tek kişinin gözüne perde olur? Bilakis kendi gözlerini kör eder, kendi gözlerini kötü bir hale sokarlar.

Efendisiyle inada girişip kinlenerek kendisini öldüren Arap köle gibi! Köle, sahibine ziyan vermek için kendisini damdan baş aşağı yere atar,helak olup gider! Hasta, doktora düşman olmuş; çocuk, kendisini terbiye edene düşmanlık beslemiş;( zarar kime?)! Hakikatte hasta da çocuk da kendi yolunu vurmakta, kendi akıl ve canının yolunu kesmektedir. Bez yıkayan, güneşe kızar;balık, denize hiddet ederse,Bir bak,ziyanı kime? Sonunda bu kızgınlık yüzünden kimin bahtı kararır? Allah seni çirkin yarattıysa kendine gel de bari hem yüzü çirkin, hem huyu çirkin olma!

Ayakkabın olsa bile taşlığa gitme. İki boynuzun varsa dört boynuzlu olma! Sen “ Ben filan kişiden daha aşağı mıyım ki talihim böyle ters gidiyor” diye haset ediyorsun ama, Esasen haset de başka bir noksan, başka bir ayıp. Hatta bütün aşağılıklardan daha beter! Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telakki etti de kendisini yüzlerce kötülüğe düşürdü.

Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerede? Kanlara bulanıp kaldı. Ebu cehil, Muhammet’e uymaya utandı,hasedinden kendisini yüceltmeye,ondan yüksek olmaya çalıştı. Adı Ebül Hakemdi Ebu cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki haset yüzünden na ehil olup kalmışlardır. Ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim. Fazileti, mahareti,hüneri bir tarafa bırak.

Bu yolda hizmet ve iyi huy işe yarar. Allah,mihnet ve ıstıraplarla hasetler meydana çıksın diye peygamberleri vasıta etti. Çünkü Allahdan kimse arlanmaz, Allahya kimse hasedetmez. Fakat, halk, Peygamberi de kendisi gibi bir adam sanır, o yüzden ona hasededer. Fakat peygamberlerin büyüklüğü tahakkuk etti mi, artık ona kimse hasededemez, ona herkes uyar. Şu halde her devirde peygamber yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır.

İşte diri ve faal imam, o velidir, ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol arayan, Mehdi de odur, Hadi de o. Hem gizlidir hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.

Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe bakımından dereceler vardır. Çünkü Allah nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat bil1 Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmama kadar bu perdeler saf saftır.

Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez. Ön saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat getirmez. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve afettir. Şaşkınlıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir. Demiri, yahut altını saf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı?

Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet isterler. Halbuki o hararet, o, şuleler, demir için kafi değildir. Çünkü demir, ejderha gibi olan ateşin yalımını ister. O demir meşakkatlere tahammül eden fakirdir. Çekicin altında, ateşin içinde kıpkırmızı bir hale gelir, ondan hoşlanır. Bu çeşit fakir, ateşin vasıtasız perdecisidir, vasıta ve vesile olmaksızın ateşin ta ortasına kadar girer. Fakat su ve su oğulları, hicap olmaksızın, bir vasıta bulunmaksızın ne ateşten olgun bir hale gelirler, ne ateşin hitabına mazhar olurlar.

Ayağa yürümek için nasıl ayakkabı lazımsa bunlara da ateşten feyz almak için bir tencere; yahut tava lazımdır. Yahut da ortada bir yer gerektirir ki hava ısınsın, kızsın da harareti suya müessir olsun. Fakir ona derler ki şulelerle vasıtasız rabıtası vardır. Hakikatte alemin gönlü odur. Çünkü ten (gibi olan aleme) bu gönül vasıtasıyla feyz gelir, ten (gibi olan cihan), bu gönül yüzünden işe yarar. Gönül olmasa ten, konuşmayı ne bilir? Gönül aramasa ten, araştırmadan ne anlar? Demek ki şulelerin nazargahı o demirdir. Şu halde Allahnın nazargahı da gönüldür, ten değil! Sonra bu cüzi olan gönüller de hakiki maden olan gönül sahibinin gönlüne nispetle ten gibidir. Bu söz, çok misal ister, çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürçer diye korkuyorum.

Bu suretle iyiliğimiz kötülük olmasın. İyilik yapıyoruz diye kötülükte bulunmayalım, bu söylediğim de ancak kendimde olmadığından,ihtiyarım elimde bulunmadığından. Çarpık ayağa çarpık ayakkabı daha iyi, yoksulun eli ancak kapıya varır.

 
BENLİĞİN ŞIMARTILMASI



Ten kafese benzer. Girenlerin, çıkanların, insanla dostluk edenlerin aldatmasıyla can bedende dikendir. Bu, “Ben senin sırdaşın olayım” der. Öbürü “Hayır, senin akranın, emsalin benim”der.

Bu der ki: “Varlık aleminde güzellik fazilet, iyilik ve cömertlik bakımından senin gibi hiçbir kimse yok.” Öbürü der ki: “İki cihan da senindir. Bütün canlarımız senin canına tabidir.” O da, halkı, kendisinin sarhoşu görünce kibirlenir, elden, avuçtan çıkmağa başlar. Şeytan onun gibi binlerce kişiyi ırmağa atmıştır!

Dünyanın lutfetmesi ve yaltaklanması, hoş bir lokmadır, ama az ye. Çünkü ateşten bir lokmadır! Ateş gizlidir, zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar.

Sen “Ben o medihleri yutar mıyım? O, tamahından methediyor. Ben, onu anlarım” deme! Seni metheden, halk içinde aleyhinde bulunursa onun tesiriyle gönlün, günlerce yanar.

Onun; mahrumiyetten senden umduğunu elde edemeyip ziyan ettiğinden dolayı aleyhinde bulunduğu halde, O sözler, gönlüne dokunur, onun tesiri altında kalırsın. Medihten de bir ululuk gelir, dene de bak! Medihin de günlerce tesiri altında kalırsın. O medih canın ululanmasına, aldanmasına sebebolur.

Fakat bu tesir, zahiren görünmez, çünkü methedilmek tatlıdır. Kınanmak acı olduğundan derhal kötü görünür. Kınanmak, kaynatılmış ilaç ve hap gibidir; içer, yahut yutarsa uzun bir müddet ızdırap ve elem içinde kalırsın.

Tatlı yersen onun zevki bir andır, tesiri öbürü kadar sürmez.Zahiren uzun sürdüğü için de tesiri, gizlidir. Herşeyi, zıddıyla anla! Medhin tesiri, şekerin tesirine benzer; gizli tesir eder ve bir müddet sonra vücütta deşilmesi icabeden bir çiban çıkar.

Nefis çok öğülmesi yüzünden Firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir ol; ululuk taslama! Elinden geldikçe kul ol, sultan olma! Top gibi zahmet çekici ol, çevgan olma! Yoksa; senin bu letafetin, bu güzelliğin kalmayınca o, seninle düşüp kalkanlar, senden usanırlar.

Evvelce seni aldatıp duranlar, o vakit seni görünce “Şeytan” adını takarlar. Seni kapı dibinde görünce hepsi birden “Mezarından çıkmış hortlak” derler; Genç oğlan gibi. Ona önce Allah adını takarlar, bu yaltaklıkla tuzağa düşürmek isterler. Fakat kötülükle adı çıkıp da zaman geçince bu kötülükte sakalı çıkınca; artık ona yaklaşmaktan Şeytan bile utanır.

Şeytan, adamın yanına bir kötülük için gelir; senin yanına gelmez. Çünkü sen Şeytan’dan da betersin. Şeytan, sen insan oldukça izini izler, ardından koşar, sana şarabını tattırırdı.

Ey bir işe yaramaz adam! Şeytan huyunda ayak direyip şeytanlaşınca senden Şeytan da kaçmaktadır. Eteğine sarılan kimse de, sen bu hale gelince senden kaçar!

 
NEDEN GECİKTİ?

Bu Mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için bir zaman lazımdır. Bahtın yeni bir çocuk doğurmadıkça kan, tatlı süt haline gelmez. Bunu güzelce duy. Hak Ziyası Hüsamettin, göğün yücesinden tekrar dizgin çevirince yine Mesneviye başlandı. Hakikatler miracına gitmişti, o yüzden onun baharı olmadığı cihetle koncalar açılmamıştı.

Denizden tekrar kıyıya dönünce Mesnevi şiirinin çengi de düzeldi, çalınmaya başlandı. Ruhların cilası olan Mesneviye, yeniden recebin on beşinci günü başlandı. Bu alışverişe başlayış tarihi, (Hicri) 662 tarihiydi. Bir bülbül buradan uçup gitti, dönüp yine geri geldi. Bu manaları anlamak için doğanlaştı. Bu doğanın konağı, padişahın kolu olsun; bu kapı, halka ebediyen açık kalsın.

Bu kapının afeti, heba şehvettir. Yoksa burada daima şerbetler içilir durur. Bu ağzı kapa da o alemi gör. O aleme gözbağı, boğaz ve ağızdır. Ey ağız, sen esasen cehennemin bir alevisin! Ey cihan, sen zaten bir berzaha benzersin! Baki nur, aşağılık dünyanın ardındadır. Saf süt, kan nehirlerinin ardındadır. Oraya ihtiyarsız bir attın mı. sütün karışır, kan haline gelir.

Adem peygamber. Nefis zevkine bir adım attı, cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti. Melek, Şeytan!dan kaçar gibi ondan kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü. Gerçi cüret ettiği suç bir kıl kadardı. Fakat o kıl iki gözde bitmişti. Adem, o hususta meşverette bulunsaydı pişman olup özürler serdetmezdi.

Çünkü bir akıl, başka bir akılla birleşti mi; kötü işe, kötü söze mani olur. Fakat nefis, başka bir nefisle dost olursa cüzi akıl muattal olur, bir işe yaramaz. Yalnızlıktan ümitsizliğe düşünce güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir. Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur. Halvette oturup gözünü yuman da bunu yine dosttan öğrenmiştir.

Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil. Akıl başka bir akılla birleşti mi nur artar, yol meydana çıkar. Fakat nefis, bir başka nefisle sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir.

Ey avcı, dost senin gözündür. Onu çerçöpten arı tut. Sakın dil süpürgesiyle ona toz kondurma. Göze tozu toprağı hediye götürme. Zira mümin, müminin aynası olunca yüzü buğulanmadan kurtulur. Mahzunluk zamanında dost, can aynasıdır. Aynanın yüzünü nefesle buğulandırma. Nefesinden buğulanıp yüzünü senden öretmemesi için her nefeste soluğunu tutman lazım. Topraktan aşağı mısın ki ? Toprak bile sevgiliyi bulunca bir bahar yüzünden yüz binlerce çiçeğe kavuştu. O yaş ağaç sevgiliyle buluşunca hoş bir hava yüzünden baştan ayağa açıldı, donandı.

Fakat gözün aykırı bir dost görünce başını, yüzünü yorgana çekti. “ kötü dostla ünsiyet, belaya bulaşmaktır. Mademki o geldi, bana uyumak düşer. Uyuyayım da Eshabı Kehif’ten olayım. O sıkıntıda o minnette mahpus kalmak, Dıkyanus’tan iyi” dedi. Eshabı kehif’in uyanıklığı,Dıkyanus’a kulluk etmekti. Fakat uykuları; şereflerini, haysiyetlerini korumuş oldu.

Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye ! kargalar, güz mevsimi otağlarını kurdular mı, bülbüller gizlenir ve susarlar. Çünkü gül bahçesi olmayınca, bülbül sükut eder. Güneşin kayboluşu, uyanıklığı öldürür. Ey güneş ! Sen yeraltını aydınlatmak üzere bu gül bahçesini terk ediyorsun. Fakat marifet güneşi, bir yerden bir yere gitmez, o güneş dolunmaz. Onun tanyeri akıl ve candan başka bir yer değildir. Hele işi gücü ; gündüz olsun gece olsun, alemi aydınlatmak olan o cihanın kemal güneşi hiç kaybolmaz.

İskender’sen gün doğusuna gel. Ondan sonra nereye gidersen nurlusun, kuvvetlisin! Ondan sonra nereye varsan orası doğu olur; doğrular senin batına aşık kesilir. Senin yarasa duygun batıya doğru koşmakta, inciler saçan duygun da doğuya doğru akmakta. Ey atlı ! Duygu yolu, eşeklerin yoludur.

Ey eşeklere karışan, utan! Bu beş duygudan başka beş duygu daha vardır. O duygular kırmızı altın gibidir, bunlar bakır gibi. Tanıyışta anlayışta mahareti olanlar, o pazarda nasıl olur da bakır duyguyu altın duygu gibi alırlar? Bedenlerin duygusu, zulmet gıdası yemekte, can duygusuysa bir güneşten çerezlenmekte.

Ey duygularını derleyip toplayarak gayp alemine götüren! Musa gibi elini koynundan çıkar. Ey sıfatları marifet güneşi olan! Bu alem güneşi, bir sıfatla mukayyettir. Halbuki sen gah güneş olursun gah, deniz. Gah Kafdağı kesilirsin, Gah Anka. Fakat hakikatte sen ne bu olursun, ne o. Ey vehimlerden uzak, ey ilerden ileri!

Ruh ilimle akılla dosttur. Ruhun Arapça’yla, Türkçe’yle ne işi var? Ey naakşı, sureti olmayan! Bunca nakışlar, bunca suretlerle, sana hem müşebbih hayran olmuştur, hem muvahhit! Gah müşebbihi muvahhit yapmakta, gah suretler mu vahidin yolunu kesmekte. Gah sarhoşlukla sana Ebül Hasen der, gah ey yaşı küçük ey bedeni taze ve yumuşak güzel diye hitabeder. Bazan da kendi suretini viran eder ve bunu, sevgiliyi tenzih etmek için yapar.

Duygu gözünün mezhehi, İtizaldir. Akıl gözüyse vuslata kavuşmuştur, Sünni’dir. İtizale uyan, duyguya kapılmıştır. Fakat sapıklıktan kendini sünni gösterir. Duyguda kalan kişi, Mutezili’dir. Sunni’yim dese de cahillikten der. Duygudan çıkan kişi Sünni’dir. Gören göz, izi hoş akıl gözüdür. Hayvan duygusu padişahı görseydi öküzle eşek de Allahyı görürdü. Sen de hayvan duygusundan başka, heva ve hevesten dışarı bir duygu olmasaydı.

Adem oğulları; nasıl olurda mükerrem, nasıl olur da hayvanla müşterek duygu ile sırra mahrem olurlardı? Sen suretten kurtulmadıkça Allahya surette sığmaz, yahutb sığar demen, aslı olmıyan bir sözden ibarettir. Tasvire sığar, yahut sığmaz bahsi; tamamiyle iç olmuş, suretten kurtulmuş adamın harcıdır. Eğer körsen teklif yoktur. Değilsen yürü, var; sabır kurtuluşun anahtarıdır. Sabır ilacı, gözlerin perdesini de yakar, göğüsleri gönülleri de yarıp açar. Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan, topraktan hariç suretler görürsün.

Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da. Devlet yaygısını da, onu döşeyeni de. Sevgilimin hayali bana Halil gibidir. Sureti put ama manası putları kırmakta. Allahya şükrolsun ki o zahir olunca can onun hayalinden, kendi hayalini gördü. Kapısının toprağı, gönlümü teşhir etti. Senin toprağına karşı ululananın toprak başına.!

Dedim ki; Eğer güzelsem bu güzelliği onun lütfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten çirkinlikler bile bana güler! Çaresi şu: Kendime bakayım kendime çeki düzen vereyim. Bakalım, ona layık mıyım, değil miyim? O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı, kart bir ihtiyarı nasıl seçer? Temizler, kimlerindir? Temizlerin. Şu meydandadır: Güzel güzeli sever, güzeli ister. Şunu bil ki güzel güzeli cezbe der. “ Temizler,temizler içindir” ayetini oku!

Alem de her şey, bir şey cezbe der. Sıcak sıcağı çeker , soğuk soğuğu. Aslı olmayan, aslı olmayanları çekmektedir, bakilerde bakilerden sarhoş olmakta. Cehennem ehli olanlar, cehennem ehli olanları cezbe der. Nura mensup olanlar, ancak nura mensup olanları ister. Gözünü yumdun mu canın kopuyormuş gibi bir eleme, bir ızdıraba düşersin. Gözün, gündüzün nurundan ayrılmaya sabrı yoktur.

Gözünü yumdun mu tasalanır, gama, gussaya düşersin. Gözün nuru, gündüzün nurundan ayrılamaz. Senin tasan, gam ve gussan; hemencecik gündüzün nuruna kavuşmak isteyen göz nurunun cazibesinden ileri gelir.

Gözün açıkken de tasalanırsan bil ki sıkıntı gönlünün iki gözü de kapalı olduğundandır. Gönül gözü kıyasa sığmaz bir ziya arayıp durmaktadır. O iki ebedi nurun firkati seni tasalandırmaktadır. Onu koru! O madem ki beni çağırmakta, ben de kendime bakayım. Onun cazibesine layık mıyım, yoksa çirkin miyim?

Bir güzel, peşine bir çirkini takarsa onunla alay ediyor demektir. Acaba yüzümü nasıl göreyim? Ne renkteyim ki, gündüz gibi miyim gece gibi mi? Diye can suretimi hayli zamandır arayıp duruyordum. Fakat suretim kimseden görünmüyordu. Nihayet dedim ki ayna neden icadedilmiş, ne güne yarar? Herkes nedir, kimdir, kendisini bilsin diye değil mi? Demirden yapılma ayna suretler içindir. Can yüzünün aynasıysa çok pahalı, çok değerlidir. Can aynası ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgilinin yüzü ki, o diyardan.

Dedim ki: Ey gönül sen külli bir ayna ara. Denize git, ırmaktan iş bitmez! Kul, bu istek yüzünden civarına geldi. Meryem’i hurma fidanına derdi çekti. Gönlüm gözünü görünce o görmemiş göz yok oldu; gönlüm gözün ta kendisi kesildi. Seni ebedi olarak külli bir ayna gördüm. Gözün den kendi suretimi müşahede ettim. Nihayet ben beni buldum, iki gözünde aydın bir yol gördüm, dedim

Vehmin; kendine gel o senin hayalindir. Kendini hayalinden ayırdet dedi. Suretim gözünden seslendi: Birlikte ben senim sen de bensin. Hayal bu zevali olmayan aydın gözdeki hakikatlardan nasıl yol bulur da girer? Suretini, benden başkasının gözlerinden görürsen onu hayal bil, onu reddet! Çünkü benden başkası, gözüne yokluk sürmesi çekmekte hakikatte yok olan şeylerle gözünü sürmelemekte. şarabı, Şeytanının tasvirinden tatmaktadır.

Onun gözü hayal ve yokluk evidir. Hulasa o yokları var görür. Benim gözüme ululuk sahibi Allahnın sürmesiyle sürmelenmiştir. Varlık evidir, hayal evi değil. Gözünde bir tek kıl olsa hayalin de gevher, yeşim taşı gibi görünür. Hayalinden tamamıyla geçersen o vakit yeşim taşını ayırdedebilirsin. Ey gevher tanıyan kişi, bir hikaye dinle de meydan da ve apaçık olan şeyi kıyastan fark et

 
MUSA PEYGAMBER VE ÇOBAN

Musa, yolda bir çoban gördü. Çoban, şöyle söylenip duruyordu: “ Ey kerem sahibi Allah! Neredesin ki sana kul, kurban olayım, çarığını dikeyim, saçını tarayayım elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim. Elceğizini öpeyim ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yerceğizini silip süpüreyim.

Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, heyheylerim senin yadınladır Allahm!” o çoban, bu çeşit saçama sapan şeyler söyleyip duruyordu. “Musa kiminle konuşuyorsun?” diye sordu. Çoban, “ bizi yaratanla, bu yeri göğü halk edenle” diye cevap verince, Musa dedi ki: “ vah ,vah, sen sersemlemişsin. Daha Müslüman olmadan kafir oldun, bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey? Ağzına pamuk tıka küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Küfrün, din kumaşını yıprattı. Çarık, dolak,ancak sana yaraşır. Bir güneşe bu çeşit şeylerin ne lüzumu var? Böyle sözlerden ağzını kapamazsan bir ateş gelir, halkı yakar. Zaten ateş gelmedi de bu duman ne?

Can niye kapkara bir hale geldi, ruh merdutlaştı? Allahnın her şeye kadir ve her hususta adil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret ediyorsun? Akılsız dost, zaten düşmandır. Ulu Allah, bu çeşit hizmetlerden ganidir. Sen bunları kime söylüyorsun. Amcana, dayına mı?

Allah sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı? Büyüyüp gelişmekte olan süt içer. Ayağı muhtaç olan çarık giyer eğer bu dedikodu, kulu içinse. Allah, onun hakkında da “ o, benim” dedi. Yine beyhude ve batıl. Allah onun hakkında, “ hastalandın da yine halimi hatırımı sormadın. Yalnız o hastalanmadı, ben de hasta oldum” demiştir. Bu çeşit sözler, “ benimle duyar benimle görür” haki katına erişen kişi içinde batıldır.

Allah haslarıyla edepsizce konuşmak gönlü öldürür amel defterini kapkara bir hale koyar. Sen bir erkeğe Fatma desen erkekle kadın hep bir cinsten olmakla beraber imkan bulursa kanına kasteder, isterse hattı zatında halim ve mülayim olsun. Fatma sözü, kadınlar için övünçtür. Fakat erkeğe söylersen kılıç yarası gibi tesir eder.

El ayak bizim için övünç vesilesidir; fakat Allahnın arılığına nispetle kusur. “ Doğmaz, doğurmaz” vasfına layıktır . Babayı da halk eden o, oğlu da doğma, cisim olanın vasfıdır. Doğan, ırmağın bu yüzüne mensuptur. Çünkü doğan kevnü fesat alemindendir aşağılıktır, sonradan olmadır. Elbette onu bir meydana getiren lazım çoban, “ ya Musa ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın” dedi; elbisesini yırtıp yana ,yana bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü.

Musa’ya Allahdan şöyle vahiy geldi: “ Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı geldin, yoksa ayırmaya mı? Kaadir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en hoşlanılmayan şey ayrılıktır. Ben, herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim. Ona medih olan söz, sana zemdir, ona göre baldır, sana göre zehir! Bizse temizden de münezzehiz, pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de!

Kullara ibadet edin diye emrettimse bir kar, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara ihsanlarda bulunayım diye. Hintlilere, Hintlilerin sözleri medihtir. Sintlilere, sintlilerin. Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini saymakla kendileri temizlenirler.

Biz dile söze bakmayız gönle hale bakarız. Kalp huşu sahibiyse kalbe bakarız, isterse sözünde kulluk ve aşağılık olmasın! Çünkü gönül cevherdir söz söylemekse araz. Bu yüzden araz, ariyettir,maksat cevherdir. Manası gizli kapalı, yahut başka olan bu çeşit laflar ne vakte kadar sürecek? Yanıp yakılmak isterim ben yanıp yakılmak.

O ateşe düş! Canda sevgiden bir ateş tutuşur, düşünceyi sözü, baştanbaşa yakıver! Musa, edep bilenler başka, canı ruhu yanmış aşıklar başka. Aşıklara her nefeste bir yanış var. Yıkık köyden haraç aşar alınmaz. Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme. Kana bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma. Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış sözde yüzlerce doğrudan yeğ. Kabe’nin içinde kıbleden eser yoktur dalgıcın ayağında dolak olmazsa ne gam1 yürü, sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbisesi paramparça olana yamadan bahsetme. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah’tır, mezhebi de. Lain, lal olduğunu ispat eden bir damgası olmasa da ne çıkar? Aşk gam denizinde gamlanmaz ki!

Ondan sonra Hak, Musa’nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi; Musa’nın gölüne sözler döktüler. Görmekle söylemeyi birbirine karıştırdılar. Nice defa kendisinden geçti, nice defa kendisine geldi. Kaç kere ezelden ebede uçtu1 eğer bundan ötesini anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum.

Çünkü bunu açmak bunu anlatmak anlayışın ötesindedir. Söylesen akıllar hayran olur. Yazsam birçok kalemler kırılır! Musa Allahdan bu azarı duyunca çöle düşüp çobanın ardınca koştu. O hayran aşığın izini izledi, çöldeki otların tozunu silkti. Aşık ve hayran adamların ayak izleri, başkalarının izlerinden ayrılır, hemen belli olur. Aşık, ruh gibi bir ayağını yukardan aşağıya atar, bir ayağını fil gibi eğri büğrü basar. Bazen bir dalga gibi bayrak diker, yücelir.

Bazen balık gibi suyun içinde gider, görünmez. Bazen de remilcinin remil dökmesi gibi ahvalini toprak üstüne yazar. Musa nihayet onu bulup gördü. Dedi ki: müjdemi ver Allahdan izin geldi. Hiçbir sebep ve tertip yolu arama; daralan gönlün ne isterse onu söyle! Senin küfrün, din, dinin can nuru. Sen emniyete erişmişsin, bütün bir cihan da senin yüzünden amanda.

Ey Allah “ Allah dilediğini yapar” sırrına erişip o sırla her şeyden affedilmiş olan kişi pervasızca yürü, dilini aç! Çoban “ ey Musa, ben o halde, o sözden geçtim. Şimdi kendi gönlümün kanına bulandım. Ben Sidret-ül Müntehadan da aşmış, oradan bile yüz binlerce yıl öte gitmiştim. Sen bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, kainatı aştı. Nasutumuzun mahremi Lahut’u olsun artık.

Aferin eline koluna! Şimdi benim halim söze sığmaz. Zaten bu söylediğim de benim ahvalim değil. Ayna da bir suret görürsün ya fakat o senin suretindir, aynanın değil. Neyzen, ney üfler. Fakat bu nefes ve bu nefesten çıkan ses, neyin midir, neyzenin mi? Bu ses neyin harcı mı, neyzenin harcı mı?” dedi. Kendine gel, kendine! Allahı övsen de bu övüşünü, çobanın layık olmayan övüşü gibi bil, öyle tanı.

Senin övüşün, çobanın övüşüne nispetle daha iyidir. Ama Allahya nispetle onun da değeri yok, onun da sonu gelmez. Ne vakte dek ben Allahya hamlederim deyip duracaksın? Perde kaldırılınca oldu sanılan nice şeylerin olmamış bulunduğu meydana çıkar. Allahı anışımın makul olması Allah rahmetindendir.

Adeta istihaze olan kadının namaz kılması gibi bir ruhsattan ibarettir. Onun namazına nasıl kan bulaşmışsa senin Allahı anışını da benzetiş ve zannediş bulaşmış! Kan pistir ama bir parçacık su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler vardır ki: Allahnın lütuf suyundan gayrı bir şeyle arınmaz ibadet eden kişinin gönlünden eksilmez.

Keşke secden de kıbleden yüzünü çevirmiş olaydın da tek “ Sübhane rabbiyel A’la”’nın manasına ereydin! “ Allahm secdem de varlığın gibi sana layık değil. Sen kötülüğe iyilikle mukabele et” diyeydin. Bu yeryüzünde Hakk’ın hikmetinden eser vardır. Ondan dolayı pislikleri giderir, çiçekleri bitirir. Bizim pisliklerimizi örter, karşılığın da ondan koncalar biter. Kafir vergide, cömertlikte topraktan daha aşağı, daha verimsiz olduğunu görüp, varlığından çiçek ve meyve bitmediğini hatta bütün temizlikleri bozup pislemekten başka bir şey yapmadığını anlar da “ Ben aykırı anlamış, yanılmışım yazık keşke toprak olsaydım, Keşke topraktan sefer etmeseydim

Keşke bir avuç toprak gibi ben de bir tane düşürüp yetiştirseydim. Topraktan sefere düştüm ama beni yol imtihan etti bu yolculuktan ne armağan getirdim ki?” der. Kafir yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır. Adamın yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır.

Yüzünü yola çevirmesi; doğruluktan niyazdan. Büyümeye meyli olan her ot, büyüyüp durur, yaşar günden güne gelişir. Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür, kurur, noksan bulur, mahvolur. Ruhumun meyli, yüceliklere ise yücelir durursun varacağın yer de orasıdır. Aksine olarak başını yere eğdin mi battın gitti, Hak “ Ben batanları sevmem” demiştir.

Musa “ Ey kerem sahibi, ey her işi yapan, ey bir an zikri, uzun bir ömre bedel olan Allah! Bu balçık aleminde eğri büğrü bir iz gördüm. Gönül melekler gibi itiraz etti. “ Bir nakış yapıp ona fesat tohumunu ekmekteki maksat nedir?Zulüm ve fesat ateşini alevlendirip mescidi de secde edenleri de yakmakta ne hikmet var?

Bir yalvarış için kan ve irin kaynağını coşturmak neden?” dedim. Ben bunların aynı hikmet olduğunu biliyorum. Fakat maksadım, bu hikmetin büsbütün açığa çıkması ve benim açıkça görmem. O yakın bana “sus” dediği halde görme hırsı “ hayır, coş!” demekte. Sen meleklere sırrını gösterdin. Böyle bir lezzet, kahır ve minhete değer! ademin nurunu Meleklere açıkça arz ettin, müşküllerini halledeydin.

Ölümün sırrını hasredilmen söyler, yaprağın hikmetini meyveler anlatır. Kanın meninin sırrı da insanın duygusudur; her artmanın sonu da nihayet eksilme! Yazan kişi önce yazı yazacağı tahtayı yıkar, temizler; sonra ona harfleri yazar. Allah da önce gönlü kan eder, hor hakir gözyaşıyla yıkar, sonra o gönle sırları kaydeder. Yıkamakla, o levhi bir defter yapmak istediklerini bilmek, anlamak gerek.

Bir evin temelini atacakları vakit oradaki eski ve evvelki yapıyı yıkarlar. Sonunda arı duru su çıkarmak için önce yerden toprak çıkarırlar. Çocuklar hacamattan ağlarlar. Çünkü işin hikmetini bilmezler ki. Halbuki adam hacamatçıya para verir, kan içen hançere iltifatlarda bulunur. Hamal ağır yükün altına koşar, yükü başkalarından kapar. Yük için hamalların savaşlarına bak.

Din işinde çalışma da böyledir. Rahatın aslı zahmet olduğu gibi acılıklar da nimetin önüdür. Cennet, hoşumuza gitmeyen şeylerle kaplanmış, cehennem de zevkimize giden şeylerle dolmuştur. Ateşin aslı yaş ağaç olduğu gibi ateşe yanan da Kevser’e ulaşmıştır. Zindan da mihnetlere düşen adam bir lokmanın bir zevkin yüzünden düşmüştür. Bir köşkte devlete erişen de bir savaş, bir mihnet karşılığı olarak o devleti bulmuştur.

Kimi altına, gümüşe sahip olmuş, zenginlikte naziri olmayan bir dereceye erişmiş görürsen bil ki o, kazanma zahmetine sabretmiştir. Gözü açık olan bunları sebepsiz, Allah hikmeti olarak görür. Fakat madem ki sen duygu alemindesin, sebeplere kulak as! Sebeplere yapışmamak, onları görmemek makamı ruhu taba yi aleminden kurtulmuş olanındır. Bu çeşit adam, peygamberlerin mucizeleri çeşmesini sebepsiz görür.

Onları sudan ottan meydana geliyor bilmez. Bu sebep, doktorla hasta, kandille fitil gibidir. Gece kandiline yeni bir fitil bük, fakat güneş kandilini bunlara muhtaç sanma. Yürü aşevinin damı için samanlı balçık hazırla. Fakat bil ki kainatın damı, buna muhtaç değil. Ah sevgilimiz gamımızı yakıp mahvedince gece yalnızlığı bile geçti, gündüz oldu. Ay, ancak geceleyin cilve eder.

Gönlün istediği sevgiliyi gönül derdinden başka bir şey de arama. Fakat sen İsa’yı bıraktın da eşeği besledin. Hulasa eşek gibi perdenin ardında kaldın gitti! Bilgi ve irfan. İsa’nın talihidir, ey eşek sıfatlı, eşeğin talihi değil! Eşeğin anırmasını duyar, acırsın. Halbuki bilmezsin ki eşek, sana eşeklik telkin ediyor.

İsa’ ya acı eşeğe değil tabiatı aklına baş etme. Bırak tabiatını ağlaya dursun sen ondan al, canın borcunu öde! Yeter artık yıllarca eşeğe kul oldun. Çünkü eşeğe kul olan , eşeğin ardından gider. “ Onları atta bırakın” dan murat nefsindir. Nefis geride aklın ilerde gerek. Ama bu aşağılık akıl da eşekle aynı mizaçta. Çünkü bütün fikri onu nasıl elde ederimden ibaret. İsa’nın eşeği gönül mizacına malik olmuş akıllar makamında yer tutmuştur. Çünkü akıl galebe çalmıştı, eşekse zayıftı.

Eşek şişman ve kuvvetli biniciden zayıflar. Ey eşek değerli; aklının azlığından bu eşek, ejderhalaştı. Gönlün İsa’dan hastalandıysa yine ondan iyileşir, sıhhat yine ondan gelir, onu bırakma. Ey nefesi hoş Mesih, cihanda yılansız hazine olmaz. Eziyetlerle nasılsın? İsa Yahudileri görünce ne hale gelir; Yusuf hasetçi kardeşler elinde ne olur? Sen gece gündüz bu azgın kavmin ardından koştukça nasıl olur da gece gibi gündüz gibi ömre medet bağışlar, yardım edersin?

Ah safra illetine tutulmuş o hünersiz kişilerden. Safradan ne hüner meydana gelir? Ancak baş ağrısı. Sen hemen doğu güneşinin yaptığını yap. Bizse nifak hile, hırsızlık ve riya içinde yüzelim. Sen dünyada da balsın dinde de. Bizse sirke. Safraya ancak sirkengübin iyi eder, giderir. Halbuki biz karın ağrısına tutulmuş olduğumuz halde boyuna sirkeyi artırıp duruyoruz. Sen keremi terk etme de balı artır!

Bizden bu layıktı, bunu yaptık. Kum, gözde ancak körlüğü fazlalaştırır. Fakat ey aziz sürme senden her değersiz şey, değer bulur, bir şey olur; sana bu layıktır. Bu zalimlerin ateşinden gönlün kebap olduğu halde daima “ yarabbi, kavmime hidayet et” diye hitap ediyordun. Sen o öd ağacı madensin. Seni ateşe atsalar bu alem, ıtırla, fesleğen kokusuyla dolar.

Sen o öd ağacı değilsin ki ateşte yansın, eksilip bitsin. Sen o ruh değilsin ki gama esir olsun. Öd ağacı yanar ama madeni yanmadan uzaktır. Rüzgar, nurun aslına nasıl hamle edebilir. Ey göklere saflık veren, ey cefası vefadan daha iyi olan! Çünkü akıllıdan bir cefa gelse o cefa cahillerin vefasından iyiyidir. Peygamber, “ Akıllının düşmanlığı, cahilin sevgisinden yeğdir” dedi.

 
SECCADESİZ NAMAZ

Bir gün Ayşe, peygambere dedi ki “ Ey Allah resulü, sen aşikar, gizli, neresini bulursan orada namaz kılmaktasın. Halbuki evde pis adamlar da gezip tozuyor. Sen de bilirsin ki pis çocuklar, nereye varırsa orasını pislerler.”

Peygamber, şunu “ Bil: Allah, büyükler pis şeyleri temiz etmiştir. Hakkın lütfu, bu yüzden secdegahımı, ta yedinci kat göğe kadar arıttı” diye cevap verdi. Kendine gel, kendine. Padişahlara hasede kalkışma. Terke hasedi. Yoksa alemde sen de bir iblis olursun. Veli zehir yese bal olur. Sen bal yesen zehir kesilir. O varlığını Allah varlığına tebdil etmiştir. İşi de eşyayı tebdil etmedir.

O lütuftan ibaret bir hale gelmiştir, her türlü ateşi de nur olmuştur. Ebabil kuşlarında Allah kuvveti vardı. Yoksa bir kuşcağız nasıl olurda bir fiili helak edebilirdi? Koca bir orduyu birkaç kuş kırıp geçirdi. Bak da bu kudretin Allahdan olduğunu bil. Eğer bundan şüpheye düşersen yürü var, Eshabı fil suresini oku. Onunla inada kalkışır, beraberlik davasına girişirsen, yok mu? Eğer onlardan başını kurtarabilirsen beni de kafir bil sen?

Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı. Kurula, kurula yola düştü. Deve , tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu. Fare “ Ben, ne de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü. Düşüncesinin ışığı deveye aksetti. “ Hele hoşindi. Ben sana gösteririm!” dedi.

Gide, gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki ulu bir fil bile o ırmakta zebun olurdu. Fare orada duru, kaskatı kesildi. Deve “ Ey dağda, ovada bana arkadaş olan, bu duraklama ne, niye şaşırdın? Irmağa ercesine ayak bas, gir suya1 sen kılavuzsun, benim öcümsün. Yol ortasında durup susma” dedi.

Fare dedik ki: “ Bu su, pek büyük, pek derin bir su, arkadaş,ben boğulmaktan korkuyorum” deve “ Hele bir göreyim, ne kadarmış bu su ?” deyip hemen ayağını attı. Dedi ki: “ A kör sıçan, su diz boyuymuş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın?” fare, “ Sana karınca bize ejderha1 dizden dize fark var. Ey hünerli deve, sana diz boyu ama benim tepemden yüz arşın geçer.” Dedi.

Deve dedi ki. “ Öyleyse bir daha küstahlık etme de cismin, canın yanıp yakılmasın. Sen kendi gibi farelerle boy ölçüş. Deveyle sıçanın sözü yoktur.” Fare “ tövbe ettim, Allah hakkı için beni bu helak edici sudan geçir.” Dedi. Deve acıdı, “ haydi hörgücüme sıçra otur. bu geçiş benim işim. Seni de, senin gibi yüzlercesini de geçiririm” dedi.

Madem ki peygamber değilsin. Yola düş de günün birin de kuyudan kurtulup yüce bir makama erişesin. Sultan değilsen yürü, riayet ol. Kaptan değilsen gemiyi öyle alabildiğine yürütme. Ticarette kamil değilsen yalnız başına dükkan açma; yoğrulup kemale gelinceye dek birisinin hükmü altına gir.! “ Susun, dinleyin” emrini işit, sükut et. Madem ki Allah dili olamadın, kulak kesil.

Söylersen bile sual tarzında söz söyle. Padişahlar padişahıyla edepli konuş! Kibir ve kinin başlangıcı şehvettendir. Şehvetinin yerleşip kuvvetlenmesi de itiyat yüzündendir. Kötü huy, adet edindiğinden dolayı sağlamlaşır, yerleşir. Seni ondan vazgeçirmek isteyene kızarsın. Toprak yemeye alışırsan kim seni bundan menetmeye kalkışırsa onu düşman sayarsın. Puta tapanlar bu tapmayı huy edindiklerinden men edenlere düşman olmuşlardır. İblis ululanmayı huy edinmişti de eşekliğinden Adem’i kendisinden aşağı gördü.

“ Benden daha ulu başka birisi yok ki. Benim gibi bir kişi, ona secde eder mi?” dedi. Ululuk zehirdir. Ancak, ta ezelden panzehire sahip olan ruh müstesna. Dağ yılanla dolu ise içersinde panzehir yeri bulundukça korkma. Kafana ululuk yerleşmiş, onun için kim seni kırarsa onu ezeli düşman sayarsın.

Birisi huyuna aykırı söz söylerse ona bir hayli kinlenirsin. Beni huyumdan çevirecek, şakirt haline sokacak, kendisine tabi kılacak dersin. Böyle adamın kötü huyu serkeş olmasa, o huya aykırı şeylere niye ateşlenir, kızar; yahut muhalife müdana eder, onun gönlünde bir yer kazanır. Çünkü kötü huyu adamakıllı kuvvetlenmiştir.

Karınca gibi olan şehvetti, itiyat yüzünden adeta ejderha kesilmiştir. Şehvet yılanını önceden öldür. Yoksa hemencecik ejderhalaşır. Fakat herkes, yılanını karınca görür. Sen kendini bir gönül sahibine sor! Bakır altın olmadıkça bakırlığını; gönül padişah olmadıkça müflisliğini bilmez.

Bakır gibi sen de iksire hizmet et. Gönül dildarın cevrini çek. Dildar kimdir? İyice bil. Dildar ehli dildir. Çünkü ehli olan, gece ve gündüz gibi cihandan kaçıp durmakta, alemde eğleşmemektir. Allah kulunun ayıbını az söyle, padişahı hırsızlıkla az kına.
IŞIK IŞIKTIR GÖRENE IŞIKTAN KÖRE NE
 
"MARANGOZUN GÖREMEDİĞİ"
 
Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti.Patronuna işten ayrılarak artık ailesi ve torunlarıyla zaman geçirmek istediğini söyler.Bunun karşılığında patronu marangozdan son bir isteği olduğunu ve ondan son bir kez bir ev yapmasını söyler.Marangoz kabul eder ve işe girişir.Fakat gönlü artık işte olmadığı için baştan savma işçilik ve kalitesiz malzeme kullanarak evi bitirir.İşini bitirdiğinde patron evi gözden geçirmek için gelir.Dış kapının anahtarını marangoza uzatır."Bu ev senin" der, "sana benden hediye".Marangoz şoka girer.Bu nasıl olur diye düşünür.Bu son diye bir an önce bitirmek için yaptığı evin kendisinin olduğunu öğrenince çok utanır.Bu evin kendi evim olduğunu bilseydim hiç böyle yapar mıydım diye düşünür ve yaptığı hatanın farkına varır.Bir başkası için yaptığı iş aslında kendi kullanacağı standartların çok altındadır.

Evet kendi hayatınızda da marangoz sizsiniz.Her gün bir çivi çakar,bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz.Hayat bir "kendin yap" tasarımıdır.Başkaları için yaptığınızı düşündüğünüz olumlu ya da olumsuz her şey, sizin kendi evinizi inşa eder.Oturduğunuz evin güzelliği de,çirkinliği de sizin eserinizdir
 
“İster kral, ister köylü olsun, dünyada en mutlu insan

evinde huzur olandır…”

 
İnsanın gerçek değerini söylesem, ben de yanarım dünya da... Fakat ne yazık ki; insan değerini bilemedi, kendini ucuza sattı... İnsan aslında çok değerli bir atlas kumaş iken; kendini hırkaya yama yaptı...

Hz.Mevlana
***
 
Eşya bizatihi müessir değildir, Müessir i hakiki Allahdır...
Şemseddin Yeşil Efendi K S Dualarından
 
http://www.youtube.com/watch?v=kFvjm80c2Ek
Kadrini seng-i musallâda bilüb ey Bâkî
Durub el bağlayanlar karşuna yâran saf saf
...
"Ey Rabbim! Eğer Senin merhametini yalnız sâlihlerin ümîd etmesi gerekiyorsa mücrimler kime sığınsınlar? Ey yüce Allâh'ım, eğer Sen yalnız has kullarını kabul ediyorsan, mücrimler kime gidip yakarsınlar?"

(Hz. Mevlâna Celaleddin Rûmi
Lütfen, Elinizden geldiğince karşınızdaki insanı dinlemeye çalışınız. ...
KADİR GECESİ DUASI 1960
 
Şimdi görüntülenen
40:08

KADİR GECESİ DUASI 1960

Her Gördüğünü Hızır, Her Geceyi Kadir Bil
 
 
MAUN SURESİ..
Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla...
1 Gördün mü o, dini yalan sayanı?

2 İşte odur yetimi itip kakan;
3 Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4 Vay haline o namaz kılanların/dua edenlerin ki,
5 Namazlarından/dualarından gaflet içindedir onlar!
6 Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7 Ve onlar, kamu hakkına/yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.

 
Kuran-ı Kerim » 68 / KALEM - 4

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

Ve inneke le alâ hulukın azîm(azîmin).

 

1. ve inne-ke : ve muhakkak ki sen
2. le : gerçekten, elbette, mutlaka
3. alâ : üzerinde
4. hulukın : yaratılış (ahlâk)
5. azîmin : azîm, çok büyük

 

İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki sen, mutlaka çok büyük bir ahlâk üzeresin.
Diyanet İşleri : Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki sen, pek büyük bir ahlâka sâhipsin elbette.
Adem Uğur : Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
Ahmed Hulusi : Muhakkak ki sen aziym bir ahlâklasın!
Ahmet Tekin : Sen, kesinlikle yüce, büyük, faziletli, saygıdeğer bir ahlâkı, insan tabiatına uygun üstün bir hayat tarzını yaşamaya, benimsetmeye, öğretmeye, savunmaya memursun..
Ahmet Varol : Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin.
Ali Bulaç : Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
Ali Fikri Yavuz : Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.
Bekir Sadak : suphesiz sen buyuk bir ahlaka sahipsindir.
Celal Yıldırım : Ve sen, elbette büyük yüksek bir ahlâk üzeresin.
Diyanet İşleri (eski) : Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir.
Diyanet Vakfi : Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
Edip Yüksel : Kuşkusuz sen güçlü bir karaktere sahipsin.
Elmalılı Hamdi Yazır : Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve herhalde sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
Fizilal-il Kuran : Ve sen yüce bir ahlaka sahipsin.
Gültekin Onan : Ve kuşkusuz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
Hasan Basri Çantay : Hiç şüphesiz büyük bir ahlaak üzerindesin sen.
Hayrat Neşriyat : Ve muhakkak ki sen, gerçekten yüce bir ahlâk üzerindesin!
İbni Kesir : Muhakkak ki sen; büyük bir ahlak üzerindesin
Muhammed Esed : çünkü sen, üstün bir hayat tarzına sahipsin;
Ömer Nasuhi Bilmen : Ve muhakkak ki sen pek büyük bir ahlak üzerindesin.
Ömer Öngüt : Ve sen hiç şüphesiz ki büyük bir ahlâka sahipsin.
Şaban Piriş : Sen, büyük bir ahlak üzeresin.
Suat Yıldırım : Ve sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin!
Süleyman Ateş : Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.
Tefhim-ul Kuran : Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.
Ümit Şimşek : Şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlâk üzeresin.
Yaşar Nuri Öztürk : Ve gerçekten sen, çok büyük bir ahlak üzerindesin.
"Bazısı gelirken, bazısı da giderken gönül açıklığı verir. Dikkat et ve iyi bak ki, sendeki bu gönül açıklığı giderken mi yoksa gelirken mi beliriyor..?
***
"En Güzel Adalet Mazluma Yardım Etmektir."
Bâyezid-i Bistâmi şöyle der:

 

Ârifim ben! diye hiçbir kimseye ta'n etme sen,
Defter-ü-divâna sığmaz söz gelir, dîvâneden!
 
sessiz gemi, sessiz gemi ÅŸiiri
 
Üzülme, kaybettiğin herşey başka bir surette geri döner... (Hz. Mevlana)
Mutlu olmanın sırrını Peygamber Efendimiz’den öğren de, Allah sana ne verirse ona razı ol! Başına

gelen derde, belaya razı olur da, ses çıkarmazsan, o anda hemen sana cennet kapısı açılır. Eğer gam elçisi sana gelirse, tanıdık bir dost gibi karşıla, onu kucakla. Zaten o sana yabancı değildir, onunla

aşinalığın vardır. Sevgiliden gelen cefaya karşı sakın suratını asma, onu neşe ile karşıla, merhaba, hoş geldin de... (Hz. Mevlana)
 
‎"Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca duvar parlaktır, güzeldir. Fakat bu güzellik, bu parlaklık duvarda, duvarın üstünde değil, güneştedir. Duvar yıkılırsa dahi güzellik güneşte bâkîdir. O hâlde duvara değil, güneşe gönül vermek gerekir!"

Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cam'a bakar, özünü görmek isteyen can'a bakar....

~Hz. Mevlana~
***
 
 
Hacı Bayram veli ye derviş olanları osmanlı padişahları askerden muaf tutarlarmış.onlar Allah ın askeridir diye.Bunu öğrenen herkes hacı bayram veli nin dergahına katılmaya başlamış.Osmanlı padişahı bakmış askere alacak adam yok kime sorsa Hacı bayramın dervişi.Bu durumu hacı bayram veli ye aktarmış.Hacı Bayram veli Ak şemsettine demişki : _Köse buğdayı saptan ayırma zamanı geldi.
Bir çadır kurmuşlar ve içine koyunları koymuşlar.Hacı bayram veli eline bıçağı almış ve toplanan binlerce dervişe demişki Allah yoluna kurban lazım kim kurban olacak.ordan bir tanesi çıkar ve canım size ve yolunuza fedadır der.bunu içeri alırlar ve çadırın içinde bir koyunu keserler.tabi çadırdan kan akmaya başlayınca.hacı bayram veli kanlı bıçakla bir daha dışarı çıkar.derki allah yoluna bir kurban daha lazım.orda bir kadın derviş atılır derki.anam babam canım evladım sana ve yoluna kurbandır efendim der.kadını içeri alırken bir koyun daha keser.tabi kanı gören ne kadar insan varsa hepside kaçar.hacı bayram veli derki şükürler olsun bir buçuk dervişimiz varmış.akşemsettinede derki bu kaçanlardan ümit kesme ..der...yanlış anlaşılmasın burda bir buçuk derken kadın yarım değil.kanı görmeden gelen yarım oysaki kanı görerek gelen kadın derviş tam derviş .aslanın dişisi erkeği olmaz aslan aslandır.
 
 
‎"Ey insan kaf dağı kadar yüksekte olsanda, kefene sığacak kadar küçüksün. Unutma; Her şeyin bir hesabı var üzdüğün kadar üzülürsün."

(Şems-i Tebrizi Hazretleri)
"Ey Rabbim! Eğer Senin merhametini yalnız sâlihlerin ümîd etmesi gerekiyorsa mücrimler kime sığınsınlar? Ey yüce Allâh'ım, eğer Sen yalnız has kullarını kabul ediyorsan, mücrimler kime gidip yakarsınlar?"

(Hz. Mevlâna Celaleddin Rûmi

MESNEVÎ-İ ŞERİF HİKÂYELERİNE GİRİŞ

Allah'ı sevdikçe daha çok tanıyan, tanıdıkça daha çok seven Hz. Mevlânâ (1207-1273), gönül dili sayesinde dünyada yüzyıllardır insanları etkilemekte olan bir İslam mutasavvıfıdır.

Hz. Mevlânâ, "Biz Allah'a aitiz, yine O'na döneceğiz" (Bakara Sûresi, 156) ayeti gereğince, insanların ruhlarına, sûfîlerin 'gurbet' dedikleri dünya hayatında, Allah'a doğru gerçekleştirdikleri içsel yolculuklarında kılavuzluk yapmaktadır.

Mesnevî-i Şerif işte bu doğrultuda kaleme alınmış; aklı çıkmaza düşmüşlere yol gösteren, gönlü kırılmışlara şifa olan, ruhu arayış içindekileri huzura kavuşturan bir kılavuz kitaptır. Nitekim Hz. Mevlânâ şöyle demiştir: "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir." (Feridun Sipehsâlâr, Mevlâna ve Etrafındakiler, trc. Tahsin Yazıcı, İstanbul, 1977, s. 75)

Mutasavvıf yazarların, tattıkları ruhsal tecrübeleri, manevi makam ve halleri, tatmayan başkalarına ifadeye çalışırken şiir dilinden ve hikâyelerden yararlanmak neredeyse kaçınılmazdır. Hz. Mevlânâ'nın ifadesiyle; "Söylenecek söz yüce de olsa, dinleyenler o sözün kendi seviyelerine indirgenmesine sebep olurlar. Çünkü söz, dinleyene göre söylenir. Terzi, kaftanı adamın boyuna göre biçer." (VI, 1240-1241)

Edebiyatta "mesnevî" terimi, her beyiti kendi arasında kafiyeli şiire verilen addır. Mesnevî-i Şerif'te birkaç beyitten birkaç yüz beyite kadar uzunluğu bulunan çok sayıda kıssa ve hikâye mevcuttur. Yani Hz. Mevlânâ şiir ve hikayeyi Mesnevî'de birleştirmiştir. Eserin insanlar üzerindeki etkisinde bu birleşik tarzın büyük rolü vardır. Hz. Mevlânâ ve eserleri üzerinde çok önemli ve kıymetli çalışmalar yapan İranlı Prof. Dr. Bedîüzzaman Fürûzanfer, altı ciltlik Mesnevî'de toplam olarak 275 hikâyenin bulunduğunu tespit etmiştir.

Hikâyeleri dinleyen veya okuyanın bunların tasavvufî mahiyette olduğunu unutmaması gerektiği Mesnevî'de sıkça vurgulanır:

"Ey dostlar! Dinleyiniz. Bu hikâye bizzat bizim gerçek durumumuzu ortaya koymaktadır." (I, 35)

"Allah'a sığınırım, bu hikâye değildir. Kendine gel! Bu bizim ve senin halinin kendisidir. Dikkat et!" (I, 2900)

"Anlat, hikâye derman olsun. Anlat, canlara merhem olsun." (I, 1363)

Tasavvufî hakikatleri ve manevî tecrübeleri akıllara izaha için hikâye formuna indirgemek, bazı eksiklik ve kusurların ortaya çıkmasına yol açmaktadır ki Hz. Mevlânâ bundan muzdariptir:

"Anlatılan, hikâyenin suretinden ibarettir. Sureti anlayabileceklerin anlayışına ve onların tasavvur aynalarına göre söylenmiştir. Bu hikâyenin hakikatinde bulunan kutsallıktan dolayı söz, bu indirgemeden utanır ve utançtan başını, sakalını ve kalemini kaybeder. Akıllı olana, bir işaret yeter." (V, 1892'den önceki başlık)

"Halka bundan fazla söylemeye imkân yok; denizin ırmağa sığması mümkün değildir. Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberimizin işidir." (I, 3810-3811)

"Bu meseleyi yüz türlü açar anlatırım, ama ince sözlerden insanın aklı sürçer; onun için vazgeçiyorum." (IV, 902)


Tasavvufî hikâyelerde sembolik dil kullanmak, müellif için anlatımı kolaylaştırıcı, okuyucu içinse anlaşılmayı biraz zorlaştırıcı bir husustur. "Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor" (I, 1) beyitindeki 'ney' sembolizmi ile başlayan Mesnevî, başka pek çok mecaz, teşbih ve istiare gibi benzetmelerle, remiz (işaretle anlatma) ve kinayeyle (üstü kapalı anlatım) doludur. Örneğin; hikâyelerde 'padişah' bazen Allah'ı, bazen ruhu, 'hekim' mürşid-i kâmili, 'kadın' nefsi, 'erkek' aklı, 'şarap' ilahî aşkı, 'meyhane' tekkeyi, 'papağan' ruhu, 'ayna' ve 'Kâbe' kalbi, 'yılan' nefsi, 'eşek' nefsi/şehveti veya nefsine uyan kişiyi, 'zindan' bedeni veya dünyayı, 'büyücü kocakarı' dünyayı, 'bülbül' âşığı, 'gül' mâşuku temsil etmektedir. Dolayısıyla hikâyelerde okuyucunun anlamadığı ya da anlayışına ters gelen hususlar olursa, o ifadelere bir de sembolik dil dikkate alınarak yaklaşılması tavsiye olunur. Hz. Mevlânâ, muhtemel yanlış anlamalara dikkat çekmiştir: "Mesnevî'nin sözlerindeki sûret, sûrete kapılanı azdırır, yolunu kaybettirir; manaya bakan kişiye ise yol gösterir, doğru yolu buldurur. Yüce Allah da, 'Bu Kur'ân, gönül yüzünden bazılarına doğru yolu gösterir, bazılarını ise yoldan saptırır' [Bakara Sûresi, 26] buyurmuştur. Ârif, 'şarap' dedi mi Allah için olsun abes görme. Ârife nasıl olur da bir şey, yok olur? Sen şeytanın içtiği şarabı anlarsan, Rahman'ın şarabını nereden düşünebileceksin?" (VI, 655-658)

Genel olarak her tür hikâyeden çıkarılacak bir ders elbette bulunur. Fakat söz konusu olan Mesnevî'deki bir hikâye ise, hikâyenin zahirinden çıkan dersten başka, tasavvufi boyutta açılımların, derinliklerin/katların olduğu unutulmamalıdır. Bu unsuru dikkate almak gerekir; aksi halde Hz. Mevlânâ'yı bir masal veya hikâye yazarı olarak tanıma/tanıtma yanlışlığına düşülür. Nitekim O şöyle demiştir:

"Her kim Mesnevî'yi masal diye okursa, onun için masaldır. Her kim de bu kitapta kendi halini görür, kendini anlarsa, er kişidir." (IV, 32)

"Sanır mısın ki Mesnevî sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın? Yahut hikmet sözleri ve gizli sırlar, kolayca kulağına girsin, ağzına gelsin. Duyarsın, duyarsın, ama sana masal gibi gelir. Dış yüzünü duyarsın, iç yüzünü değil! Bir güzel gibi, başına, yüzüne çarşafını örtmüş, senden yüzünü gizlemiş olur!" (IV, 3459-3462)

"Şimdi hikâyenin zahirini/suretini dinle, ama dikkat et, taneyi samandan ayır." (II, 202)

"Ey kardeş! Hikâye bir ölçeğe benzer; mana ise içindeki tahıl tanesine. Akıllı kişi, mana tanesini alır; alınıp götürülse bile ölçeğe bakmaz." (II, 3622-3624)

Hz. Mevlânâ genellikle hikâyelerin girişinde veya sonunda, o hikâyeyi kaydetme sebebini açıklayarak, okuyucunun zihnine yol göstermiştir:

"Ey can! Allah'ın hükmüne razı olmak için şu hikâye sana ibrettir." (III, 3255)

"Eziyete sabretmenin, sevgilinin ayrılığına sabretmekten daha kolay bir iş olduğunu anlatan bir hikâye…" (VI, 1758'den önceki başlık)

"Cevap vermemek de cevaptır; Ahmağa verilecek cevap susmaktır, sözlerinin açıklaması, anlatılacak hikayededir." (IV, 1490'dan önceki başlık)

Yine de Mesnevî içerisinde anlamakta zorlanılan hikâyeler ya da beyitler olabilir ve bu da normaldir. Çünkü Hz. Mevlânâ Mesnevî'deki hikayelerin içeriklerini ve dilini, öncelikle tasavvuf yolunda olan dervişleri dikkate alarak belirlemiştir. Ancak O, dervişlerin yanı sıra erkek-kadın, yaşlı-genç, tahsilli-cahil, Müslim-gayrimüslim demeden herkesimden insana hitap edebilme başarısını da göstermiştir. Nitekim şöyle demiştir: "Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul etsin, bir şeyden anlamaz adam da. Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa, söz söyleme sofrasını yaydı mı, sofrası her çeşit aşlarla dolu olur. Hiçbir misafir mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi gıdasını bulur. O sofra, Kur'ân'a benzer. Kur'ân'ın da yedi mânâsı vardır; alelade halk da ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de." (Mesnevî, cilt: III, beyit nu: 1893-1897)

Esasen, Mesnevî gibi tasavvuf edebiyatının şaheserlerinden olan bir klasiği bir üstaddan dinlemek/okumak tercih edilir. Nitekim Mevlevî geleneğinde Mesnevî'yi okuyan, nadiren tegannî eden (makamla okuyan) ve şerh mahiyetinde birtakım açıklamalarda bulunanlara "Mesnevîhan" denilmiştir. XIX. yüzyılda ise, Mevlevî olmayanlar için "Dârü'l-Mesnevî" (Mesnevîhâne) adıyla Mesnevî okutmaya yönelik müesseseler açılmış, Mevlevîhânelere gelemeyenler bu kurumlarda Mesnevî kültüründen istifade etmişlerdir.

Mesnevî'deki hikâyeler, biri bitmeden ötekinin başlaması, çağrışımlarla bir başka hikâyenin dile gelmesi gibi, iç içe bir düzen içinde akar gider. Bu yönüyle Mesnevî Kur'ân'a, Mesnevî'deki hikâyeler de Kur'ân'daki kıssalara benzer. Kur'ân'ın yanı sıra, Hakîm Senaî'nin (ö.1131) Hadîkatü'l-hakika'sı ve Feridüddin Attar'ın (ö.1193) Mantıku't-tayr ve Esrârnâme adlı tasavvufî eserleri de Hz. Mevlânâ'nın hikayelere yer vermesinde ve üslubunda etkili olmuştur.

Türkçede "Mesnevî Hikâyeleri", "Mesnevî'den Seçme Hikâyeler" adları altında epey çalışma yayımlandı. Ancak maalesef bunların çoğunda salt hikâyeler ile karşılaşılmaktadır. Çünkü Hz. Mevlânâ'nın o hikâyenin öncesinde, hikâye arasında veya sonrasında yaptığı tasavvufî açıklamalar çıkarılmıştır. Oysa Hz. Mevlânâ'nın amacı hikaye nakletmek değildir. Mesnevi'deki hikâyeler ya bir Kur'ân âyetinin, ya Peygamberimize ait bir hadis-i şerifin, ya bir sûfî sözünün, ya tasavvufî hal ve makamların ya da felsefî düşüncelerin açıklaması için vardır. Hz. Mevlânâ'nın açıklamaları çıkarılarak, dolayısıyla, asıl kaydediliş sebepleri dışarıda bırakılarak hikâyelerin derlenmesini doğru bulmadığımızı belirtmek isteriz.

 

Hz. Mevlana'nın yazılı eserleri şunlardır:

1. Mesnevi,
2. Divan-ı Kebir
3. Fihi Ma Fih
4. Mecalis-i Seb'a
5. Mektuplar.

Eserlerinin orijinal dili Farsça'dır.


Mevlana ve Mevlevilikle ilgili Türkçe en geniş neşriyat Abdülbaki Gölpınarlı (ö. 1982) ve Şefik Can'a (ö. 2005) aittir.


Esasen Mevlana, Mevleviliğin şimdiki ayin ve kaidelerini vaz' ve Mevleviliği bir tarikat halinde tesis etmemişti. O böyle kayıtlardan tamamıyla uzak bir zattı. Sema etmesi dahi vecd ve hal neticesiydi. Manevi terakkinin vasıtası ise aşk ve sohbetten ibaretti. Onun fikirlerinin intişarında ve tarikatının sistemleşmesinde oğlu Sultan Veled'in (623-712 / 1226-1312) payı büyüktür.

Mevlana’nın Sözleri A:

Mademki kendinde bir dert veya pişmanlık hissediyorsun; bu, Allah’ın sana olan yardımının ve sevgisinin bir delilidir.

Sen değerinle ve düşüncenle, iki âleme de bedelsin, ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.

 Bazı insanlar vardır ki selam verirler ve selamlarından is kokusu gelir. Bazıları da vardır ki selam verirler ve onların selamından misk kokusu gelir.

Denizin kenarına kadar, ayakların izi vardır. Ama denize girdikten sonra ne iz kalır, ne işaret.

Sen bizim suretimize [yüzümüze] değil, siretimize [ahlakımıza] bak.
 


Mevlana’nın Sözleri B:

 
■Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet. “Doğru olmayan şeyler yaptım.” deme, doğruluğu tut. / O zaman hiçbir eğrilik kalmaz. / Doğruluk Musa’nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazın sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca onların hepsini yutar.
■Gönlü ışık yakmayı, aydınlanmayı öğrenen kişiyi, güneş bile yakamaz. Gündüz gibi ışıyıp durmayı istiyorsan, geceye benzeyen benliğini yakıver.
■Yüz binlerce birbirine benzeyenleri seyret de aralarında ki yetmiş yıllık farka dikkat et.  İki şey birbirine benzeyebilir: Acı su da berraktır, tatlı su da…
■Ömründen nasibin, kendini Sevgiliden mesut bulduğun andan ibarettir.
■Şunu iyi bil ki safları yaran, her şeyi yenen aslanla savaşmak kolaydır; gerçek kahraman odur ki önce kendi nefsini yener.

Mevlana’nın Sözleri C:

■Yeşilliklerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıldan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir.
■Nice bilginler vardır ki gerçek bilgiden, hakiki irfandan nasipsizdirler. Bu ilim sahipleri, bilgi hafızıdır, bilgi sevgilisi değil.
■Nice kişiler vardır ki dizimin dibindedirler, ama benim için sanki Yemen’dedirler. Yemen’de olan niceleri de vardır ki sanki dizimin dibindedirler.
■Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, hiç aramamak demektir.
■Tuzağa saçtığın taneler cömertlik sayılmaz.

Mevlana’nın Sözleri D:

■Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı.
■Allah ile olduktan sonra, ölüm de ömür de hoştur.
■Bal yiyen, arısından gocunmaz.
■Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez.
■Ne mutlu o kimseye ki kendi ayıbını görür.

Mevlana’nın Sözleri E:

■İyiliği ve ihsanı tamamlamak, başlamaktan daha iyidir.
■Bu dünya bir tuzaktır, tanesi de arzular.
■Balığa, denizden başkası azaptır.
■Soru da bilgiden doğar, cevap da.
■Adalet nedir? – Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? – Dikene su vermek



Hz. Mevlana Sözleri

Ey oğul, herkesin ölümü kendi rengindendir. Düşmana düşmandır, dosta dost!
Ayna Türk’e nazaran güzel bir renktedir. Zenciye nazaran o da zencidir.
Ey can, aklını başına devşir. Ölümden korkup kaçarsın ya; doğrusu sen, kendinden korkmaktasın.
Gördüğün, ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün. Canın bir ağaca benzer; ölüm onun yaprağıdır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir; kötüyse de. Hoş nahoş.. gönlüne gelen her şey senden, senin varlığından gelir.

Hz. Mevlana Sözleri

Bizim sözlerimizin hepsi nakit, başkalarınınki nakildir.
Nakil, nakdin fer’idir.

Mevlananın Sözleri

Sözünü öyle bir izah et ki havas da avam da istifade etsin.
Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat.
Söz söyleyen kemal sahibi olursa,
(mağfiret ve hakikat) sofrasını yaydı mı, o sofrada her türlü aş bulunur.
Hiçbir misafir aç kalmaz, herkes o sofrada kendi gıdasını bulur.

Mevlananın Sözleri
Güzel üslupla söz söyleyenleriz;
Mesih’in talebesiyiz; nice ölülere tuttuk da can üfürdük biz.


Mevlananın Sözleri

Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, manaya bak.
Hacca giderken hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap.
Onun şekline, rengine bakma; azmine ve maksadına bak.
Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı gdüyor, aynı senin rengindedir, sen ona beyaz de.
August 19, 2010 Kategorisi Altında Mevlana Şiirleri - No Comment
Bahaeddin Veled’ten Mevlana Şiiri

Mevlana Şiiri:

Mevlana’dır evliya kutbu bilün.
Ne kim ol buyurdu ise anı kılun.
Tanrı’dan rahmettir anın sözleri.
Körler okursa açıla gözleri.

Hani Musa genç yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim." (Kehf Suresi, 60) ...
Ömer Baba sayfasındaki diğer ömer baba videolarını izlemek için tıklayın...http://www.facebook.com/pages/Omer-Baba/280500551537......
İşte oğlum dünyanın bütün harikalarını görerek mutluluğun sırrını öğrenebilirsin, ancak kaşıktaki yağı unutarak…
 
Bir tüccarın her zaman ben mutsuzum diyen bir oğlu varmış. Tüccar mutluluğun sırrını öğrenmesi için oğlunu zamanın en bilge kişisinin yanına yollamış. Delikanlı o bilge kişiye ulaşmak için çölde kırk gün yürüdükten sonra bir tepenin üzerinde bilgenin sarayını görmüş. Muaazam bir saraymış. Hemen oraya tırmanmış ve bilge ile görüşmek istediğini söylemiş. Bilge ile görüşmeyi beklerken salonda hummalı... bir hareketlilik varmış. Salon çok kalabalık bir tarafta orkestra ezgiler çalarken, insanlar kendi aralarında sohbet etmekte ve bilge kişiyle görüşmek için sırasını beklemekte. Görüşme sırası kendine gelince delikanlı bilgeye mutluluğun sırrını sormuş. Bilge şu an anda sana bunu öğretmeye zamanım yok… sen şimdi çık sarayı dolaş gez etrafa bak iki saat sonra gel deyip çocuğun eline bir kaşık tutuşturmuş ve içine iki damla yağ damlatmış: “sarayda dolaşırken bu kaşığı elinde tutacak ve yağı dökmeyeceksin” demiş. Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkarak sarayın içini dışını bir güzel gezmiş, ama gözünü elindeki kaşıktan hiç ayırmıyor, yağın dökülmemesi için çok dikkat ediyormuş. İki saat sonra Bilgenin yanına gelmiş. Bilge: Sarayı gezdin mi deyince, Genç: Evet gezdim çok büyükmüş demiş. Bilge: Peki salondaki acem halılarını gördün mü, duvardaki tabloları, bahçıvanımın on yılda emek çekerek meydana getirdiği o güzel bahçeyi, rengarenk çiçekleri gördün mü ve kütüphanede kitapları? Sorular karşısında delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmiş. Çünkü bilgenin verdiği yağı dökmemek için çabaladığından başka bir şeye dikkat edemediğini söylemiş. Bilge öyle ise tekrar çık çevrendeki harikaları iyice tanı oturduğu evi tanıyamayan mutluluğun sırrını öğrenemez demiş. Delikanlı kaşığı tekrar eline alarak sarayı gezmeye çıkmış bu sefer her şeyi inceden inceye görüp bahçeyi çiçekleri duvardaki tabloları bütün sanat eserlerini büyük bir zevk ve heyecan ile incelemiş. Bilgenin yanına dönünce gördüklerini ayrıntıları ile anlatmış. Bilge: Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede diye sormuş. Kaşığa bakan delikanlı kaşıktaki yağın dökülmüş olduğunu görmüş. Bilge: İşte oğlum dünyanın bütün harikalarını görerek mutluluğun sırrını öğrenebilirsin, ancak kaşıktaki yağı unutarak…
(bîçûn ve bî-çigûne

Kendinden haberi olmıyan zevallıya,
Yakışır mı, ince bilgileri diline ala?

38. MEKTÛB

 

Bu mektûb, Muhammed Çetrîye yazılmışdır.

Zât-i teâlâya muhabbeti ve fenâ mertebelerini bildirmekdedir.

Mektûb-i şerîfiniz gelerek, fakîri çok sevindirdi. Allahü teâlâ, her zemân kendi ile berâber bulundursun! Bir ân bile, başkası ile bırakmasın! Zât-i ilâhîden başka her şeye gayr denir. Onun ismleri ve sıfatları da gayrdır. İlm-i kelâm âlimleri, (Sıfatları, kendinin aynı da değildir, gayrı da değildir) buyurmuş ise de, gayrı kelimesinin kelâm ilmindeki ma'nâsına göre, böyle demişlerdir. Yoksa, lügat ma'nâsına göre dememişlerdir. Sıfatlar kelâm ilmindeki ma'nâsına göre (Gayrı) değil ise de, umûmî ma'nâya göre, Onun gayrıdır.

Allahü teâlâ, ancak selb sıfatları ile anlatılabilir. Onu, herhangi bir sıfat ile anlatmak, ilhâd olur  Onu anlatan en iyi kelime, en geniş ibâre, Şûrâ sûresinin (Ona benziyen birşey yokdur) meâlindeki, onbirinci âyetidir ki, buna fârisî dilinde (bîçûn ve bî-çigûne) denir. Hiçbir ilm, hiçbir şühûd, hiçbir ma'rifet, Allahü teâlâyı bulamaz. Bilinen, görülen ve tanınan herşey O değildir. Bunları ma'bûd bilmek, gayra tapınmak olur. (Lâ ilâhe) derken, bunların hepsini nefy etmek, yok bilmek, (İllallah) derken de; O, birşeye benzemiyen, bir ma'bûdu var bilmek lâzımdır. Bu, önce taklîd ile, ya'nî öğrenip yapmakla olur. Sonraları, kendiliğinden yapılır.

Sona varmamış olan tesavvuf yolcuları, başka şeyleri, O sanarak tanır, görür. Taklîd eden mü'minler, böyle tesavvufculardan, katkat iyidir. Çünki bunlar, Peygamberimizden 's.a.s.' gelen bilgilere uymakdadır. Bu bilgilerde hatâ, yanlışlık olamaz. Yarı yoldaki tesavvufcular ise, kendi gördüklerine, anladıklarına uymakdadır. Bu hareketleri ile, Zât-i ilâhîye inanmamış oluyorlar. Zât-i ilâhîyi görüyoruz, Onun sevgisi içinde yüzüyoruz diyorlarsa da, Zât-i ilâhîye olan böyle îmânları, hakîkatde, inkâr demekdir.

Müslimânların büyük imâmı, imâm-ı a'zam Ebû Hanîfe 'rahmetullahi aleyh', (Sana lâyık ibâdeti yapamadığımız, fekat, iyi tanıdığımız, Allahımız! Sende hiçbir kusûr, noksânlık yokdur!) buyurdu. Ona lâyık ibâdet yapılamıyacağını herkes bilir. Fekat, iyi tanıdığımız buyurması, (Hiçbirşeye benzemediğini, hiçbir yoldan tanınamıyacağını iyi anladık) demekdir. Allahü teâlâyı, herkes bu sûretle tanıyamaz. Ma'rifet, ya'nî tanımak başkadır. İlm, ya'nî bilmek başkadır. Herkes, ilm sâhibi olabilir. Ma'rifet ise, fenâ mertebesi ile şereflenenlerde bulunur. Fânî olmıyana nasîb olmaz. Mevlevî Câmî  buyuruyor ki:

Fârisî beyt tercemesi:

Fenâ makâmına varmıyan kimse,
Oraya yol bulamaz, çok şey de bilse.

Ma'rifet, ilmden ayrı olduğu için, ilm ile anlaşılanlardan başka şeyler de vardır. Bunlar ma'rifet ile anlaşılır. Bu ma'rifete (İdrâk-i basît) de derler. Nitekim Hâfız-i Şîrâzî 'rahmetullahi aleyh' diyor ki:

Feryâdı, boşuna değildir Hâfızın,
Şaşılacak şey çok, dili altında ânın.

Fârisî iki beyt tercemesi:

İnsanların rabbinin, insanların rûhuyla,
Bir bağlılığı vardır, söz ile anlatılmaz.

İnsan için diyorum, işim yokdur maymunla.
Rûhsuz olan bir kimse, elbet rûhu tanımaz.

Fenâ makâmında çeşidli dereceler bulunduğundan, müntehîlerin de  ma'rifetleri, başka başka olur. Fenâ derecesi yüksek olan bir velînin ma'rifeti dahâ olgun, fenâ mertebesi aşağı olan velînin ma'rifeti de, o derece aşağıdır. Sübhânallah! Söz nereye vardı. Kendi câhilliğimi, iflâsımı, sapıklığımı ve sebâtsızlığımı yazıp dostlardan yardım, düâ istemekliğim lâzım idi. Öyle bilgiler nerede, bu fakîr nerede? 

Fârisî beyt tercemesi:

Kendinden haberi olmıyan zevallıya,
Yakışır mı, ince bilgileri diline ala?

Fekat yaradılışım, hamurum, aşağılarda dolaşmağa, alçak şeylerle uğraşmağa, hattâ bakmağa râzı olmuyor. Hiç söyleyemese de, hep Onu söylemeği, birşey ele geçiremezse de, hep Onu aramağı, kavuşamasa da, Onu özlemeği istiyor. Tesavvuf büyüklerinden birkaçı Zât-i ilâhîyi müşâhede ediyoruz, demişlerse de, bununla, ne demek istediklerini, ancak, kendileri gibi yüksek olanlar anlar. O dereceye yetişmiyen, anlayamaz.

Fârisî beyt tercemesi:

Bilmiyenler, tanıyamaz bileni,
O hâlde, sözü kısa kesmeli.

Mektûbunuzun başını (O zâhirdir, bâtındır) kelimeleri ile süslemişsiniz. Yavrum! Bu sözler, elbette doğrudur. Fekat, uzun zemândan beri bu fakîr 'kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz', bu sözlerden, tevhîd-i vücûdî ma'nâsını anlamıyorum. Âlimlerin anladığı gibi anlıyorum. Âlimlerin anladığını, tevhîd-i vücûdî sâhiblerinin anladığından dahâ doğru görüyorum.

Fârisî mısra' tercemesi:

Herkesi, bir iş için yaratmışlardır.

Müslimânın önce yapacağı şey, hepimizden önce istenilen şey, emr olunanları yapmak, yasak edilenlerden sakınmakdır. Nitekim, sûre-i Haşrin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün 's.a.s.' getirdiği emrleri alınız, yapınız! Sizi nehy, men' etdiği şeylerden kaçınınız!) buyuruldu. İhlâs elde etmekle emr olunduk. Fenâ hâsıl olmadan, ihlâs elde edilemez ve Zât-i ilâhîyi sevmedikçe, hâsıl olmaz.

O hâlde, Fenâ makâmını ve bunun başlangıcı olan (Makâmât-i aşere)yi, ya'nî on şeyi elde etmek lâzımdır. Fenâ makâmı, her ne kadar, Allahü teâlânın ihsânı ise de, bu ihsâna lâyık olmağa hâzırlanmak, başlangıçlarını elde etmek için çalışmak lâzımdır. Bazı bahtiyârları, çalışmadan, sıkıntı çekip, kendini temizlemeden ve başlangıçları elde etmeden, fenâya kavuştururlar. Bu bahtiyârlar iki türlüdür: yâ, yükseldiği makâmda bırakıp geri döndürülmezler yâda tâlibleri, nâkısları yetiştirmesi için, bu âleme geri getirirler.

  • Birinci şekilde, bu iniş makâmlarından geçmemiş olur. Bundan dolayı da Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının çeşid çeşid tecellîlerinden  haberi yokdur.
  • İkinci şekilde ise, bu âleme geri dönerken, onu bu makâmların her birinin, her tarafından geçirirler. Sonsuz tecellîlere kavuşdururlar. Mücâhede edenlerin, sıkıntı çekenlerin geçdiği yolları, hâlleri hep görür. Fekat, onlar gibi derdli, üzüntülü değil, zevkli, lezzetlidir. Zâhiri sıkıntıda, bâtını ni'metde ve lezzetdedir.

Fârisî mısra' tercemesi:

Bu büyük ni'meti, acabâ kime verirler?

Süâl: İhlâs, islâmiyyetin bir parçası olunca, bunu elde etmek, herkese vâcibdir. Hakîkî ihlâs, fenâ makâmına varmayınca hâsıl olmaz ise, ebrârın âlimleri ve sâlih insanlardan fenâ derecesine varmıyanlar, ihlâsa kavuşamıyacakdır. İslâmiyyetin üçüncü parçası olan ihlâsı elde etmemeleri günâh olacak, değil mi?
Cevâb: Âlimlerde, sâlihlerde, ihlâsdan bir kısım, bir parça hâsıl olur. Fenâdan sonra ise ihlâs, temâm olur. Her parçası hâsıl olur. Demek ki, fenâ olmadan ihlâsın hakîkati, temâmı hâsıl olmaz. Fekat, bir kısmı hâsıl olabilir
«Ey bizim idrâkimizden üstün olan Allah, biz Sen'i hakkıyla bilemedik. ...

İSRÂ Suresi

Ayet - 85                            Cüz - 1

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً

Ve yes’elûneke anir rûh(rûhı), kulir rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ(kalîlen).

Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” Ve size, (ruha ait) ilimden sadece az bir şey verildi.

 

Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin İmzaları / Bir İslâm Âliminin İmzası…

orjinali:
Merkez-i daire-i iflas ve bi nevai,
Serşar-ı sahba-i hodkami ve na aşinai;
Es-Seyyid Abdül Hakim Arvasi
(kaddesellahu esrarahül Aziz)

türkçesi:
İflas Dairesinin Merkezi ve bir şeyi olmayan,
Egoistlik Şarabıyla dopdolu ve bir şeyi bilmeyen
Es-Seyyid Abdül Hakim Arvasi
(Kaddesellahu esrarahül Aziz)

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük alim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük veli. Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük alimlerin otuz dördüncüsüdür.
. | . . | . . | Telefon:0000000000