BİZİM YAZILARIMIZ ARZA HAYAT VEREN NİSAN YAĞMURUNA BENZER.
Bizim yazılarımız arza hayat veren Nisan yağmuruna benzer, o rahmet, arz ile izdivac ettiği vakit sahne-i şühûd’da bambaşka bir tecelli olur. İşte o yağmur, sadef’in ağzına düşerse inci, yılan’ın ağzına düşerse zehir olur. Evet, bizim yazılarımız Hz. İnsanın kulağına düşer onun kulağının zemzemi olur, arâzi-i kalbiyyesini sularsa, o kalb aslını bulmak aşkıyle çırpınır, mahlûk-ı Hudâ’ya karşı da rahmetle atar. Keza yazı ve sözlerimiz, güneşin nûruna düşman, yarasa kuşu tabiatlı, Şems-i Hakikat-ı Muhammediyye’ye cephe almış kara ruhlu kimselerin kulağına aktığı vakit küfrünü arttırır

MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.)

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

Fe salli li rabbike venhar.

 

1. fe : artık , o halde
2. salli : namaz kıl
3. li rabbi-ke : Rabbin için
4. venhar : ve kurban kes
Bu koç, anladım ki büyük kurbana bir işarettir. .
En kötü huylarını Hakk nâmına kurban edenlerin Bayramını kutlarız. ...
 
Rivâyete göre, Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri bir sâhilden geçerken, testiyi başına dikip şarap içen bir genç gördü. Aynı genç bir yandan da yanındaki bir kadına taşkınlık ediyordu. Hazret içinden şöyle geçirdi:
“–İnsan, mahlûkât içinde kendisini en aşağı bilmeli, mütevâzı olmalı. Ama ben herhâlde şu günahkâr gençten de kötü değilimdir. Şarap içmiyorum, lâubâli hareketler ve ahlâksızlıklar da ya...
pmıyorum.”
Tam o sırada denizden bir feryat duyuldu:
“–Batıyoruz, imdât!..”
Bu sesi duyan genç, elinden testiyi atarak kaşla göz arasında denize atladı ve birkaç dakika içinde, boğulmak üzere olan dört kişiyi kurtararak sâhile taşıdı. Olup biteni hayretler içinde izleyen İbn-i Arabî Hazretleri, biraz önce aklından geçen düşüncelerden mahcup oldu ve kendi kendine:
“–Bak, o küçümsediğin, günahkâr ve hakîr gördüğün genç, dört kişiyi birden kurtardı. Ya sen ne yaptın!? Bir kişi bile kurtaramadın!..” dedi.

 
www.youtube.com
Güzel aşık cevrimizi Çekemezsin demedim mi Bu bir rıza lokmasıdır Yiyemezsin demedim mi Demedim mi, demedim mi?
En kötü huylarını Hakk nâmına kurban edenlerin Bayramını kutlarız. ...
 
 
Bu koç, anladım ki büyük kurbana bir işarettir. .
Tasavvufta kurban edilen nefistir, nefsin kurban edilişi ise ‘ölmeden önce ölmek’ felsefesinin karşılığıdır. Âşık için dünya çilehanedir, Rabbinden ayrı düştüğü bu topraklarda sürgün hayatı yaşamaktadır ve bu hayatı sevgilisine kurban etmek bir çeşit aşk ısbatı sayılır.
Kendini Hakka kurban eden âşık bunun gerçek bir son olmadığını bilir. Onun için ölüm başlangıçtır. Yunus Emre bunu belki de en mükemmel şekilde ifade edenlerdendir;
                        Ten fanidir, can ölmez
                        Gidenler geri gelmez
                        Ölür ise ten ölür
                        Canlar ölesi değil
 
Yunus’un bu teslimiyeti şüphesiz aşkının büyüklüğündendir. Onun;
                       
Âşık ölmüş diye sela verirler
                        Ölen hayvan imiş aşılar ölmez
 
Şeklinde ifade ettiği, aşkın ebedileştirme vasfından başka bir şey değildir.

 Otuz kırk milyon kamışın içinden 1 tane dar boğumlu ve etli kamıştan doğanın insanlara sunduğu -en güzel- nefesli müzik aletlerinden biridir. İnsan sesine en yakın olanıdır. 9 boğumdan meydana gelmiştir. İnsan da 9 ayda meydana gelmiş ve İnsan gırtlağıda 9 boğumdur. İnsan vücudunda 9 delik vardır. Ney da 9 delikten meydana gelmiştir.

"teşrik" ne demek?

1. Yaptığı bir işe, bir kimseyi ortak etmeteşrik



tekbir Nedir?   Bir islamdini kavramı olan tekbir, allahın herşeyden üstün, yüce, ulu olduğunu ifade eder. Allahdan başka güç yoktur demektir allahu ekber diye söylenen tekbir...

enbiya suresi 35. Ayet

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneh(fitneten), ve ileynâ turceûn(turceûne).

Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şerr fitneleri ile imtihan ederiz. Ve Bize döndürüleceksiniz.

 
 Seni hep rahmet–i Rahmân bildik, kendimizi de o kapıda birer dilenci. "Kerem kıl kesme sultanım keremin bînevâlerden / Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden."

رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا. وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا
فَرَجًا وَمَخْرَجًا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ أَدَاءً وَصَلِّ وَسَلِّمْ أَيْضاً عَلَى جَمِيعِ إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ. آمِينَ يَا مُعِينُ
Sohbet-i bâ nâdan, alâmet-i nâdânist. (Cahillerle sohbet etmek, cahillik alâmetidir.) Sadî.
"Şu üç Hadis-i Nebi yi ezberle, hiçbir vakit yıkılmazsın"

MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL EFENDİ HAZRETLERİ

 
www.yesilhoca.com/
YesilHoca.com © 2003 - 2012 Her Hakký Saklýdýr.
http://www.youtube.com/watch?v=5dU2VQp1wLo&feature=related
"Sen eğer huzurunu ben maddede bulacağım diyerekten çırpınıyorsan inadına yıkar ! Âdeti öyle.. Hele bi parça da tutarsa.. Yani acırsa sana.. İnletir..

ALLAHIN ADETİ ACIDIĞINI İNLETİR.. Nası şey o ?.. Öyle O işte :) Âdeti öyle.. Kime ki merhamet etmiştir onu sıkmıştır kardeşim! Hesap meydanda, işine gelirse de...

AMA O İNLEMELERİN İÇİNDE ÖYLE TATLAR OLUR ÖYLE TATLAR OLUR ÖYLE ZEVKLER OLUR Kİ, BULABİLİRSE ÇIKARABİLİRSE ÇOK HOŞLUKLAR OLUR.. " 14.09.1958 tarihli konferanstan
 
http://www.youtube.com/watch?v=vY7rs8wC9b0
KENDİSİNDE HAYAT Nİ'METİ BULUNAN BİR İNSAN, NE KADAR BÜYÜK OLURSA OLSUN ÜZERİNDE HİÇBİR KEDER DAİM DEĞİLDİR...
ONUN İÇÜN BİR MUSİBET GELDİĞİ VAKİT, SAKIN ONA BOYUN KESME, ONDAN DOLAYI DA HÜZNE KAPILMA, ŞİKAYETTE BULUNMA..
METİN VE SABIRLI OLAN KİMSENİN KARŞISINDA MUSİBETLER ÖLÜR GİDER...
ONUN İÇÜN İNSAN BU ALEMDEN KERİM OLARAK GÖÇMELİDİR..

M.ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ. (K.S.)
KENDİSİNDE HAYAT Nİ'METİ BULUNAN BİR İNSAN, NE KADAR BÜYÜK OLURSA OLSUN ÜZERİNDE HİÇBİR KEDER DAİM DEĞİLDİR...
ONUN İÇÜN BİR MUSİBET GELDİĞİ VAKİT, SAKIN ONA BOYUN KESME, ONDAN DOLAYI DA HÜZNE KAPILMA, ŞİKAYETTE BULUNMA..
METİN VE SABIRLI OLAN KİMSENİN KARŞISINDA MUSİBETLER ÖLÜR GİDER...
ONUN İÇÜN İNSAN BU ALEMDEN KERİM OLARAK GÖÇMELİDİR..

M.ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ. (K.S.)
 
EHL-İ BEYT-E HASED EDEN ,HAKİKATTE BENİ HASED ETMİŞ OLUR.BENİ HASED EDEN KAFİRDİR...

HZ.MUHAMMED (S.A.V.)

“Men aza şa’reten mini fekad azani ve men azani fekad azallahe”
Meali:
... “Benim bir kılımı inciten beni incitmiş olur. Beni inciten, eza eden de Allah’a eza etmişdir”
HZ.MUHAMMED(S.A.V.)

Ehl-i Beyt’e karşı nasıl olmamız lazım geldiğini hatırlatmaya bilmem lüzum var mı?..

(ŞEMSEDDİN YEŞİL BİNBİR HADİS
‎" Bir milletin seyyiâtı olursa bir şeyle kurtulabilir, Dua edin hazine-i gaybından Allah utanmak versin " Hadis-i Nebi Sav.

http://www.youtube.com/watch?v=r76kz5jtkMU
Allah'ın cemal tecellisinde, şeytan da külahını açar, birşey toplar. Fakat tecelli-i kahriyyesinde sallanan kılıç temas etmesin diye Enbiya dahi başını kaldıramaz, gizler." Ş.Yeşil Hz.
 
ÇOK AZAMETLİ BİR HADİS-İ ŞERİF (SAV.).. ALLAH CEM-İ CÜMLEMİZİ BU HÂLE DÜŞMEKDEN MUHAFAZA BUYURSUN (AMİN)

http://www.youtube.com/watch?v=RrMgSqTj2JI
"..Vedduha. Velleyli.." Bütün varlığı bu iki cümlenin içerisine bağlamış Hüdâ..

http://www.youtube.com/watch?v=qQhpaaQwT30
‎"..Babanın evlâd üzerinde Evlâdın da Baba üzerinde Hakkı vardır.."

http://www.youtube.com/watch?v=c2IcRWCJyD4
Yandır beni yandır beni
Aşk meyine kandır beni
Sarhoş edip döndür beni
Mestânın olayım senin

http://www.youtube.com/watch?v=twuWUBoSmAg
 
 
İmam-ı Ali kv. Efendimiz Hazretlerinin Emirnamesi'nden bir kesit..

14.09.58 tarihli konferanstan..

http://www.youtube.com/watch?v=A0DOKOP8HxM
‎"Cenâb-ı Hak; Sıfat ve Esmâsının Tecellisini Sende Görür"

(14.09.1958 tarihli konferanstan)

http://www.youtube.com/watch?v=jfTEsZPxek4
 
‎".. Sureti kemâliyesine,
'İnnallahe halaka ademe ala suretihi'
Hüdâ sureti kemâliyyesine.. Bu et ve kan kemikten hariç bir suret-i kemâliyye var.. Bunu anlamıyorlar da büyüklerin bu söylediğini.. itiraz ederler.. O senin bu et suratına demiyor, senin iç suratına diyor.. Senin iç suretini Allah diyor ki, 'Kendi Suretimde Yarattım'

ZEVKİM VAR BUGÜN İYİ DİNLE ! "...
...
Yüksek Ahlâk Derneği | 20.06.1965 tarihli konferans

http://www.youtube.com/watch?v=hG-zvNkl9nc
Devamını Gör
Hû...

     Değerli dervişler, bir sohbetimizde daha bizleri buluşturan Rabb'im Yüce Allâh'a sonsuz şükürler olsun. Hepiniz sohbetimize hoş geldiniz.Evet can kardeşlerim bugünkü sohbetimiz 3 Â'li İmran 92.ci âyeti hakkında olacak. Evvelâ âyeti okuyalım, sonra zevk edelim inşallah. "3 Âli İmran 92: Len tenâlül birra hatta tünfiku mimma tuhibbun." Yani, "En çok sevdiğinizi infak etmeyince birr'e ulaşamazsınız." Şimdi burada bir soru çıkıyor karşımıza! Nedir bizim en çok sevdiğimiz şey? Ki; Allâh bizden onu istiyor. Acaba en sevdiğimiz şey malımız-mülümüz mü? Paramız, arabamız, evimiz mi? Yoksa bizden istenen başka bir şey mi? Tabiiki bizden istenen bunlar değil elbette. Allâh, bizim malımıza-mülkümüze, paramıza... İhtiyacı yok ki ne yapsın bunları? Hem sonra bu saydıklarımı vermekle de birr'e ulaşamayız. Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'ı hatırlayın! Allâh'tan bir evlât talep etmişti ve demişti ya; Yâ Rabbi, lütfunla bana bir evlât ihsan et, sevdiğimi sana kurban edeyim. Vaktaki İsmail Aleyhisselâm dünyaya geldi. Sonra ne oldu? İbrahim Aleyhisselâm sözünü unuttu, başladı rüyalar görmeye; Ya İbrahim, vâdinde durmaz mısın? Hazreti İbrahim Aleyhisselâm düşündü ve sözünü tutmaya karar verdi. Katar katar sevgili develeri vardı, bunları canından sevgili tutup, hepsini yatırdı, kurban etti. Ama akşam olunca gene aynı rüyayı gördü. Yâ İbrahim, sözünde durmaz mısın? İbrahim Aleyhisselâmın bunlardan başka çok sevdiği arap atları vardı, onları da kurban etti. Ama gece olup yattığında, gene aynı rüyayı gördü. Allâhü Teâlâ; yine seslendi, Yâ İbrahim, sözünde durmaz mısın? İbrahim Aleyhisselâm işte o zaman canından aziz bildiği oğlu İsmail'ini kurban edeceği kanaatine vardı. İbrahim Aleyhisselâm, o zaman düşündü, hakikaten, her şeyimden çok sevdiğim biricik oğlum ismail'dir diye düşündü ve oğluna dedi ki; Ey gözlerimin nûru oğulcuğum bu gece bir rüya gördüm, rüyamda seni kurban ediyordum. İsmail Aleyhisselâm hiç tereddüt etmeden, ey babacığım gördüğün rüyayı icra et dedi. Bunun üzerine Hazreti İbrahim, canından aziz bildiği oğlu ismail'i çöle götürerek ellerini bağladı. O zaman İsmail Aleyhisselâm; Ey babacığım, benim ellerimi neden bağlıyorsun? Sana karşı mı geleceğim? Sanıyorsun. Benim ellerimi çöz. Bütün kurt, kuş, melekler şahid olsunlar ki, İsmail babasına muti'dir. Yalnız senden ricam gözlerimi bağla. Çünkü göz nurdur. Gözlerime bakarken kesmeye kıyamazsın. Sonra sana merhametin gâlip gelirde bırakırsın. Hazreti İsmail Aleyhisselâm işte bunun için gözlerimi bağla dedi.
       Evet sevgili canlar, bacım sultanlar. Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'ın hikayesi kısaca böyle. Tabiiki bu hikâye bize bir şeyler remzediyor. Biz bu hikâyeden ne anlayalım? Şimdi hep beraber bu hikâyeye mânâ verip, zevk edelim inşallah. Biz dervişler, hepmiz birer Hazreti İbrahim olacağız, en çok sevdiğimiz ve bizde bulunan kendi İsmail'imizi kurban edeceğiz ki; birr'e ulaşabilelim. Bizim ismail'imiz nefsimiz, olacak ve biz çok değer verip sevdiğimiz nefsimizin ellerini, gözlerini bağlayacak, Allâh'a kurban edeceğiz ki, birr'e ulaşabilelim. Bizler nefsimizi, Allâh'a kurban sunmazsak birr'e ulaşmayı unutup, çok tanrılı kulluğa devam eder dururuz. Ya, İsmail mesabesinde olan nefsimiz, ya, bunları verip birr'e ulaşmak. Varın tercihinizi siz yapın. Bakınız değerli can kardeşlerim, sevgili dervişler. Hasan Fehmi Efendi hazretleri bir yerde şöyle buyuruyor.

       Ben aşkın nârına pervane geldim,
       İsmail'im canı kurbana geldim.

       Diyor. Biz dervişler, bizlere öğretilen ilim üzere yaşayabilmemiz için evvelâ; "Mâsivaya bakan gözlerimizi kapayacak, yumacağız ki, bizlere dîdârı Hak müyesser olsun." Sevgili can kardeşlerim, ne demiştik az evvel, İbrahim Aleyhisselâm'ın "Nefsi" idi İsmail Aleyhisselâm. Bu hakikati, kitaplar bize rumuzla, misallerle anlatırlar. Düşününki bir insan, kendisine âit olmadığı hâlde, kendisine isnad ettiği varlıklar ile dolu. Bu insan, üstündeki hayali varlıkları atmadığı müddetçe ne yaparsa yapsın, isterse, bütün ibâdetleri hiç kaçırmadan harfiyen yerine getirsin, gene de ibâdetin bir tek tanesini bile yapmadı. Ya ne yaptı? Yaptığını zannetti. Ey insan; bilmez misin ki? Bir gölge mesabesinde olan varlığın durdukça sen Allâh'a değil, nefsine kulluk ve ibâdet etmektesin! Peki, bir de şöyle düşünelim. Bir kimse bütün hayali varlıklarından geçti, yalnız canı kaldı. Cenâb-ı Allâh; onu da kurban etmeni istiyor. Şimdi burada da bir soru çıkıyor karşımıza! Peki bu can nedir? Bu can ki; insanoğlunun benliğidir. Örnek verelim: Ben işliyorum, âlem işliyor,benim gücüm-kuvvetim var... İşte değerli can kardeşlerim bunların hepsi birer candır insanoğlu için. Bizler bu ilme neden dahil olduk? Az evvel ne demiştik! Bizde bulunan İsmail'i kurban etmek için dahil olduk bu ilme. Hasan Fehmi Efendimizin dediği gibi, bizler de, aşkın nârına yanan pervane olacağız, sonra İsmail Aleyhisselâm gibi canımızı kurban edeceğiz. Bunu yapabilmek için evvelâ aşkın nârını bilmek, bulmak ve o nâra kendimzi atmak gerekir ki, pervane olup yanabilelim.
       Değerli canlar, burada aşkın nârından murad, Nûri zikrullahtır, pervane ise derviştir. Bir insan Nûri zikrullâh'a ulaşmadan, pervane olup, kendisini yakamaz, canından da geçemez. Can'dan geçmek demek, fenâ-i ef'âlini, fenâ-i sıfât'ını, fenâ-i zât'ını vermek demektir. Her kim ki bu üç fenasını ifnâ (yok) etmezse, o kişinin birr'e ulaşması söz konusu değildir. Buradaki "birr" Allâh'tır. Birr'e varmak için, Hazreti İbrahim gibi, oğlunu (canını) vermesi lâzım gelir. Ne yapmıştı Hazreti İbrahim? Oğlunu çöle götürürken, evvelâ oğlunun ellerini bağlamıştı. Yani kendi fenâ-i ef'âlini bağlamıştı hakikat'de, sonra gözlerini bağlamıştı. Yani burada da kendi fenâ-i sıfât'ını bağlamıştı. Sonra oğlu Hazreti İsmail'i yatırıp boynunu vuracekken koç inmişti. İbrahim Aleyhisselâm'ın, İsmail Aleyhisselâm'ı yatırması demek hakikat'te İbrahim Aleyhisselâmın kendi fenâ-i zât'ını bağlaması ve birr'e, (Makam-ı Cem)'e varması demektir. Biz dervişler bu hikâyeyi böyle anlayacak, böyle zevk edeceğiz. Bizim canımız olan bu üç fenâmızı ifna (yok) ederek, aslında canımız olan ismail'imizi kurban etmiş olacağız. Zâhir uleması, Hazreti İbrahim, oğlu Hazreti İsmail'i kurban etmedi, koç geldi ve o koçu kurban etti derler. Diyedursunlar. Hakikat'te, İsmail kurban oldu. Olmadı diyen hayal görür, görmeye devam etsin. İbrahim Aleyhisselâm, birr'e, yani Allâh'a; İsmail'ini kurban verdi, bir olan Allâh'ın güzelliğine paha bir can ise feda olsun Rabb'im deyip, İsmail'i yani canını kurban etti. Niyazi Mısri Efendi Hazretleri bir yerde şöyle buyuruyor.

       Eğer bir can ise hüsnün pahası,
       Nice yüz bin ânın olsun fedası.

       Yani, diyorki Niyazi Mısri Hazretleri. Ey Rabb'im senin o muhteşem güzelliğine paha, bir can ise eğer, bin canım olsun onun fedası diyor. Ne de güzel demiş mübarek öyle değil mi? Güzel demiş tabii, ama, Niyazi Mısri Hazretlerinin, bin canı var mıydı acaba? Sakın yok diyeniniz olmasın haa... Var, var, nasıl yok. Senin tepeden tırnağına kadar her tarafın bir candır. Nasıl var? Ef'âlin, sıfât'ın, zât'ın duruyor hâlâ. Bunların hepsi birer candır sana. İşte bizler bu canı kurban ettiğimiz zaman aradığımızı bulacağız. Şunu sakın unutmayın değerli canlar. İnsana perde olan yine kendisidir. Eğer, kişi kendisini ortadan kaldırırsa aradığı karşısına çıkacaktır. Kişinin istediği yalnızca Allâh olursa, variyetini kurban ettikten sonra, yani kişi kendisine isnad ettiği üç fenâsını ifna (yok) ettikten sonra Cenâb-ı Allâh; ifnâ olmuş kuluna tecelli eder. Kendi fenalarını yok eden kişi "Mecnûn" olur. Kimdir Mecnûn? Kendi variyetini kaybetmiş, variyetsiz kalan kişidir Mecnûn. Yani, ef'âlini vermiş işleri terk etmiş, işleyen artık o değil, onun elinden işleyen Hak olmuş. Sıfât'ını vermiş mevsufu terk etmiş, yani ne aklı, ne fikri, ne görmesi, ne duyması...Hiç bir şeyi kalmamış olan kimsedir Mecnûn.Artık, ondan akıl sahibi, fikir sahibi, gören, duyan...Allâh olmuş. Evet sevgili can kardeşlerim, değerli bacım sultanlarım. Biz dervişler, tenimize can yüklememeliyiz, tenimize can yüklersek birr'e ulaşamayız. Bakınız can kardeşlerim. Niyazi Mısri Efendi Hazretleri buyuruyorlar "Tende canım canda cananımdır Allâh hû diyen." Kardeşlerim, bir insanın teni can olursa ve yine Niyazi Mısri Efendi Hazretlerinin buyurduğu gibi.

       Cümle âzâ'dan gelir,
       Zikri Enel-Hak nâresi.

       Yani, bir insanın kendi teninde ki cümle azaların, Enel-Hakk dediğini duyarsa, işte ol vakit kişinin teni cana kavuşmuş olur. Bu durumda sen, İsmail mesabesindeki canını kurban etmiş oldun, senden, yani senin tenindeki bütün cevâhir-i âzâ'ndan konuşan Hakk olmuş oluyor. Nasıl oluyor? derseniz. Kişi, tevhid-i ef'âli giydiğinde, Allâh o kişinin ellerinden, ayaklarından dile gelir, yürüyen, alıp veren benim der. Yani, Ef'âl de "Ene-Fâ'il" im der Allâh. Çünkü, can (Allâh) senin bütün vücûdunu istilâ etti mi, o can (Allâh) şimdi söyler. El, ayak benim, göz benim, kulak benim, dil benim... Şimdi sen, sende kalmadın! Sense var olan Allâh oldu. Önceden yok muydu ki, Şimdi oldu? Vardı tabii ama, arada perde sen olduğun için, Allâh sende gizliydi. Sen kayboldun, canını verdin öldün, Allâh ortaya çıktı. Tevhid-i sıfÂt'ta da, tevhid-i zât'ta da ef'âlde olduğu gibi aynıdır. Örnek verdik ya! El, ayak, göz, kulak,dil... benim dedi ya. Zât'ta da böyle, cümle vücûdlar benimdir dedi Allâh. Kulağı olan işitsin. Değerli can kardeşlerim, sevgili dervişler, bacım sultanlar. Bizler sakın ola bu hususta gaflete kapılmayalım, gafil damgası yemeyelim. Çünkü gafil olan kişi Hakk'tan haberi olmaz, canım var deyip, canına kıyıp veremez ve kendi canıyla birr'e (Allâh'a) vasil olmayı hayal eder durur. Peki nedir gafil? Gafil: Uykuda olan kimseye derler. Bu uykuyu da sakın ola vücudumuzun istirahat etmesi için gerekli olan uyku olarak düşünmeyelim. Bu uyku, dünyaya gelmiş fakat Hakk'tan ve Hakikat'ten haberi olmayan kimselerin uykusudur. İşte değerli can kardeşlerim, bu yüzden Hasan Fehmi Efendi Hazretleri bu tip kişilere "Gafil" diyor. Allâhü Teâlâ ise, Kur'ânı Kerîm'inde gafil olan bu kişileri şöyle ifade ediyor. "7 Âraf 179: Lehüm külübün lâ yefkahüne biha ve lehüm a'yünün lâ yubsirune biha." Yani "Onların kalpleri var tefekkür etmez, gözleri var görmez, kulakları var duymaz. Onlar dört ayaklı hayvan gibidir, belki daha aşağıdır, işte gafil olanlar onlardır." Bunun içindir ki, bir insanın kalbi tefekkür edecek. Neyi tefekkür edecek? Bir an evvel canını kurban edip birr'e ulaşmaı tefekkür edecek, canını kurban edip Hakk'a vasil olmayı tefekkür edecek... Hasan Fehmi Efendi Hazretleri yine bir yerde buyuruyorlar.

       Gafil olma her nefeste,
       Hakk'a zakir olsana.
       Çün buyurdu Hak Teâlâ,
       Sem'i kalbi açsana.

       Hasan Fehmi Efendi Hazretlerinin bu beytini, Ankara'lı Âşık Niyazî Efendi hazretlerinin divanındaki sohbetlerinden bir paraf olarak açalım.Bakınız ne diyor mübarek. "Ey kalp gözünü açmak isteyen, evvelâ kendi gözüne perde çek." "Sevgilinin sözünü, nağmelerini duymak istiyorsan kendi kulağını tıka. Çünkü sen onu kendi gözünle göremez ve kendi kulağınla işitemezsin. Hakk'la bâtıl bir arada durmaz. Hakk gelmesi için bâtıl gitmesi lâzımdır. Bu ne büyük gaflettir değil mi? Seni sevenden senin haberin yok. Gaflet uykusundan uyan, gel sevgilinin gönlüne gir, vilâyet tahtına otur, velîlik tacını takın. Bu memleket daha ne kadar Sultansız yaşayacak? Daha ne kadar harap ve perişan kalacak?" Ankara'lı Âşık Niyazî Efendi hazretleri yine bir yerde; "Ne olduğunu bilmeyen bir kimse, kendisi için yaşıyorum zannederse de ölüdür. Dünya uykusundan uyanık ise de hakikat uykusunda gaflet içerisindedir" Buyuruyorlar. Evet sevgili can kardeşlerim,değerli bacım sultanlarım. Demek oluyor ki, buna göre, kişi aldığı her nefesi gaflet ile alıyor, Hakk'a zakir olamıyor, kalp gözünü açamıyorsa, o kişi canını teslim edemiyor demektir. Ve o kişinin Hakk'a, yani birr'e ulaşması zor demektir, hatta mümkün değildir. Çünkü o kendi İsmail'ini (canını) kurban etmedi. Sevgili canlar,değerli derviş kardeşlerim, kıymetli bacım sultanlarım. Bu fakir kardeşiniz de bir zamanlar bir beyitimizde şöyle söyledik kurban olmak hakkında.

       KURBANA SAYDI BENİ

       Bir avcı tuttu beni,
       Yere yatırdı beni,
       Ayağımı, elimi
       Bağladı, kesti beni.

       Boynumu vurdu benim,
       Derimi yüzdü benim,
       Postumu serdi benim,
       Üçe ayırdı beni.

       Kaldım elsiz, ayaksız,
       Kaldım sessiz, sedâsız,
       Kaldım cansız, dermansız,
       Kabire koydu beni.

       "Yahya"nın varı gitti,
       Hicâbı, ârı gitti,
       Gamı, efkârı gitti,
       Kurbana saydı beni.

       Sevgili can kardeşlerim, canından aziz bildiğim dervişler, değerli bacım sultanlarım. İlahimizde dediğimiz gibi, kişi avcı olacak. Başka bir isimle; Hazreti İbrahim olacak ve İsmail'ini (canını) tuttuğu gibi yere yatırıp, ellerini, ayaklarını bağlayacak, boynunu vuracak, derisini yüzecek, postunu gövdesinden ayırıp, üç parçaya bölecek ki; birr'e ulaşabilsin. Çünkü kesilip de üç parçaya ayrılan kişinin variyeti, hicâbı, ârı, gamı, efkârı kalmayacak ve kurbana sayılıp birr'e vasil olacak. Can vermeden canana ulaşılmaz, can vermeyen, Hakk katında dirilmez de. Cenâb-ı Allâh; Kur'ânı Kerîm'inde şu âyeti kerîme ile, canını verenleri kendi yanında dirilmeye dâvet ediyor. "8 Enfâl 24: Ya eyyühellezine amenüstecibü lillâhi velirrasuli iza deâküm lima yuhyikum." Yani "Ey iman edenler, Allâh ve Resûlü sizi diriltmeye davet ettiğinde icabet ediniz." Ama evvelâ, dirilmek için canımızı kurban edip, Hakk katında dirileceğiz. Lâkin ölmeden yok. Ver canını al Rabb'ini. Canımız, yani İsmailimiz içimizde dipdiri durduğu sürece, kurban edilmedikçe birr'e ulaşmak hayaldir, hayaldir, hayaldir, hayal... Değerli derviş kardeşlerim, sevgili bacım sultanlarım. Bir sohbetimizi daha burada noktalarken cümlenizi Hak ile Hakk'tan Hakk'a emanet eder, hepinize sağlık, sıhhat ve esenlikler diler, bir başka sohbetimizde buluşmayı Allâh'tan Aşk-ı Niyâz eder, cümle dervişanın gözlerinden öperim. Aşk ile hûû...

Söz uzar yüzyıl olur diyor zarif bir yazar. Dilerseniz bir Yunus beytiyle son verelim:

“Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası

CÂSİYE Suresi

Ayet - 23                            Cüz - 1

أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Demedim mi???
 
www.youtube.com
Güzel aşık cevrimizi Çekemezsin demedim mi Bu bir rıza lokmasıdır Yiyemezsin demedim mi Demedim mi, demedim mi?
kar-yagiyor-hareketli-resim
 
 İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN.
http://www.umutrehberi.com/yahazretimevlana.php
Ey Gâfil! Sen kendi şehvetine Aşk adını koymuşsun,
Şu halinle o namusu ekberi soymuşsun, Aşkın asıl mânâsının altını
oymuşsun, Bir bilebilsen küstahlığa nasıl doymuşsun. (Hz. Mevlana - Mesnevi )
....
 
Sufi was sitting on a river bank when he heard someone shout from the opposite side: "Hey how do I get across?" The Sufi shouted back: “You are across!” Sufi nehrin kıyısında oturmuş dinlenirken öteki yakadan bir adam seslenir: “Hey, karşıya nasıl gecerim?” Sufi cevap verir:“Zaten karşıdasın!”

Kapıkulu olacak kişinin , hükümdardan başka kimseye maddi ya da duygusal herhangi bir bağ hissetmemeleri gerekiyordu.

Kapıkulu Ocakları, Osmanlı Devleti 'nin sürekli ordusunu oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocaklarına verilen addır. Kapıkulu ocaklarının kurulmasından önceki dönemde Osmanlı Devleti nin askeri gücünü yayalar ve müsellemler oluşturuyordu.

Kent güvenliğinden ve sınırların korunmasından sorumlu olan, silah olarak genellikle tüfek, kılıç, ok ve yayi kalkan, mızrak kullanan savaşçı bir sınıf olan kapıkuluların görevleri katı ve ödünsüz kurallara bağlanmıştı. Bu kurallara kavanin-i yeniçeriyan denirdi.

Kapıkulu olacak kişinin , hükümdardan başka kimseye maddi ya da duygusal herhangi bir bağ hissetmemeleri gerekiyordu.

Zaaf'larımız..
En beteridir kendisiyle savaşanların, kendine yenilmesi…
Favaloro, 1967′de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Arjantinli cerrahtı. Buenos Aires’teki muhteşem villasında kalbine sıktığı tek kurşunla son vermişti hayatına…
Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşunlayarak susturması ne trajik bir final!..
Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçirdikten sonra çekildiği makyaj odasında sessizce ağlayan bir palyaço gibi… Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman insanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine…
En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsanız…
Diline doladığı herkesin iç dünyasını kalemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keşmekeşi tariften acizdir…
ya da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi, en yakından tanıdığı zaafı, en güvendiği yanına yakıştıramaz insan:
Çünkü en beteridir kendisiyle savaşanların, kendine yenilmesi…
İnanmadan din adamı olarak kalamazsınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesaretsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere şifa taşıyamazsınız.
Bu kuşatmayı yarmak için o “zaaf”larınızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına…

Can Dündar
 

ZAAF

 

Kedilerle ilgili bu durumu yeni öğrenmiştim: Normalde sokak kedisi

kendini saldırgan köpeklere karşı koruyabilirmiş. Bu direnci kıran tek şey

neymiş biliyor musunuz: Sevgi... İnsanoğlu, eğer bir sokak kedisinin

başını okşar ve ona şefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altında

olduğunu zanneder ve sivri tırnaklarını içeri çekermiş. Ve vahşi köpeklerin

azgın dişlerini gırtlaklarında veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmuş.

Küçücük bir dokunuşta gardı düşen ve ölümcül yaralara açık hale gelen

sarmanların kaderinde kendi aşk hayatımızın hülasasını buldum.

Biz de Eros'un şefkatine sığınıp, sevdalanınca en mahrem

zaaflarımızı ele vermiyor muyuz?

Yıllar yılı ardına sığındığımız barikatların anahtarını gönüllü

teslim edip, tırnaklarımızı içeri çekmiyor muyuz? Sevginin bizi kollayacağına, sarıp sarmalayacağına dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarımızı gönüllü kaldırıp, yaralarımızı açık hale getirmiyor muyuz? Sonra ne oluyor?

Sevdamız en büyük zaafımıza dönüşüyor. Saçımızı okşayan elin bizi

ilelebet kollayacağına inanıyor, tatlı sözlere kanıyoruz. Taklalar atıp,

cilveler yapıyoruz. Ve en ummadığımız anda, en korunaksız halimizle

yakalanıyoruz aşkın hoyrat yüzüne... Şefkatimiz katilimiz oluyor.

Ders almak mı? Ne münasebet!..Daha son ihanetin yarası kabuk

bağlamadan, yeni yaralar için aralıyoruz kalbimizin kapılarını...

zavallı bir kedi yavrusundan farkımız yok aşkın karşısında... Boynumuzda,

kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sıcak dokunuşta çocukça

uysallaşıp, her hayal kırıklığında "köpek gibi" pişman olarak, her terk edişte acı çekip, her dönüşte biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, "Bir daha asla" larla "Daima" lar arasında yalpalayarak yara bere içinde yaşıyoruz.

O yüzden "Melek"ler, içe kıvrık patilerle gömülüyor. Ve hayata "Seytan"lar hükmediyor. Belki de en iyisi kuyruğu her daim dik tutmaktır...

Şefkate kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa, gardını almış hayatta bir sokak kedisi kalmak daha iyidir.

CAN DÜNDAR

O, öyle bir SEVGİLİ 'dir ki, O 'nun AŞK 'ının getirdiği derd, her hastanın devâsıdır..... Her kim O 'nu sevmiş, O 'na yar olmuşsa; O da o'nu sevmiş, o'na yar olmuştur..... Bana diyorlar ki: "Boş durma, dâima bir işle uğraş." Ben işsizim, bir işle meşgul değilim ama, herkesin uğraştığı şu dünya işlerinden; uzak durmak da aslında büyük bir iştir....

Hz. Pir Mevlana (k.s.)
Necip Fazıl Kısakürek in Mürşid adlı şiiri. ... Mürşid. Necip Fazıl Kısakürek. Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız; Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!
Es'Seyyid Abdülhâkîm-î Arvâsî Hazretleri (R.A.)
İyi Haftasonları - Eyüp Mezarlığı'ndaki tarihi şahsiyetler
 
İyi Haftasonları'nda Talha Uğurluel ile İstanbul sokaklarında tarih yolculuğu devam ediyor... Bu hafta Eyüp Mezarlığı'nda ... Video İzle
KALDIRIMLAR
 
Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

 
KALDIRIMLAR

							
 
 
 
 
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

III

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...
Ehl-i kemal “Her köşede mürşidim diyen çoktur, lakin binde birinin irfanı yoktur.” demişlerdir. Hz. Mevlana ise “Her beyaz elbise giyeni doktor sanma, kasaplar da beyaz elbise giyer.” buyurmuştur. Hz. Pir Efendimiz “Hakk’ı bulmak kolaydır, lakin bulduranı bulmak zordur.”
Bir Adam Yaratmak
Bâyezid-i Bistâmi şöyle der:

 

Ârifim ben! diye hiçbir kimseye ta'n etme sen,
Defter-ü-divâna sığmaz söz gelir, dîvâneden!
En kötü huylarını Hakk nâmına kurban edenlerin bayramını kutlarız...
Yılda bir kurban keser halk-ı âlem ıyd içün,
Dem be dem saat be saat men senün kurbanınam.

Fuzûlî (1480 -1556).......................... Peygamber Efendimize ( s.a.v) İthafen ..................................................................
(Bayram, bir ferah ve sürur günü demektir. Arabçası İyd`dir.)

Cebrail (as) ile Mikâil’in (as) yardımı

 


“İnsanlar arasına bozgunculuk ve kötülük sokmaktan sakının! Çünkü böyle hareket dini yok eder.”

Böyle buyuruyor Peygamberimiz (asm). Ara bozmak, bozgunculuk yapmak ne kadar kötüyse ara bulmak, düzeltmek de o kadar önemli. Dini tamir etmek demek. Kur’ân açıkça, “Mü’minler kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete erişesiniz” 2 buyurur. Allah Resûlü de (asm) barıştırmanın, ara bulmanın önemiyle ilgili birçok öğütlerde bulunur. Sahabe de bunun için can atar.

Hz. Ali (ra) bir gün çocuklara yiyecek birşeyler almak için yollara düşer. Yolda kavga etmekte olan iki kişi görür. “Niçin kavga ediyorsunuz? Şu fani dünyada neyinizi paylaşamıyorsunuz? Allah’ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?” der. İçlerinden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu, vermediğini söyler. Tevafuka bakın ki Hz. Ali’nin (ra) cebinde de tam altı dirhem para vardır. “Yeter ki kavga bitsin, barışsınlar” diye alacaklıya cebindeki parayı uzatır, aralarını düzeltir, kavgayı sona erdirir.

Eve döndüğünde Hz. Ali’nin (ra) eli bomboştur. Çocuklar açtırlar. Eve varır varmaz Fatıma Validemiz, “Ya Ali, hiç mi bir şey almadın?” diye sorunca, “Birşey alamadım, ama ara düzelttim ya Fâtıma” der Hz. Ali (ra).

Günümüz kadınları böyle bir durumla karşılaşsalardı nasıl karşılar, neler yaparlardı? Hz. Ali (ra) gözünü kırpmadan cebindeki altı dirhemi verdiği gibi Hz. Fatıma da “İyi ki böyle bir hayra vesile olmuşsun!” dercesine bunu sevinçle karşılar. Yüzündeki gülümsemeden anlaşılmaktadır bu. İki mü’min kardeşin arasını bulmak az şey midir? Allah Kerîm’dir. Açlıktan ağlamakta olan Hz. Hasan’la (ra) Hüseyin’in de(ra) rızkını verecektir şüphesiz.

Hz. Ali (ra) tekrar evden çıkar. Mutlaka çocuklara yedirebileceği birşeyler bulacaktır. Şu tevafuka bakın ki yolda bir adama rastlar. Elinde besili bir deve bulunmaktadır. “Ya Ali!” der. “Bu deveyi sana satmak isterim, hem de ucuza satacağım, ne dersin?” der. “Param yok” diye cevap verir Hz. Ali (ra). “Olsun” der adam. “Bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum. 150 dirhem bu deve. Al sonra ödersin.”

Alır Hz. Ali (ra) 150 dirheme deveyi. Yolda giderken başka bir adama rastlar. “Ya Ali” der, “Ne güzel bir deve bu! 300 dirheme alsam satar mısın?” Son derece dürüsttür Hz. Ali (ra). “Ama ben bunu 150 dirheme aldım” demekten çekinmez. “Olsun!” der adam. “Ben çok beğendim bu deveyi. O fiyat eder” der ve 300 dirheme satın alır deveyi Hz. Ali’den (ra). Evine, çoluk çocuğuna dolu dolu yiyeceklerle gider. Ev bolluğa kavuşur.

Sonra da Allah Resûlünün (asm) huzuruna çıkar Hz. Ali (ra). Kâinatın Efendisi (asm) onu tebessümle karşılar. “Şu deve hikâyesini anlatsana ey Ali!” der. O da başından geçenleri bir bir anlatır. Kâinatın Efendisi (asm) buyururlar ki: “Sen ki ey Ali ara düzelttin. Allah Cebrail’i ile sana o deveyi sattı. Mikail’i ile de satın aldı. Her kim ki ara bulur, ayrılık gayrılıkları düzeltir, insanları ikilikten kurtarırsa o bendendir ey Ali.”

İşte Allah Resûlünün (asm) yolunda olmak budur.

Hz. Ali'ye zekatı sordular; - Efendim zekat kaçta kaçtır?
Hz. Ali; - Senin için mi benim için mi? deyince atıldılar;
- Efendim senin içini benim içini olur mu?
Hz. Ali; - Olur. Senin için kırkta bir, benim için hepsi.

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA OLAN İNSANA AHLAK MUSLUĞU VERİLMEZ..AKMAZ..İMKANI YOK!! /ŞEMSEDDİN YEŞİL /(73 NOLU DERS 14.07.1960)

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA OLAN İNSANA AHLAK MUSLUĞU VERİLMEZ..AKMAZ..İMKANI YOK!!
BAK KENDİNDE VAR MI YOK MU DERHAL TEDAVİSiNE BAŞLA!


GÖNÜLDEN İÇERİ BİR GÖNÜL VAR! BİR UMUMUN AVAMIN AĞZINDA GEZEN BİR GÖNÜL VAR, BİR DE GÖNÜLDEN İÇERİ BİR GÖNÜL VAR... NE VAKİT Kİ İNSANIN MANASI, KENDİ KENDİNE KELİME İLE HARF İLE ELFAZ İLE TARİF EDEMEYECEĞİ , O İÇ BENLİĞİNİN BOŞ OLDUĞUNU İDRAK ETDİĞİ VAKİTTE ÇIRPINMAYA BAŞLARSA AHLAK MÜESSESİNE GİRMEKLİĞE ADIMINI ATMIŞ DEMEKTİR...

GİRDİĞİ VAKİTTE ONA DERLER Kİ; O GÖNÜL EVİNİ SÜPÜR! ONU AYİNE YAP, ORASI TERTEMİZ OLSUN,SENİ BOĞDURACAK NEYSE İÇİNE GELSİN SENİ BOĞDURSUN.
O VAKİT HUZUR BULURSUN ANLATABİLDİM Mİ ?

İŞTE İNSANA AHLAK! GÖNÜLDEN İÇERİ OLAN GÖNLÜNÜN İÇERSİNE OTURTMASI LAZIM GELECEK OLAN NAZLI MİSAFİRİ OTURTAN MÜESSESENİN ADINA DERLER...

O MİSAFİR OTURMADI MI! SEN HAYATTA HER NEYE MALİK OLURSAN OLZAVALLISIN..NE KADAR TANTANANDA OLSA YİNE ACINACAK BİR HALDESİN...

AHLAK İNSANIN GÖNÜLDEN İÇERİ OLAN GÖNLÜNÜN İÇERİSİNİ SÜPÜRÜP HUSUSİ MİSAFİRİ ORAYA OTURTUPTA İNSANI DOYURAN MANASINI İŞFA EDEN MÜESSESENİN ADINA DENİR..

İLK ÖNCE YANMAK NEDİR ?
KAİNATIN NARINDA YANACAKSIN!
ONDAN SONRA NURUNA KAVUŞACAKSIN!
ÖYLEMİ, BÖYLE BİRDENBİRE OLUR MU ?
İNSANI İLK MEKTEPTEN MEZUN ETMEK İÇİN BEŞ SENE OKUTUYORLAR GÜZELİM!
O DA MUVAFFAK OLANA NE ALA, SONRA HERKESDE AYNI DERECEDE MUVAFFAK OLMAZ!
ONUN İÇERSİNDE OKUDUĞUNU DUYUPTA BİLİPTE, KENDİSİNİN İÇERSİNDE YAKIN İFADE ETTİREREKTEN ÇIKANA NE ALA..GAYET İNCE BİR MEVZU!

BUGÜN BUNU SÖYLEMEK İÇÜN ÇIKTIM!

ONUN İÇİN AHLAK!
AKLA VE AKLIN GÖSTERDİĞİ DELİLLERE TEKADDÜM EDER,AŞKTAN DOĞAN AHLAK!

BU AHLAKIN SON SINIFINA AİT BİR KONUŞMADIR,ÖYLE BİR KONFERANSDIR...

MEVCUDAT İÇERSİNDE MANAYA TEALLİ TERAKKİ ETMİŞ OLAN ŞAHSİYETLERİN TECELLİLERİNE AİT OLAN BİR BAHİSDİR...

İÇİNİZDE BURAYA KADAR TAALİ TERAKKİ ETMEMİŞ OLAN KİMSELER AKLIN ÇERÇEVESİNİN DIŞINA ÇIKMAMALIDIRLAR!
BU DA AYRIYETTEN BİR TEMBİH!!!

BENİM SÖYLEDİĞİM LAFIZLARI MANANDA HAKİKATEN HAZMETMEMİŞ, KAİNATIN İÇERSİNDE RUHUN BİR OLDUĞUNU DUYMAMIŞSAN !
BUNU YAPTIĞIN VAKİTTE SUSUZ KALINCA BU SEFER İSYAN EDERSİN YAPTIĞINI DA YIKARSIN ANLATABİLDİM Mİ ?
BU YİNE AYRI BİR KAYIT!!!

GÖNÜL BİR MİSAFİR ARAR...O MİSAFİR DE GÖNÜL ALEMİNDE Kİ AYNA TEMİZLENMEDEN GİRMEZ..YOK O KADAR NAZLIDIR Kİ KATİYEN BAKMAZ BİLE, HİÇ ÇÖP BULUNMAYACAK!.. BÜTÜN ÇİRKİNLİĞİ KALIBINDAN ÇIKAR TAMAMEN AT DEMİYORUM BAK İNSAFLI KONUŞUYORUM..KALIBINDAN ÇIKAR CANIM..KALBİNDEN ÇIKAR CEBİNE KOY CEPTE YANINDA YA İŞTE..

KALBİNDEN ÇIKAR CEBİNE Bİ YANDAN TIKIVER..

SONRA PERİ YÜZLÜ MİSAFİR SENİN SÜPÜRMÜŞ OLDUĞUN AYİNENİ TANZİM ETMİŞ OLDUĞUN GÖNÜL EVİNE GİRDİKTEN SONRA CEBİNDEN HABERİN OLMAZ...
BİLİYORUM DA ONDAN DOLAYI O VAKİT CEBİNDEN HABERİN OLMAZ...
AHLAK İNSANIN GÖNLÜNÜ SÜPÜRTTÜREN MÜESSESEDİR

AYİNEYE BAKAN KENDİSİNİ AYİNENİN İÇİNDE ZANNETMEZ..KENDİSİNİN DE AYNA OLMADIĞINI BİLİR...

BU İŞİN ZEVKİNE VARMASI İÇİN KALB GÖZÜNÜN PERDELERİNİ ALDIRMAK LAZIM GELİR..

NASIL Kİ KAFA GÖZÜNE PERDE GELİR DE KAFA GÖZÜ PERDE GELDİĞİ VAKİTTE ONU O SAHADA MÜTEHASSIS OLAN ADAM ALIYORDA AÇIYORDA GÖZ GÖRÜYORSA KALB GÖZÜNE DE PERDE GELİR..O PERDELERİN CİNSİ VARDIR.....

BAKARSIN Kİ KİBİR PERDESİ
BAKARSIN Kİ HASED PERDESİ,UCUB PERDESİ,ADAVET PERDESİ, RİYA PERDESİ...
RİYA;BÜTÜN AHLAK ÇEŞMESİNİ KURUTUR..
NE DEMEK RİYA ? AÇIKÇA SÖYLEMEK GEREKİRSE İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA TÜRKÇESİ BU!

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA OLAN ADAMA AHLAK MUSLUĞU VERİLMEZ..AKMAZ..İMKANI YOK!!
BAK KENDİNDE VAR MI YOK MU DERHAL TEDAVİSNE BAŞLA!

İNSAN BÜTÜN ÇIKIKLIKLARINI ÖYLE BİR GÜNDE İKİ GÜNDE ATAMAZ...
1-2 GÜNDE AT DEMİYORUM..

SONRA KENDİSİNİ MUHASEBEYE ÇEKMEYEN KİMSE HİÇ KİMSEYE BİŞEY SÖYLEYEMEZ HAKKI YOK! ANLATABİLDİM Mİ ACABA ?

KENDİSİNİ MUHASEBEYE ÇEKMEDİMİ KONUŞMA HAKKI YOK!
HESABA ÇEK KENDİNİ MUHASEBEYE BAŞLA NERELERİNDE ÇIKIKLARIN VAR NİSPET DAHİLİNDE "YAVAŞ YAVAŞ"

20 TANE ÇIKIKLIĞIN VARSA HATTİ ZATINDA SENEDE BİR TANESİNİ ATSAN 20 SENE SONRA SEMA AYAĞINA İNER!

O ÇIKIKLIKLAR ÖYLE TUHAF BİR ŞEYDİR Kİ 1 TANESİNİ ATTIN MI 19 TANESİNİN AĞIRLIĞI BİRE İNER..

İÇİNİZDE HAMALLIK EDEN VARSA DAHA İYİ BİLİR...

EY MÜBAREK ADAM HAMAL...BÜYÜK EFENDİ...HERKESİN YAPAMAYACAĞI İŞİ YAPIYOR..
ŞEREFİNDEN FERAGAT ETMEMİŞ
FAZİLETİNDEN FERAGAT ETMEMİŞ
ALMIŞ SIRTININ ÜZERİNE YÜKÜ BACAĞI TİTRERKEN ALNI TERLİYOR, KUDRETTE O TERE MÜŞTERİYİM DİYOR...

BEN TECRÜBE ETMİŞİM, HİÇ BİR HAMALIN HAYATINDAN "ŞİKAYET" ETTİĞİNE RAST GELMEDİM VE BİLHASSA KENDİME VAZİFE ETTİM YAĞ İSKELESİNDE DOLAŞTIM,HAFİ İSKELESİNDE DOLAŞTIM, HAMALLAR KAHVESİNDE GİTTİM OTURDUM HİÇ BİRİSİNİN HAYATINDAN "ÖF" DİYE ŞİKAYET ETTİĞİNİ GÖRMEDİM...

FAKAT YÜZLERCE BİNLERCE YERİ OLAN ADAMIN HAYATTAN ""ŞİKAYET"" ETTİĞİNİ GÖRDÜM...

O MU ALİM ? BU MU ALİM!
ÖTEKİ EFENDİ HAZRETLERİ BERİ Kİ BİLMEM NE OLACAK!

HİÇ GÖRMEDİM TESADÜF ETMEDİM!
MERAK ETTİM, YANINDA GELDİ EKMEĞİ PARÇALADI BIÇAKSIZ, SOĞAN ALDI DÖRT TANE DE ZEYTİNİ ALDI, YEDİKTEN SONRA DA OHH NE KADAR SIHHATLİYDİ DEDİ, NE KADAR ZEVKLİ OLDUM DEDİ...

GIDIKLADIM DA SÖYLETTİM!!
DURUP DURUKEN ONU SÖYLEMEDİ
GIDIKLADIM !...

EN KİBAR ADAM KİME NEDİR? ŞİKAYETİ YOK!
KİBAR ADAM HANİ ŞÖYLE ÜSTÜ BAŞI CİCİLİ DEĞİL!
HAYATTAN ŞİKAYETİ OLMAYAN ADAMA KİBAR ADAM DENİR...
KİBARIN TARİFİ AHLAKTA BU! HAYATTA ŞİKAYETİ YOK...
YÜZÜ DAİMA SAADET NURUYLA PARLIYOR..KAŞLARI ÇATILI DEĞİL...KİBAR ADAM BUNA DENİR...

GÖNÜL EVİNİN SÜPÜRGESİ KİRPİKLERDİR DEMİŞTİM YA
SÜPÜR DEMİŞTİM YA:)
EŞİĞİNİ KİRPİKLERDEN SÜPÜRGE YAP SÜPÜR.
SUYU NEDİR ?
KALBİNDEN ÇIKAN SICAK GÖZYAŞLARIDIR...
GÖNÜL EVİ KUYU SUYUYLA TERKOS SUYUYLA YIKANMAZ:)
YİNE ONUN SUYU KENDİ VUCUDUNDAN ÇIKACAK YIKAYACAK BÖYLE..
PIRIL PIRIL OLUR...
ÖYLE OLUNCA GÜNÜN ADAMI OLMAZSIN.. NİYE ?
MİSAFİR VAR DERSİN..
BEN GÜNÜN ADAMI OLURMUYUM YA DERSİN..YA KİMİN ADAMI OLURSUN HAKİKATİN ADAMI OLURSUN..
ÇÜNKÜ MİSAFİR VAR HAKİKAT SEVER DERSİN..
GÜN DEĞİŞİR HAKİKAT DEĞİŞMEZ DERSİN...
HEPİMİZİ YIKAN ŞEY NEDİR?
GÜNÜN ADAMI OLMAKTIR..
NE ZAMAN Kİ BİR ADAM GÜNÜN ADAMI OLMAZ HAKİKATİN ADAMI OLURSA ONUN EVİNE MİSAFİR GELİR..
HAKİKATİN ADAMI OLDUĞUN DAKİKADAN İTİBAREN HUNHAR OLAN HIRSIN AĞZINA KANAAT TOPRAĞINI SIKAR..AĞZINI AÇAMAZ O...
NE OLUR O ZAMAN ?
SENLİK BENLİK KALKAR
SENLİK BENLİK KALKARSA NE OLUR BİRBİRİMİZİ YEMEYİZ..
GÖNÜLLER MUHABBETLE TAŞAR...
GÖNÜLLER MUHABBETLE TAŞINCA NE OLUR HER EVDE SAADET GÜNEŞİ DOĞAR..
BEŞ NUFUSLU AİLE ANASI KIZI DAMADI ÇOLUĞU ÇOCUĞU BİRBİRİNE BAKTIKÇA ZEVK ALIR İŞTE EN BÜYÜK TAAT OLUR...
O CAMİA DİĞER CAMİAYA ÖYLE BAKAR, O CAMİA DİĞER CAMİA DERTLERİ TAKSİM EDER SAFALARI TAKSİM EDER NE OLUR ?
YARADILIŞDAKİ GAYEYİ DUYMUŞ OLUR..
MÜTEADDİD VUCUDLARDA RUHUN BİR OLDUĞUNU TADAR..
HAYATIN EBEDİ OLDUĞUNU DUYAN YALNIZ TOPRAGI DEĞİL TOPRAKTAN ÖBÜR TARAFINI GÖRÜR..
DAHA TARİF EDEYİM Mİ ?


(73 NOLU DERS 14.07.1960)
 EDEB YÂ HÛ
(Bayram, bir ferah ve sürur günü demektir. Arabçası İyd`dir.)
Alan veren odur bâzâr içinde
Kimin bây u kimini yoksul eyler
Yunus der ki gör takdirin işleri....________________________________________________________________
Hakk’ın kullarını bâzı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler
 
Hakk’ın kullarına bâzen kul birisi bir şeyler eyler
Onu kul eylemez yine O Hakk Teâlâ eyler..
 
 
Alan veren odur bâzâr içinde
Kimin bây u kimini yoksul eyler
 
Alan veren O’dur bâzâr içinde
Kimin zengin ve kimini yoksul eyler…
 
 
Kiminin bakırını eder altun
Kiminin altunun kara pul eyler
 
Kiminin bakırını eder altın
Kiminin altının kara pul eyler…
 
 
Kimini güldürur dâim cihânda
Kiminin âh u efgânın bol eyler
 
Kimini cihânda dâima güldürur
Kiminin âh ve iniltilerini bol eyler…
 
 
Kiminin sevdiğin alır elinden
Kiminin erini alır dul eyler
 
Kiminin sevdiğin alır elinden
Kiminin kocasını alır dul eyler…
 
 
Kimine istemezken verir evlât
Kimi ister anâ yâd oğul eyler
 
Kimine istemezken verir evlât
Kimi ister ama ona yabancı bir evlatlık eyler…
 
 
Kimi bulmaz giye çuldan abâyı
Kiminin atına atlas çul eyler
 
Kimi bulamaz ki giysin çuldan abâyı
Kiminin de atına atlas kumaştan çul eyler…
 
 
Kiminin tatlı balın eder acı
Kiminin acısın tatlı bal eyler
 
Kiminin tatlı balın acı eder
Kiminin acısın tatlı bal eyler
 
 
Kimin bülbül ider güle kılur zâr­
Kimin pervâneveş yakıp kül eyler
 
Kimin bülbül ider güle inleyip zâr­ kılar
Kimin pervâne gibi yakıp kül eyler…
 
 
Eder ak güneşi geh kara balçık
Kara balçığı açar gâh gül eyler
.
 
ak güneşi bâzen kara balçık eder
Kara balçığı açar bâzen gül eyler…
 
 
Kimi İsâ nefestir eder ihyâ
Kimi Deccal olup sağa öl eyler

 
Kimi İsâ gibi temiz nefestir dirilticidir
Kimi Deccal olup sağ olanı öldürür…
 
 
Çürüğü sağ edip sağı çürük hem
Solu sağ ve sağı gâhi sol eyler

 
Çürüğü olanı sağlam edip hem de sağlamı çürük 
Solu olanı bâzen sağ ve sağ olanı da bâzen sol eyler…
 
 
Ayağı baş başı eder gâh ayak
Dili kulak kulağı hem dil eyler

 
Ayağı baş eder, başı eder bâzen ayak
Dili kulak eder, kulağı hem dil eyler
 
 
Fili gâhi karınca kursağına
Koyup karıncayı gâhi fil eyler

 
Fili bâzen karıncaya yem eder de kursağına sığdırır,
Koyup karıncayı gâhi fil eyler…

 
 
Çıkarır gâhi yoldan nice yolcu
Gehî yolcuyu göstermez yol eyler
 
Nice yolcu bâzen yoldan Çıkarır
Bâzen ise yolcuyu göstermez yol eyler
 
 
Gehî ıssız harabı şenlik edip
Gehî şenliği dağıtıp çöl eyler

 
Gehî ıssız harabeleri şenlik edip
Gehî şenliği dağıtıp çöl eyler

 
 
Anasır ipliğin tab' iğnesinden
Geçirüp onu bu bunu ol eyler

 
Dört unsur ipliğin tabiat iğnesinden
Geçirip onu bu, bunu ol eyler…
Dört unsurun tevhidinde dördün birisi su dur. Toprak-Ateş-Su-Hava
 
 
Yeli gâhi letâfetle eder od
Odu gâhi kesâfetle yel eyler

 
Rüzgârı bâzen letâfetle  ateş eder
Ateşi  gâhi kesâfetle yel eyler

 
 
Suyu dondurup eder taş ve toprak
Taşı toprağı akıtup sel eyler
 
Suyu dondurup taş ve toprak gibi eder
Taşı toprağı da akıtıp sel gibi eyler
 
 
Huruf-ı cârre gibi cümle eşyâ
Birbirine uzanıp el eyler
 
Cer Harfleri gibi cümle eşyâ
Birbirine uzanıp el eyler
 
 
Eder âkilleri çok işde âciz
Eder öyle bir iş san âkil eyler
 
Nice çok akıllılare çok işde âciz eder
Bazen öylesine garip bir iş eyler ki sanırsın  akıllı eyler
 
 
Bu sözün Yunusu Mısrî değildir
Lûgaz bunda muammasın ol eyler.
 
Bu sözün Yunusu, Niyâzî  Mısrî değildir
Söylediklerim manzum bilmece,bilinmeyen hâl olan muammasını Yunus emre çözer..
 
 
Efgân (F.): Figan'ın çokluğu, ıstırapla haykırmalar.
Pervâneveş (F.): Pervâne gibi.
İhya (A.): Diriltme.    
Anasır (A.): Unsurlar.
Tab' (A.): Tabiat,
Huruf (A.): Harfler.
Cârr (A.): Çeken, çekici. Sürükleyici. * Harf-ı cer.
Huruf-ı cârre : Harf-ı cer. Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır.  (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)
Âkil (A.): Akıllı.
Lûgaz (A.): Bilmece.
Muamma. (A.): Bilmece.
Deccal : Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren.
Letâfet : Hoşluk, lâtiflik. * Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek. * Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.
Kesâfet : Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak. * Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.
Lügaz : Edb: Manzum bilmecelere denir. Lügaz çözülürse insan, hayvan, eşya veya başka bir mânâ çıkar. Meselâ: (Hikmetullah şehrinin bir tânesiOğlunun karnında yatar annesi.)Bu manzum çözülürse cevap olarak "İpek böceği" çıkar.
Muamma : (Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.

 


Niyazii-Mısrii.

DÜŞÜNÜN Kİ, ÇOK YAŞLISINIZ. Ölüm kapınızı ha bugün ha yarın çalacak. Ve düşünün ki, çocuğunuz yok. Hayırlı bir evlâttan, en güzel yardımcıdan, en güzel haleften, ideallerinizi devam ettirecek bir vesileden mahrumsunuz. Ve mahzunsunuz. Çaresizsiniz. Çünkü acizsiniz. Hasret duyduğunuz şeye kavuşmak için elinizden hiçbir şey gelmiyor. Siz de, Hz. İbrahim gibi, elinizi Rabbinizin rahmetine doğru açıyor ve O’ndan istiyorsunuz.

Ve düşünün ki, dualarınızı işiten ve kudretine hiçbir şey ağır gelmeyen Rabbiniz, size İsmail gibi bir erkek evlât ihsan ediyor. Seviniyorsunuz. Şükrediyorsunuz. Oğlunuzu bağrınıza basıyorsunuz. Onunla seviniyor, onunla yaşıyorsunuz. Ve evlâdınız büyüyor. Akıllı bir delikanlı oluyor. Tam sizin istediğiniz gibi, maddeten ve manen size yardımcı oluyor. Ona olan sevginiz kat kat artıyor...

Ve düşünün ki, bir gün Rabbiniz size oğlunuzu kurban etmenizi emrediyor. Şaşırıyorsunuz. Sarsılıyorsunuz. İlâhî emir bir defa daha tekrarlanıyor. Sonra bir defa daha. Rabbinizin emrinin kesinlik kazandığını anlıyorsunuz...

Ne yapardınız? Ne yapardık? İsterseniz, bizim halimizi sonra düşünmek üzere, şimdi Hz. İbrahim’in ne yaptığına bakalım.

Hz. İbrahim’in Rabbinin emrine dosdoğru uyup, İsmail’ini kurban etmek için yola koyulduğunu hepimiz biliyoruz. Yolda kendisine vesveseler ve şüpheler vermeye çalışan şeytanı Rabbinin rahmet ve şefkat delilleriyle taşladığını, Hz. İsmail’in de ilâhî emir karşısında teslimiyet ve sabır üzere olduğunu, nihayet baba oğlunu kurban etmeye çalıştığı halde, bıçağın İsmail’i kesmediğini, Rabbinin İsmail yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderdiğini de hemen hepimiz biliriz...

Fakat, Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban etmeye hazır oluşu aslında bir son adımdı, bir neticeydi. Çünkü, İsmail, onun Rabbine sunduğu ilk kuban değildi; son kurbandı.

Hz. İbrahim’in Rabbine kurban ettiği ilk şey, kendisi oldu. Çünkü, o, Kur’ân’da da anlatıldığı gibi, kendisini bir ‘kul’ olarak tanımladı ve Rabbini aradı. “Ben kendim için değilim, ben başka Birisi içinim. Ben kendi başıma bir amaç olamam, çünkü ben faniyim, acizim, zayıfım, muhtacım. Asıl maksud hiç son bulmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, benim ihtiyaçlarımı bilebilecek Birisi olabilir” dedi. “Ve ben de O’na intisabımla, O’na nisbet edilerek anlam kazanabilirim.” Eğer kurban birşeyi amaç olmaktan çıkarıp, asıl amaca yaklaştıran bir araç ve binek yapmak ise, Hz. İbrahim önce kendisini kurban etti Rabbine.

Sonra yıldızları, sonra ayı ve sonra da güneşi. Çünkü, Rab arayışında onların da batıp gittiğini gördü. Onlar da kendisi gibi acizdi, onlar da faniydi. Dolayısıyla, onlar da amaç olamazdı, Rab olamazdı. Kendi başlarına bir anlam taşıyamazlardı. Arkasındaki başka birşeyi görmek ve tanımak için bir perdeyi yırtmak onu kurban etmekse, Hz. İbrahim yıldızları, ayı ve güneşi kurban etti. Elindeki bıçağın üstünde ise “Allah’a bakan vechi dışında, herşey fanidir” manevî yazısı nakşolunmuştu.

Hz. İbrahim’in kurban ettiği, yani Rabbine perde olmaktan çıkardığı şeylerden birisi de kavmiydi. Aynı topraklarda doğmuş olmasına, onların içinde büyümüş ve onlarla birlikte yaşıyor olmasına rağmen, onların putperestliğini hiçbir zaman hoşgörmedi. İman ile küfür arasında asla bir ‘uzlaşma’ olamayacağını bildiğinden, davasından hiç taviz vermedi. Ve başta babası olmak üzere, kavmine hikmetli bir dille tevhîd dersini verdi.

Kavminin horlamalarına, alaylarına, baskılarına sabırla göğüs gerdi, ama elindeki tevhîd kılıcını bırakmadı. Allah’tan gayri herşeyin üzerindeki yalancı ilâhlık perdelerini yırttı; üzerlerindeki yalancı mabudiyet etiketlerini parçalayıp, onları hakikî konumları olan kulluğa döndürdü. Mahlukatı, kendi başına birer amaç olmaktan çıkarıp, O’nu tanıtan ve O’na götüren araçlar kıldı. Hem de tek başına ve bütün kavmine rağmen. Kavmini değil, Rabbinin kudret ve rahmetini dayanak noktası bildiğindendir ki, Kur’ân onu ‘tek başına bir millet’ olarak vasıflandırdı. Ve o da kendisinden sonra geleceklere bu semavî tevhîd milliyetini miras bıraktı. Tevhîde inanan herkes, rengi ve ırkı ne olursa olsun, ‘İbrahim milleti’nden olarak anılageldi.

...Ve nihayet, Hz. İbrahim İsmail’i kurban etti, çünkü onu doğru şekilde ‘okudu.’ Bir yazıdaki kelime ya da harfleri, taşıdıkları mânâya ulaşmak için araç yapmak onları kurban etmekse, Hz. İbrahim İsmail’i asıl bu anlamda kurban etti. Onu kendi kendisine işaret eden bir isim olarak değil, Rabbinin ilâhî isimlerine işaret eden bir harf olarak gördü.

Hz. İbrahim, o harfi ’Yaratan Rabbinin adıyla oku’du. Onun kendine bakan yönünde bir hiç olduğunu, kendi zâtında bağımsız ve kendine ait sabit bir vücuda sahip olmadığını, kendi başına ayakta durabilen bir hakikatı bulunmadığını bildi. Ancak, kendisini yaratan Rabbine bakan, O’na işaret eden, O’nu bildiren yönüyle bir anlama ve bir vücuda sahip olabileceğini kavradı.

Hz. İbrahim yere yatırıp kesmek istediğinde, bıçak İsmail’i kesemedi. Çünkü, Rabbi izin vermedi. Çünkü, yerde İsmail’in bizzat kendisine ait hiçbir şey yoktu ki, bıçak kesebilsin. İsmail’de görünen herşey, Rabbinden bir ihsandı, O’nu gösteren birer işaretti. Hz. İbrahim’in elindeki bıçak ise bir tevhîd kılıcıydı ve Allah’tan gayrı şeyleri O’na perde olmaktan çıkarmakla vazifeliydi. Hz. İbrahim İsmail’i Rabbine karşı bir perde yapmadığından, İsmail de ‘teslimiyet ve sabır’ üzere olduğundan, bıçak ona zarar veremedi.

Ve Hz İbrahim, Rabbindan gayri herşeyi O’na kurban edebilmesi sayesinde Allah’a yaklaştı. O’nun dostluğunu kazandı ve böylece, ‘halilullah’ olarak nam saldı bütün zamanlara.

Nitekim, bizler de, günde en az otuz-kırk defa selâm ve dua gönderiyoruz İbrahim’e ve ailesine. Yani, onu kendimize önder ve örnek aldığımızı dile getiriyoruz. Peki, bu, dillerimizden hallerimize de yansıyor mu?

Meselâ, sevdiklerimizden Rabbimiz adına vazgeçebiliyor muyuz? Onları O’nun adına sevebiliyor muyuz? Onları asıl Sevgili’nin gönderdiği hediyeler olarak görüp, O’nun sevgisine yaklaşmaknın aracı kılabiliyor muyuz? Hz. İbrahim gibi, tevhîd kılıcını onların fani ve geçici yüzlerine çalabiliyor muyuz? Yoksa onları kendi nefsimiz adına sevip, âyet ve işaret olmaktan çıkarıp, bizatihî isim ve amaç kılarak putlaştırıyor muyuz?

Kurban bayramlarında kurbanımızı ne derece Hz. İbrahim'e iktida ederek, sevdiğimiz herşeyi Rabbimizin bize gönderdiği birer hediye ve bir nimet bilerek, O’na yakınlaşmak için birer araç ve binek yapma niyetimizin ifadesi olarak kesiyoruz?

Evlâdımızı, anne-babamızı, kavmimizi, yaşadığımız beldeyi... kendi adımıza sevip onları Rabbimize perde mi yapıyoruz; yoksa onları yaratan Rabbimizin adıyla sevip, Rabbimizin muhabbetine birer binek, birer burak mı yapıyoruz?

Kısacası; âhiretin dünyaya, Hz. İbrahim'in kudsî milliyetinin dünyevî ve kavmî milliyetçiliklere, ibadetlerin âdetlere, isimlerin harflere, amaçların araçlara kurban edildiği böylesi bir ortamda, İbrahim’in kurbanı, bize unuttuğumuz pek çok hakikati hatırlatıyor.

Bu koç, anladım ki büyük kurbana bir işarettir. .
Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş
Bürhân arardım aslıma aslım bana bürhân imiş

 
Dermân arardım derdime, meğer derdim bana dermân imiş.
Bürhân arardım aslımı bilmek için delil, hüccet, isbat vasıtasıaradım.
Meğer  aslım bana delil imiş..
 
 
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş

 
Dostun gül yüzünü görsem diye, sağımı solumu gözler idim,
Ben Dostumu dışarıda ara idim, oysa O cân içinde cân imiş.
 
 
Öyle sanurdum ayrıyem dost gayridir ben gayriyem
Benden görüp işideni bildim ki ol Cânân imiş
.
 
Ben Dosttan ayrı olduğumu sanırdım,
O başkası ben başkasıyım bilirdim.
Benim gözümle görüp kulağımla duyan O Cânân imiş. 
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

 

 
       “Ve le kad halaknel insane ve na'lemu ma tuvesvisu bihi nefsuh ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verid : Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)
 
 
Savm u salât u hac ile sanma biter zâhid işin
İnsân-ı Kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş

 
Ey hams sofu görüntü zâhidi!
Oruç, namaz ve hacc ile sanma ki işin biter, kurtulursun Kulluk Hesabından!
İnsân-ı Kâmil olmak için lâzım ve şart olan meğer irfân imiş!..
 
 
Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelüp gittiğini anlamayan hayvân imiş

 
Senin yolun nerden gelip nere gitmekte, konak yerin nerede?
Nerden gelüp nere gittiğini anlamayan ise hayvân imiş!...
 
 
Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana hakke'l-yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş
 
Hakk'ı sana hakke'l-yakîn bildirmek için Kâmil Mürşid gerektir.
İlme’l-yakîn bildirmek işi şeriat âlimlerince yapılmaktadır.
Hakikat Mürşidi olmayanların bildikleri ise baştan aşağı zan-şüpheden ibaret imiş!..
 
 
Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğradır
Mürşidi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş
 
Böyle dedik diye, sakın sakın her mürşide gönül verme ki yolunu sarpa uğratır.
Uçuruma yuvarlar sonunda..
Mürşidi kâmil olan kişinin yolu ise çok çok kolay imiş!..
 
 
Anla hemen bir sözdürür yokuş değildir düzdürür
Âlem kamû bir yüzdürür gören anı hayrân imiş
.
 
Bir söz ki onu anlarsan o sana, yokuş değil dümdüz yol gibi olur.
Bu âlemde gördüğün tüm yüzler Bir yüzdür ki bunu anlayan hayran kalır..
 
 
İşit Niyâzî'nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün
Hakk'dan iyân bir nesne yok gözsüzlere pünhân imiş.
 
Sen Hakk Dostu Niyâzî'nin sözünü iyi duy!
Bu âlemde hiç bir şey Yaratıcısı Hakk’ın yüzünü örtemez!
Bu âlemde Hakk’tan daha açık-seçik belli ve  âşikâr başak bir şey yoktur.
Ancak abakr körlere ise gizli ve örtülüdür ki imtihanın püf noktası da budur.
 

 
Bürhân : Delil, hüccet, isbat vasıtası. * Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. * Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet.
Savm (A.): Oruç.
Salât (A.): Namaz.
Hac (A.): Allah'ın Evi'ni ziyâret ve tavaf etmeyi kasd etmek.
Kâmil (A.): Olgun, ergin, tam.
İnsân-ı Kâmil: Olgun, tam, eksiksiz insân.
Mürşid (A.): Hak yolu gösteren, olgunlaştıran, yetiştiren.
Güman (F.): Zan, sanma, şüphe.
Âsân (F.): f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
Ayân : (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. * Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
Pünhân (F.): Gizli. örtülü.
Ey derde dermân isteyen
Yetmez mi derd dermân sana
Ey rahat-ı cân isteyen
Kurbân olandır cân sana
 
Ey derdine dermân isteyen
Dermân  derdin yetmez mi sana
Ey cânına rahat isteyen
Cânânı için kurbân olandır cân sana
 
 
Yağma edersin varlığın
Gider gönülden darlığın
Mahveyle sen ağyârlığın
Yâr oliser mihmân sana
.
 
Yağma edersin Eğer sana imtihan için geçici ve eğrti olarak verilen varlığını yağmaya verirsen
Gönlündeki izafi varlık yükü darlığın kalkacaktır
Gel sen yabancılığını yok et de
Yâr’in sana misafir olacağını göreceksin..
 
 
Sermâye bu yolda hemân
Teslimdürür buna inan
Sıdk ile Allah'a dayan
Etmez mi gör ihsân sana
 
Bu Erenler yolunun tek sermayesi teslim olmaktır bun inan!
Sıdk ile Allah'a dayanırsan sana ne büyük ihsânlarda bulunacağını göreceksin..
 
 
Tevhide tapşur özünü
Kimseye açma râzını
Şeyh izine tut yüzünü
Şeyhin yeter bürhân sana
 
Özünü Tevhide teslim et
Ve kimselere sırrını açma
Gerçek Erenlerden olan Şeyhinin izini izle
Yolgösterici ve ve yetiştirici delil olarak Hakk Ereni yeter sana..
 
 
İyven kişi yol alamaz
Maksudunu tez bulamaz
Bekle maârif kapusun
Yüz göstere irfân sana
 
Sağa sola bakınıp eğlenerek giden kişi bu yolda yol alamaz
Maksadını erkence bulamaz
Sen bu husuta yetkili ve etkili olan Erenlerin Mârifet Kapısını sadakatle bekle ki içerden irfan sana yüzünü gösterecektir.
 
 
Dünya ile ukbâyı ko
Ulâ ile uhrayı ko
Var ol kuru sevdâyı ko
Matlab yeter Subhân sana
 
Bu yolda sen aslını anlamadan ettiğin dünyayı da Âhiret davalarını terk et!
İlki de terk et, sonu da terk et!
Bu kuru sevdâyı hemen bırak ki, gerçekten istemen gereken olarak sadece Subhân Teâlâ yeter sana…
 
 
Cândan taleb kıl yârini
Ver cânı bul didârını
Yok eyle kendi varını
Kim var ola Cânân sana
 
Öylesine candan iste ki Yârini
Canını esirgemeden vererek gül yüzüne kavuş..
Kendi gölge arlığından soyunup yok et ki,
Gerçekten Var olanın Cânân olduğunu görebilesin!..
 
 
Çürüklerin hep sağ olur
Zehrin kamû bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur.
Cümle cihân bûstan sana
.
 
O zaman göreceksin ki;
Çürük ve hasta uyların sağ ve sağlam olmuşlar,
Zehir gibi ahl3akın ballara yağlara dönüşmüş,
Taşlık kayalık gönül dağların al güllü bağlara,
Ve Cümle cihân birlik bahçesi Bizlik bostanına dönüşecektir sana…
 
 
Güçtür kati Hakk'ın yolu
Dergâhı hem gâyet ulu
Sıdk ile olmazsan kulu
Etmez yolu âsân sana
 
Hakk Teâlâ’nın vuslat yolu çok güç ve çille doludur,
Dostluk dergahı çuk yücelerdedir,
Eğer sen çok sâdık kulu olmaz isen,
Bu yolu sana kolay aşılır etmeycektir ki,
Kulluk imtihanın gereği budur..
 
 
Kulluğa bel bağlar isen
Şâm ü seher ağlar isen
Sular gibi çağlar isen
Tez bulunur ummân sana
 
Eğer sen rabbülâlemine abd-kul olmaya samimi bel bağlar isen
Akşam sabah ağlar isen,
Buzluğu bırakır erir akar ve sular gibi çağlar isen
Tez bulunur ummân sana..
Benliği terk edince Muhammedî “BİZ”liğe kavuşursun..

 
Bülbül oluban öte gör
Gül gibi açıl tüte gör
Aşk odına cân ata gör
Gülzâr olur nîrân sana
 
Aşk aklını nakil ile buluşturup şeydâ bülbüle dödürsün de ötüşünü gör!
Gönlünü kor ateşlere döndürsün de kendi ateşinle kızıl güller gibi kokun yayılsın cihana,
Gerçek âşık pervâneler gibi atıl aşk ateşine korkma!
İbrahim (as) gibi gül bağı olacaktır ateşler sana!
.
 
Yüzün Niyazî eyle hâk
Derd ile bağrın eyle çâk
Kalbin sarayın eyle pâk
Şâyet gele Sultân sana.
 
Niyazi sen yüzünü toprak eyle, toprağa sür!
Dost derdiyle yırt bağrını,
Kalb Sarayını tertemiz eyle ki
Sultanlar Sultanı Teâlâ teşrif buyura sana..
 
Niyazî Mısrî Hazretleri;
“Yüzün Niyazî eyle hâk”  ile Beden Terbiyesini
“Derd ile bağrın eyle çâk” ile Nefs Tezkiyesini
“Kalbin sarayın eyle pâk”  ile Kalb Tasfiyesini buyurmaktadır..
 
 
Ağyâr : Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
Gayr  : Diğer, başkası, mâadâ, âher, yabancı. (İstisnâ edâtıdır. Başlarına getirildiği kelimeyi nefy yapar.)
Oliser : Olacaktır.
Tapşırmak: Teslim etmek. Ismarlamak, ulaştırmak, yerine götür­mek, teslim etmek.
Ukbâ : Âhiret, öbür dünya, bâki olan âlem. * Ceza.
Ulâ : Birinci, ilk, evvel. * Eskiden vezirlikten sonra gelen sivil rütbe.
Uhra : Sâir, diğer, başka. Ahir, gayr, son, sonra
Râz (F.): Gizli olan şeyler.
İyven (T.): Sağa sola bakınıp eğlenerek giden.
Bûtsan : f. Çiçek ve gül kokularının çok olduğu yer, bahçe.
Âsân : f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
Şâm ü seher : Akşam sabah.
Nîrân : (Nur ve Nâr. C.) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
Nîrân (A.): Nâr (ateş) çoğulu, ateşler, cehennem.
Hâk (A.): Toprak.
Çâk (F.): Yırtılmış. parçalanmış.
Pâk : f. Temiz, saf, katıksız. Hep, tamam, mübarek, kudsi.
Arzularsın
Nadanı terk etmeden, yaranı arzularsın

Hayvanı sen geçmeden insanı arzularsın
Men arefe nefsehu kad arefe rabbehu
Nefsini sen bilmeden Sübhan'ı arzularsın

Sen bu evin kapusun henüz bulup açmadan
İçindeki kenz-i bipayan'ı arzularsın
Taşra üfürmek ile yalınlanır mı ocak
Yönün Hakk'a dönmeden ihsanı arzularsın

Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni
Günahını bilmeden gufranı arzularsın
Sen şarabı içmeden serhoş-u mest olmadan
Nicesi Hak emrine fermanı arzularsın

Cevzin yeşil kabuğunu yemekle tad bulunmaz
Zahir ile ey fakih Kur'an-ı arzularsın
Gurbetliğe düşmeden mihnete satışmadan
Kebap olup pişmeden püryanı arzularsın

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok
Issız dağın başında mihmanı arzularsın
Ben bağ ile bostanı gezdim hıyar bulmadım
Sen söğüt ağacından rumman'ı arzularsın

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile

Yunus'leyin Niyazi irfanı arzularsın
Niyazi_i Mısri k.s

 

 

Kurban

Kurban kelimesinin anlamı: Allah’ın rızasını kazanmak için aracı olan şey, farz, vacip veya sünnet olarak kesilen hayvandır. Kurban hadisesini ise üç şekilde tahlil edebiliriz. Bunlar:

● Mistik

● İdeolojik

● Sosyal

 

İdeolojik açıdan, kurban olmak fikri bir inanç uğruna kendini feda etme şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ölüm, kimi zaman düşünceleri ebedileştirmek için kullanılan araç olmuştur. Fikirlerin insan hayatına kattıkları şüphesiz önemlidir, ancak bu belli durumlarda hayatın kendisi oluverir ve neticede kişi ömrünü fikri ideallerine adar nihayetinde fikrine kurban olarak zikrini tamamlar.

 

            İdeolojiler uğruna kurban olanların örnekleri geçmişimizde mevcuttur ve bu mevcudiyete bakılırsa isimlerini bir şekilde tarihe sokan kahramanların, amaçlarına belli ölçülerde ulaşmış saymamız mümkündür.

           

Sosyal anlamda kurban olmak fikri Türk geleneğinde de yaşamaktadır. Bu, bir şeyin, canından daha kıymetli olduğunun düşünülmesinden ileri gelmektedir, öte yandan sevdiğinin başına gelecek kötülüğe karşı kendini siper etme eğilimi gibi de düşünülebilir.

           

Mistik açıdan ise, kurban olma daha çok tasavvuf felsefesi ile açıklanabilir. Bu noktada, Ziya Osman Saba’nın Sembolizm ile bağlarının göz önüne alınması gerekir. Tasavvufda da, sembolizmde de işaret etme, nesneleri çok boyutlu kavratma esastır. Divan edebiyatında kullandığımız mazmunların işlevi bu anlamda ayniyet arz etmektedir.

           

Tasavvufta kurban edilen nefistir, nefsin kurban edilişi ise ‘ölmeden önce ölmek’ felsefesinin karşılığıdır. Âşık için dünya çilehanedir, Rabbinden ayrı düştüğü bu topraklarda sürgün hayatı yaşamaktadır ve bu hayatı sevgilisine kurban etmek bir çeşit aşk ısbatı sayılır.

Kendini Hakka kurban eden âşık bunun gerçek bir son olmadığını bilir. Onun için ölüm başlangıçtır. Yunus Emre bunu belki de en mükemmel şekilde ifade edenlerdendir;

                        Ten fanidir, can ölmez

                        Gidenler geri gelmez

                        Ölür ise ten ölür

                        Canlar ölesi değil

 

Yunus’un bu teslimiyeti şüphesiz aşkının büyüklüğündendir. Onun;

                       

Âşık ölmüş diye sela verirler

                        Ölen hayvan imiş aşılar ölmez

 

Şeklinde ifade ettiği, aşkın ebedileştirme vasfından başka bir şey değildir.

           

Ziya Osman Saba’nın hayatındaki dönüm noktası belki de annesini erken yaşta kaybetmesiydi. Henüz ‘ölüm’ gerçeğinin tanımlanışından habersiz bir çocuğun hayatından eksiliveren ‘anne’ onun tüm şiirlerine sinmiştir. Şair bu dünyada adeta sürgün hayatı yaşamaktadır ve öz vatana kavuşmayı-anne karnına dönmeyi- arzular gibidir. Onun çocukluğundan getirdiği derin hissiyatları, şiirlerinde karamsar bir gölge gibi görünse de, biz onun şiirindeki hayata karşı alınan tavrın gelenekten geldiğini görebiliriz. Tasavvufun işaretleri ile beslenen şair, sembolizmin de etkisiyle çok anlamlı düşünce boyutlarının kapısını bize aralar.

           

Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde Yunus Emre ve Mevlana’dan gelen derin ve sonsuz sembolleri görebiliriz. Kurban olan bu noktada derviştir, kurban edense şairin kendisidir. Yunus şu dörtlüğünde tıpkı şair gibi kurban olmaya heveslidir;

                       

Mansurlayın dara beni

                        Ayan göster anda seni

                        Kurban kılayın bu canı

                        Aşka münkir olmayayım

           

Bu noktada ölümün, kurban oluşun manası da bambaşkadır. Mevlana ölüme düğün gecesi olarak bakmaktadır.

 

                        Cenazemi görünce el firak deme

                        Zira o bizim vuslat zamanımız

                        Ölüm başka türlü görünse de

                        O aslında yeniden doğuşumuz

           

Ziya Osman Saba da şiirinde bu vuslatı arzular gibidir. Ölüm düşüncesi artık kaybedilişin, yol oluşun karşılığı değildir. Ölüm, her gece düşünülen, adına geniş sabah denilen ferahlığın kendisidir. Bu bekleyişte bekleyen Ziya Osman’dır ve gariptir beklediği de kendisidir çünkü tasavvufta iki olan kesrettir; oysa vahdet-i vücut olmak, tek olana âşık kalmak, tek ona kurban olmak, yalnız onu beklemek ve neticede yalnız ona dönmek esastır. 

           

Şiirde kurban edilmenin hayvanla özdeşleştiği kelimeler vardır ki bu ifadeler doğrudan kurban edilen hayvanı gösterir. Kelimeler şunlardır; koyun, ...bağlanınca ayağım...,yün

           

Diğer taraftan kurban hadisesi Kur’an-ı Kerim’de de yer almaktadır; En’am Suresi, 162.ayeti; Hac Suresi, 26. ve 37. ayetleri ve Bakara Suresi, 125. ve 140. ayetlerinde yer almaktadır. Ayrıca yalnız İslamiyet de değil, kurban edilme tarihten günümüze pek çok dinde, inanışta yer almakta hatta ritüel haline gelmektedir.

           

Şiirde, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban edişine de telmihler vardır. Şair bazı semboller ile adeta Hz.İsmail’in yaşadıklarını bize hatırlatır hatta kendi dünyası ile yaşatır. Koyun burada telmihte bulunulan Hz. İsmail’dir. O kurban olmaya giderken şeytanın vesvesesine aldırmadan sükûnetini ve tevekkülünü korur. Onun Rabbine bağlılığı gönüldendir ve icap ederse onun uğruna kurban olabilecektir. ‘ iki tuğla haline kenetlenmiş dudağım...’ cümlesi bize Hz. İsmail’in teslimiyetini anlatırken diğer yandan şairinde hayattaki duruşun bize sunar. Ziya Osman Saba tıpkı Hz. İsmail gibi gerektiğinde ölüme sessizce ve teslimiyetle yürüyecek kadar sağdık bir kuldur.

           

Tuğla sembolünün işaret ettiği bir değer hadise, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in Kâbe’yi ilk kez inşa etmeleridir. Mekke civarındaki dağlardan Kâbe’nin inşası için alınan siyah taşlar bu anlamda bize tuğla sembolünü hatırlatır.

           

Ziya Osman Saba’nın sükûnet halinde kumlu yollardan gidişi de yine Hz. İsmail’in yaşadıkları ile benzeşir. Kurban hadisesi Arabistan çöllerinde gerçekleşmiştir. Öte yandan ikinci dörtlükte şairin aradığı pınar ve hasret kaldığı bir yudum su tıpkı Hz. Hacer’in oğlu İsmail’e çölde su arayışını ve neticede Zemzem Suyunun ortaya çıkışını hatırlatır. Hz. İbrahim, Hacer ile evlendikten sonra diğer hanımı Sara’dan onları korumak için Mekke’ye gelir ve Hacer ile İsmail’i buraya bırakır. Hacer henüz İsmail’i emzirmektedir. Nihayet suları biter. İkisi de susuz kalırlar ve çocuk çırpınmaya başlar. Hacer Safa tepesine oradan Merve tepesine yedi kez koşar fakat su bulamaz. Hacıların sa’y etmeleri bu olay hatırasınadır. Cebrail gelir ve İsmail’in topuğunu vurduğu yerden su çıkartır. Bu su ise zemzem suyudur. Kutsal kabul edilir. Şair de tıpkı Hz. İsmail gibi bu dünya hayatında uçsuz bucaksız çöllerde olduğunu hisseder. Onun bu zor koşullarda annesi yanında yoktur ve belki de bu noktada Hz. İsmail kadar şanslı değildir. Ziya Osman Saba mecnun misali çölde bir başınadır; sevgilisinden uzakta kavuşma gününü beklemektedir.

           

Görüldüğü gibi şair Hz. İsmail’e üç kez telmihte bulunur. Bunlar:

1.      Kurban hadisesi

2.      Zemzem suyunun bulunuşu

3.      Kâbe’nin ilk kez inşası

 

 

Diğer Semboller

 

 

 

 

 

1.      KOYUN: Derviş

                      Hz. İsmail

 

2.      TUĞLA: Teslimiyet, sükûnet

                      Kâbe’nin inşasında kullanılan taş

 

3.      PINAR:   Tanrının rahmeti. Ab-ı Hayat

    Zemzem Suyu

 

4.      KUM:     Kesret

                      Çöl

 

5.      UYKU:   Ölmeden evvel ölmek, Nefsini terbiye etme

                      Gerçek ölüm

 

6.      YÜN:      Dünyalıktan kurtulma

                      Koyun Postu

 

7.      ‘...BAĞLANINCA AYAĞIM...’ : Sadakat, kapsına sadık kul olma

Kurban edilirden koyunun ayağının bağlanması

 

8.      AĞZA TUZ ÇALINMASI: Dervişin kapısında edebini koruması, sükûneti

Kurban edilecek hayvanın, kurban işleminden evvel ağzına tuz verilmesi

Sembolden Yoruma

 

            Bu semboller ışığında tekrar şiire bütüncül bir gözle bakabiliriz. Şair şiire ‘Tanrım’ nidası ile başlar ve daha ilk kelimeden hayata olan tavrını bize sunar. Burada hem yalvarma hem isyan iç içedir ve bu zıtlı sembolizmden gelen müzikalite ile kulağa hoş gelmektedir. Şair, Tanrının azameti karşısında acizdir, çaresizdir. Yeryüzünde kendini tanımlayacak bir şeyler arama eğilimindedir ve nihayet ‘koyun’ olduğuna karar verir. Tıpkı koyun gibi kurban olmaya yakındır. Koyunun kaderi de bir gün kurban olmaktır ve şair kişisel menkıbesini koyununkine benzetir. Tanrının sayısız kulu vardır ve her kulun kaderini çizmiştir. Şair kendi sesini bir taraftan duyurmayı hedeflerken, diğer yandan dudaklarını kenetlemiştir. Bu tavır kader karşısında duruştur. Ayrıca şairin kumlu yollardan geçişi sanki hayatının tek kelimelik ifadesidir. Kumda yürümek zordur ve şair için kumlu yoldan kasıt hayatta yürümenin güçlüğüdür. Diğer taraftan kesrette kalmanın bir başka ifadesi de sayılabilir.

           

Şair ikinci dörtlüğe geçerken, kelimeleri de adeta susatmıştır. Şair tüm varlığı ile kendisine can verecek ab-ı hayatı aramaktadır. ‘içebilsem’ derken de sanki hiç içemeyeceğini anlatmaya çalışır. Şairin aradığı pınar, Tanrının rahmetidir. Eğer o sonsuz pınardan bir yudum içebilirse ebediyen konuşma gücüne de kavuşmuş olacaktır. 

           

Şairin sonsuza kadar konuşma şartı aradığı pınardan bir yudum tatmaktır. Bu noktada şairin o pınardan içtiğini düşünebiliriz çünkü o şairliğini mistisizmin kaynaklarında beslemiştir. Ziya Osman Saba, yaratıcı ve yaşatıcıdır. Yaratıcıdır; yeni hayallerle eski sembolleri eritmiştir. Yaşatıcıdır; tasavvufun kaynağını hale taşır. Bu imtidad düşüncesidir. Hz. Mevlana, bu cevherden beslenenlerin bekasını ve yaşayacağı yeri adeta onun izinden giden şairlere müjdelemiştir.

           

‘ Ölümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız ariflerin gönülleridir.’

           

Şair nihayet ölüm çizgisine gelmiştir. Bir adım ötesi ölüm gibidir, derken bir uyku hali, şiiri kaplar. Şair tekrar kurban oluşunu hatırlar, koyun sıfatında ayağının bağlanışını ve kurban oluşunu seyreder. Buradaki uyku; uyuyup yeniden uyanma anlamında ‘yeniden dirilme’ çağrışımıdır.

           

Ziya Osman Saba, son dörtlüğe başlangıçtaki kaos ile başlar. Tanrı sesleniş devam eder. Zaten şiirin genelinde Tanrıya yalvarma ön plandadır. Şair bu kısımda nihayet kurban olmuştur, fakat bu kurban oluş ‘nefsin kurban oluşudur’ çünkü şair yününü vermiştir. Burada yünden kasıt dünyalıklardan arınmaktır. Malın mülkün terkidir ve bu vazgeçişte sıra canın de terkine gelmiştir. Her şey bu noktadan sonra derin bir sessizlik içinde gerçekleşir. Şair ölümü özlemekten çekinmez zira o nefsini terbiye etmiş bir kuldur. Bu sürgün hayatı sonlanmalı; âşık maşuka kavuşmalıdır.

 

Hz. Mevlana’nın ‘ Tohum toprağa düşse öldü denilebilir mi?’ sözü Ziya Osman Saba’dan bize kalanlar açısından önem taşır. O geleneğin taşıyıcısıdır. Milli değerlerden, evrensel değerlere ulaşmıştır ve bizler onu bugün okumakta ve feyzalmaktayız. Yani o, şiirinin dilini ab-ı hayat ile sulamıştır denilebilir. 

 

EVVELİ KAHR ÂHİRİ İHSAN

Bir Niyâzî-i Mısrî Yorumu

Mustafa Tatcı

Halvetî yolunun büyüklerinden, melamî meşrep bir mutasavvıf olan Niyâzî-i Mısrî, XVII. asrın ikinci yarısında eserleri ve konuşmalarıyla kendisinden pek fazla söz ettirmiştir. Bu yıllarda Niyâzî-i Mısrî'nin, sadece halk arasında değil devlet ricali üzerinde de önemli bir tesiri vardır. Bu tesir, onu benimseyip sevenlerin çokluğunun yanında, muarızlarını da çoğaltmıştır. Yaşadığı dönemde, Mısrî'nin, vahdet-i vücûd, risâlet, kutbiyyet, mehdî, kıyâmet gibi konulardaki görüşleri şer'i söylemlere ters düştüğünden zühhâd rahatsız olmuştur. İlm-i ledünnü, ilm-i ecinni şeklinde anlayanlar, bu rahatsızlıklarını ayyuka çıkarıp Mısrî aleyhinde komplolar üretirler ve "Mısrî hurûc davâsında bulunmaktadır" diye şikâyetlerini saraya kadar götürürler.
IV. Mehmed devrine tekâbül eden ve Mısrî gibi âşık ve ârif bir vahdet-i vücutçunun yaşadığı bu dönemde, Vanî Mehmed Efendi (ö. 1685) adlı Kâdızâdeli bir sihirbaz da Şeyhülislamlık makâmındadır. Şeyhülislamlık makamında mutaassıp ve menfaatperest bir zat bulununca tabiatıyla sûfilerin devrân ve zikirleri de yasaklanır (1665). Bu yasak sonra, Mısrî'nin çeşitli camilerdeki -dinleyenlerin yüreklerini ağzına getirdiği- vaazları neticesinde kaldırılmıştır. Yine bu yasaklar esnasında çeşitli zorluklar çekilmiş olsa da, Edirne'deki Kâdirî, Bursa'daki Mısrî ve Eşrefi tekkelerinde devrana ve zikre ara verilmemiştir.
Niyâzî-i Mısrî, teslimiyyet-i tamme sâhibi, sıddîk, muvahhid, cesur, meşrebi Musa, kerameti İsa gibi bir sûfidir. Bu cesûr mutasavvıfın muarızları onun aleyhinde çalışmakla beraber manevî gücünden de çekinmekteydiler. Yaşadığı yıllarda yazılan pek çok kaynak, Mısrî'nin muvahhid ve cesûr kimliğinden övgüyle bahsetmektedir. Mısrî ile münasebeti olan dönemin padişahları da esasında ona karşı müeddeb davranmışlar ve hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Bu meyanda Mısrî, Hatıratı'nda , içten içe sevgi besleyen IV. Mehmed'in kendisine karşı yaptıklarını affetmekte ve hakkını helâl etmektedir.
1673 senesinde Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa, Mısrî'yi Edirne'ye davette bulunur. Mısrî bu teklifi kabul eder ve Edirne'ye gider. Selimiye Câmiinde mevcut hükümetin tutumunu eleştiren ateşli bir vaaz verir. Konuşmasının ardından sorgusuz, sualsiz Rodos'a sürülür. Bu sürgünden sonra, onun, Bursa Ulu Câmide bıraktığı ve bazılarını kendisinin yazdığı eserleri yağmalanır. Bu olayı duyduğu zaman;
Sevdim seni hep varım yağmadır alan alsın
Gördüm seni efkârım yağmadır alan alsın

deyip geçer. Belli ki, artık kendisi kitabın özü olmuştur. Artık okunması gereken kendisidir.
Niyâzî Mısrî, Rodos'tan, bir sene sonra Bursa'daki evine döner. Konuşmalarıyla, aşk ve irfândan bî-nasîb olanlara yine rahatsızlık verir. Velâyet burcunun dolunayına tekrar zulmet bürür ve 1676 senesinde bir sürgün daha gerçekleşir. Mısrî bu sürgünden bir kaç gün önce, son durumundan haberdar olmak için Mushaf-ı Şerif'ten bir tefeül yapar. Bahtına Musâ-Firavun mücadelesi tesadüf eder:
Mushaf-ı hüsnüne çün tefe'ül eyledim ben
Burc-ı belâda gördüm kendimi fâl içinde

Nitekim, hayatı hep Firavunlarla mücâdele etmekle geçmiştir. O esas sürgün yerinin "Ed-dünyâ cifetün" denilen yer olduğunu bilmekle beraber, çok üzülür.Onu üzen gerçek sebep, sürgün yerinden sürgün olmasıdır.
Devlet-i dünyâ seni bir rütbeye muhtâc eder
Devlet oldur kim sana her rütbeden vere gıdâ

Belki Mûsâ'yı telemmüz eylese etmez kabûl
Hızr ile hem-râh olan kes eylemez çün ü çerâ

Mısrî, bu ikinci sürgünün sebebini sorgulamadan, 1692 senesine kadar Limni'de kalır. Takdir edilen ceza bitince tekrar Bursa'ya döner. Bu esnada on altı sene geçivermiştir. Bu sürgün sırasında Limni'deki zindan gül bahçesine çevrilmiş, Halvetî güllerinin rayihası duyulur olmuş, Cemâl-i İlâhî kendini yine Celâl yüzünden göstermiştir. Hazretin yaşı da artık 78'e varmıştır. Esasen o, Niyâzî mahlasını boşuna kullanmamıştır. Bu kelimenin Ebced değeri 78'dir. Niyâzî dünyadan göçeceği yaşı yıllar önce mânen tespit ettiğinde bu kelimeyi mahlas olarak seçmiştir:
Yetmiş sekize vardı yaş eyledin
İhteyerü yahteyeru ihtiyâr

Dediğine bakılırsa, artık göç vakti yaklaşmıştır. Niyâzî, lâ-mekân iline Limni'de kavuşacaktır. Son defa oradaki sevgililerle buluşulmalı ve sohbet edilmelidir. Nitekim Hakk'ın takdiri de böyledir. Nihayet son defa sürgün emri gelince Bursa'dan alınıp tekrar Limni'ye götürülür.
Bir sûfinin hayatının yirmi beş senesini alan üç sürgünün tarihçesi kısaca böyledir. Lâkin bir de bu sürgünlerin bilinmeyen, görülmeyen yönleri vardır. Hiç kuşkusuz Mısrî'yi çok üzen bu sürgünler, onun eserlerine ve bilhassa şiirlerine de yansımıştır. Bu şiirlerden birisi de, "bana" redifli gazeldir. Bu gazel, şöyle bir okunup geçilecek türden basit bir gazel değildir. Bu gazelin bir beytinde şöyle diyor:
Anladım zebh-i azîme bir işâretdir bu koç
Hem beşâretdir gele Yahyâ ile mihmân bana

Beyit meâlen, "Bu koç, anladım ki büyük kurbana bir işarettir. Hem bana Yahya ile misafir geleceğine müjdedir" anlamına gelmektedir.
Mısrî, bu beytinde bize ölümünden sonra gerçekleşecek bir vak'adan haber vermektedir. Bu şiir, Onun son yazdığı şiirlerinden olup tahminen 1693 senesinde kaleme alınmıştır. Yukarıya aldığımız beyitteki "zebh-i azîm" terkibi, Saffat Sûresi'nin,107. âyetinde geçmekte ve Cenab-ı Hak burada, Hz. İbrahim'e hitaben "...fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik" demektedir.
Bu şiirin yazılışından 125 sene sonra, 1816'da Köstendili Şeyhî Süleyman Efendi tarafından "Bahrü'l-Velâye" adlı bir sûfiler tezkiresi kaleme alınır. Süleyman Efendi, eserinde, Mısrî'nin vefâtı ve defni ile alakalı olarak şu bilgileri verir.
"Nakl olunur ki, Şeyh-i müşarünileyhin asrında Kâdızâdelilerin bazı ulyanî evkâfında vâki olduğundan meşâyıh-ı kirâma ihânet ve bazı münasebet ile devlet-i aliyyeye şiddet-i takarrüblerinden nefs-i emmâreleri tugyân u şehevât-ı nefsâniyyeleri gûn-â-gûn hevâlarda cevelân ettiğinden ehl-i tarîk mutasavvıf fukarâsına hiyânetleri zâhir ve âşikâr olduğundan, Mısrî Efendi Hazretleri, meclislerinde mübârek kadem-i şeriflerinde bukağı ile vefât etmişlerdir ve demişlerdir ki:
Beni bukağı ile defnedin!
Vefâtından sonra ehibbâsından biri kemâl-i gayretinden demiri açıp bir ayağından çıkardığıyla, demir elinden kurtulup başına isabet edip ol kimsenin başını şakk edip demir yine ayağına isabet edince (Mısrî'yi) hâli üzere terk ederler."
Şeyhî Süleyman Efendi'den iktibâs ettiğimiz bu hadisenin son satırları dikkat çekicidir. Burada anlatıldığı kadarıyla Mısrî ayaklarında bukağı ile defnedilir ve bukağıyı çıkarmak isteyen Mısrî sevgililerinden birinin gayreti sonuçsuz kalır. Bukağı ayağına düşer ve tekrar kilitlenir.
Ve Mısrî'nin ayağındaki bukağı yıllar boyu açılamaz!
Tâ ki Sultan Abdülmecid (M. 1858) dönemine gelinir.
Sultan Abdülmecid döneminde Ruslar Silistre muhasarasında uğradıkları bozgunun intikâmını almak için Sinop'ta yatan donanmamızı bir baskınla yakarlar. Abdülmecid bu olaydan çok etkilenir. Müttefikimiz olan İngiltere ve Fransa ise bizi Rusya'ya harbe zorlar; fakat Pâdişâh, devlet hazinesi harp masraflarını kaldıracak durumda olmadığından, savaş taraftarı değildir. Devlet ricâli ise İngiliz ve Fransızlar gibi düşündüklerinden Pâdişâhı harbe teşvik etmektedir. Abdülmecid bu iki görüş arasında sıkışmış ve müşkil bir durumda kalmıştır. O, bu müşkil vaziyetten nasıl kurtulacağını düşünürken, yanına musâhibi Yahya Efendi gelir. Durumu Yahya Efendi'ye anlatır. Yahya Efendi, Pâdişâh'a:
"Efendimiz, büyük dedelerinizden Sultan II.Ahmed zamanında ve Pâdişâhın emriyle Niyâzî-i Mısrî adındaki aziz, Limni adasına hiç bir kabahati olmadığı halde nefyedilir. Ve gemi ile giderken bir gülbank okuyarak "Sülâle-i Al-i Osman'ın inkirâzı için 4. semaya bir kazık çaktım. Bu kazığı benden başka kimse çıkaramaz," demiş. Bu zat, zamanının büyük velilerinden olup kerâmetleri zâhir ve bâhirdir, ne buyurmuşsa hepsi ayniyle vukû bulmuştur. Bu muhârebeye girersek, inkırâza uğrayacağımızdan korkarım", şeklinde mevcut duruma bir yorum getirir. Bunun üzerine Sultan Mecid de:
"İnşallah ben de o zatın himmeti ile bu kazığı çaktığı yerden çıkaracağım", der ve Yahya Efendi'ye hitaben; "eğer bu korkulu durumdan kolaylıkla ve zararsız olarak çıkarsak üzerine titrediğim ve gözümden bile kıskandığım meşhur koçu Hazret-i Niyâzî'ye nezredeceğim ve seninle Limni'ye gönderip; o zatın türbesinde kurban edeceğim, sen de şahit ol" der. Ve saray kütüphanesinde bulunan Niyâzî Dîvânı'nı getirterek tefeül için bir sayfa çevirir. Dîvânda, şu gazele tesadüf eder:
Habs içün geldi gelir ıtlâk içün fermân bana
Evveli kahr âhiri ihsân eder Sultân bana

Erbaînim çün tamâm oldu dahi on gün geçer
Hatm olur menzil merâtib cân olur cânân bana

Kâbe kavseyni ev ednâ üç yüz ellidir bilin
Doğdu gün magribden açdı zulmeti Sübhân bana

Geldi Hak bâtıl firâr etti dolaştı mağribe
Zâhir oldu gizli sırlar verdi Hak bürhân bana

Oldum İsmâil gibi teslim-i Hak indi hemin
İki bin yüz dahi yetmiş beşte bir kurban bana

Anladım zebh-i azîme bir işârettir bu koç
Hem beşâretdir gele Yahyâ ile mihmân bana

Bu dediğim vaka ancak bu yüzün başındadır
Elli bin yüz dahi yüz yetmişde bir fermân bana

Halk-ı âlem dediler İsâ'ya Mısrî bir zamân
Dahi bundan özge mâ evhâ dedi Kur'ân bana

Sultan Abdülmecid Yahya Efendi'nin okuduğu bu gazeli dinler, özellikle Koçla gelen beşâreti ve bunun da Yahya Efendi eliyle gerçekleşeceği dikkatini çeker. Şiir 162 sene önce yazılmıştır.
Neticede, Türk Donanması müttefik ordularıyla beraber Kırım'da galip gelirken 1856'da Paris Sulh Antlaşması imza edilir.
Bahrü'l-Velâye'de geçen bu vak'a Abdülbaki Gölpınarlı tarafından da kısaca şu cümlelerle ortaya konur:
"Sultan Abdülmecid Kırım'a sefer açacağı sırada mukarreblerinden Yahya adlı birisi Kuşadalı İbrahim'e (ö. 1846) duasını almak için göndermiş, Kuşadalı İbrahim; henüz Niyâzî'nin ayağındaki zincirler duruyor demiş. Yahya dönüp bu sözü padişaha söyleyince Yahya'yı ayağındaki zincirleri çözmek çıkarmak üzere Limni'ye göndermiş. Niyâzî'nin ayakları zincirlerle beraber sandukadan dışarıdaymış. Türbeye girip niyaz edince sandukadan içeri çekmiş Zincirler çözülüp dışarıda kalmış. Kırım savaşındaki üstünlük bu yüzden kazanılmış..."
Bu yazıdaki iktibaslar ayrı ayrı değerlendirildiğinde, pek bir şey anlaşılmayacağı gibi, olaylar da birer rivayet şeklinde kalacaktır. Halbuki; Niyâzî-i Mısrî'nin kendi el yazısıyla yazmış olduğu hatıraları yaklaşık olarak yirmi beş senelik olayları ihtiva eder. Bu defter okunduğunda görüleceği üzere Avcı Mehmet, Sultan Mustafa ve II. Ahmet gibi dönemin padişahlarının Mısrî'ye bazı olumsuz davranışlar sergilediği anlaşılacaktır. Bu padişahların etrafında bulunan din adamlarından bazıları da Mısrî'nin tabiriyle "gayr-ı sünnî mülhidin" taifesindendir. Hatta, Mısrî, Hâtırât'ının özellikle 2a-60a varaklarında zaman zaman devlet aleyhine sözler de sarf etmektedir. Bu da gösteriyor ki, Mısrî, Osmanlı devleti ricâlinden bazılarına çok kızgındır. Bu sebeple Mısrî, sürgüne giderken söz konusu gülbangı okur. Nihayet 1693 senesinde yukarıda tamamımı kaydettiğimiz gazelini yazar. Bu gazelin,
Oldum İsmâil gibi teslîm-i Hak indi hemin
İki bin yüz dahi yetmiş beşte bir kurbân bana

Anladım zebh-i azîme bir işârettir bu koç
Hem beşâretdir gele Yahyâ ile mihmân bana

Beyitlerinde, H. 1275/M. 1858 tarihi verilmektedir. Bahsi geçen Kırım meselesi bu tarihte vukû bulmuştur. Bununla birlikte, gazelde adı geçen Yahya Efendi ve getirdiği koç, tarihî bir vak'a olup, bilinmektedir. Abdülmecid'in de Mısrî sevgisi bilinen bir gerçektir. Zira, Abdülmecid bir Muhammed Nur muhibbi idi. Muhammed Nur ise Mısrî şârihi ünvanıyla nâm salmıştır. Burada yeri gelmişken, Niyâzî'nin türbesinin Sultan Abdülmecid tarafından Limni'ye iyi bir usta gönderilip tamir ettirildiğini, bilahare II. Abdülhamit tarafından yeniden elden geçtiğini belirtmekte de fayda vardır. Maalesef, Limni elimizden çıktıktan sonra türbenin hiç bakımı yapılmamıştır. Duyduğumuz kadarıyla yakın bir tarihte de yerle bir edilmiştir.
Bahrül Velâye'ye gelince... Bu eser, 1816 tarihinde telif edilmiştir. Mısrî'den bahsedilen bölümde kaydedilen "sorumluluk rivayet edene aittir" mealindeki Arapça sözden anlaşıldığı kadarıyla, bir dervişin Mısrî'nin ayağındaki bukağıyı çıkarmaya çalışması, sonraki dönemlerde halk arasında hayli şöhret bulmuş ve Mısrî'nin bir kerâmeti olarak telakki edilmiştir.
Hz. Mısrî, 1858 senesinde Yahya Efendi'nin Limni'ye gitmesinden önce Bahrü'l Velâye'de adı geçen dervişin bukağıyı çıkarmasına izin vermemiştir.
Nasıl izin versin ki? Bir kere ledünni sırlarla dolu olan Dîvânındaki -yukarıya kaydettiğimiz- gazel tûlû etmiş ve ilâhî sır, nutk edilmiştir. Bu sır, vakti gelince zuhur edecektir! Yani, zaman Abdülmecid zamanı olacak, Padişâh Mısrî'nin rûhaniyetinden özür dileyecek, Yahya Efendi Limni'ye gönderilecek, Koç da kurban edilecektir! Onun içindir ki 1858'den önce Mısrî'nin ayağındaki bukağıyı çıkarmaya çalışan dervişe izin verilmeyip başı yaralanacaktır. Bir âşık, erenlerin ölmediğini, iki âlemde de tasarruf sahibi olduklarını ne güzel anlatır:
Dü âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı veli
Deme ki bu mürdedir bundan nice dermân ola
Rûh şemsir-i Hudâ'dır ten ona olmuş gılâf
Daha ala kâr eder bir tîğ ki uryân ola

Şeyh Edebalı'nın himmet ve duasıyla kurulan, velâyet erbâbının tekbirleriyle ihyâ olan, Sultanlara ilâ-yı kelimetullah için çalışmayı öğreten velîlerin devleti Osmanlıyı, Hak ve hakikat dostlarına düşman olan üç-beş devlet ricali yönetmeye başlarsa, Niyâzî-i Mısrî gibi azizler, "gerçek budur" diye mezarlarından bile yanlışlarımızı düzeltirler.
Yoksa onların ne kerâmete ne de merhamete ihtiyaçları vardır
Bu sözün Yunusu Mısrî değildir
Lûgaz bunda muammasın ol eyler.
 

Kanuni Sultan Suleyman,en yuksek duruma getirmis oldugu devletin akibetini hayal eder,gunun birinde Osmanogullari da inise gecer cokmeye yuz tutar mi diye derin derin dusunmeye baslar…

Bu gibi sorulari cogu zaman sut kardesi meshur alim Yahya Efendi 'ye sordugundan bunuda sormaya niyet eder.Guzel bir hatla yazdigi mektubu kesfine inandigi Yahya Efendiye gonderir…

"Sen ilahi sirlara vakifsin. Kerem eylede bizi aydinlat. Bir devlet hangi halde coker? Osmanogullari'nin akibeti nasil olur? Bir gun olurda izmihlale ugrar mi?" seklinde mektubunu gonderir.

(.....nemelazim be sultanim.....)

"Iyi ama bu cevaptan bir sey anlamadim.Sadece nemelazim be sultanim demissiniz.Sanki beni boyle islere karistirma der gibi bir anlam cikariyorum."

Yahya Efendi bu cevaptan sonra su akil almaz aciklamasini yapar:

"Sultanim!Bir devlette zulum yayilsa, haksizlik sayi olsa, isitenler de nemelazim, deyip uzaklassalar, sonra koyunlari kurtlar degil de cobanlar yese, bilenler bunu soylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaclarin, yoksullarin, kimsesizlerin, feryadi goklere ciksa da bunu da taslardan baskasi isitmese, iste o zaman devletin sonu gorunur. Boyle durumlardan sonra devletin hazinesi bosalir, halkin itimat ve hurmeti sarsilir. Asayise itaat hissi gider, halkta hurmet duygusu yok olur. Cokus ve izmihlal de boylece mukadder hale gelir…."

Bunlari dinlerken aglamaya baslayan koca sultan, soyleneni basini sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini boyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip oldugu icin Allah'a sukreder, bu turlu ikazlardan geri kalmamasi icin tembihte bulunarak oradan ayrilir…

Mektup bugun Topkapida sergi halindedir…

 

 
OSMANLI İRFANI /İNCELİĞE BAKAR MISINIZ?
Fatih Sultan Mehmed bir Anadolu seferi dönüşünde, Balıkesir'den geçiyordu. Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaktan herkes gibi Fatih Sultan Mehmed de nasibine düşeni almıştı. Öylesine yorgundu ki...

Kendisini bu halde gören bir köylü kadını bir tas içerisinde ona ayran ikram etti. Ayranın üstünde iki üç tane saman çöplerini üfleye üfleye ayranı içti.

... Sonra da kendisini bir ana şefkatiyle seyreden ihtiyar köylü kadına: - "Allah razı olsun," dedi.

- "Ama şu saman çöpleri ayranı bir nefeste içmeme engel oldu."

İhtiyar kadın Fatih'in bu sözlerine anne şefkatinin boyutlarını gözler önüne seren, şu cevabı verdi:

- "Oğul, ben onları ayranın üzerine kasıtlı koydum.Sen uzak yoldan geliyorsun. Sonra terlemişsin de. Soğuk ayranı bir yudumda içersin de hasta olursun, hasta olmayasın diye böyle yaptım."
 
Lafz u suret u cism ile anlamak isterler bizi
Biz ne elfazız ne suret cümle mana olmuşuz
  1. Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş,
    Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş!..

    Sağı solu gözler idim, DOST yüzün görsem deyu,
    Ben taşrada arar idim, ol can içinde CAN imiş!..

    Öyle sanırdım, ayrıyam; DOST ayrıdır, ben gayriyam
    Benden görüp işiteni, bildim ki ol canan imiş!..

    Savm-u salat hac ile sanma biter zahid işin,
    iNSAN-I KAMiL olmaya, lazım olan iRFAN imiş...

    Mürşid gerektir bildire, Hak'kı sana hakk-el yakın
    Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

    Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğratır
    Mürşidi kamil olanın yolu gayet asan imiş.

    işit Niyazi'nin sözün, bir nesne örtmez Hak yüzün
    Hak'tan açık bir nesne yok, gözsüzlere pinhan im

necm suresi 10. Ayet

فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ.

(Allahın) kuluna vahy etdiği neyse onu vahyetdi.

  •  

    Dikkat, yeni pencerede açar

     
    Hz. Mevlana'da Akıl, Nakil, Vahiy İlişkisi
    PROF. DR. SÜLEYMAN ULUDAĞ
     
    Genellikle Tasavvufta insan aklının önemsenmediği, hatta çoğu zaman küçümsendiği ve aşağılandığı kabul edilir ve bu ön kabûlden hareket edilerek tasavvuf ve sûfilik ağır bir şekilde eleştirilir, İslâm toplumlarının geri kalmışlığı buna bağlanır. Bu düşünce elbette ki tartışmaya ve eleştiriye açıktır. Biz bu yazımızda bu düşünceyi Mevlânâ merkezli olarak değerlendirmeye ve tartışmaya çalışacağız.
     
    Öncelikle şunu ifade edelim: Tasavvufun akla ve bilimsel düşünceye karşı oluşu tezi aynı zamanda mistisizmin bütün şekillerine karşı da ileri sürülmüş, bu hareketin özünü oluşturan sırrılığın ve tabiat üstü kuvvetlere inanmanın ve bunlarla ilişkiye girmenin hurafelere ve bâtıl inançlara yol açarak, bilimsel zihniyeti yok ettiğide, ileri sürülmüştür. Bu da toplumların gerilemesi ve ilmin ışığından yoksun bir halde karanlık bir dünyada yaşama neticesini doğurmuştur.
     
    Hemen belirtelim ki, genel olarak mistisizmin, özel olarak da tasavvufun epistemolojisi, rasyonel ve doğmatik felsefelerden ve düşünce tarzlarından farklıdır. Rasyonalistler akla, doğmatikler nassa ağırlık verdiği halde mistisizm ve tasavvuf vahye ve bunun bir devamı olarak gördüğü keşfe ve ilhama ağırlık verir. Bu özelliği dikkate alınırsa doğmatiklerin ve rasyonalistlerin tasavvufu bu yönden eleştirmelerini tabiî görmek gerekir. Tabiî olmayan, bu eleştirinin karalama ve yerme biçimini alan aşırı ve ölçüsüz şekillerdir.1
     
    Sûfilerin bazı teolojik ve metafizik alanlarda aklı yetkisiz ve nassı/ nakli yetersiz gördükleri doğrudur. Ama sûfilerin bu görüşü dîni/ilâhî meselelerin belli bir kısmıyla sınırlıdır. Dünyevî ve sosyal alanla ilgili olarak aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Sûfiler hem dîni, hem de dünyevî alanda aklın önemli bir işlevi bulunduğunun altını çizerler. Dünyevi ve maddî alanda geniş ölçüde hür ve serbest olan akıl, dini ve ilahi konularda sadece bu alanda meseleleri anlama ve kabul etme durumundadır, hüküm verme ve yorum yapma konumunda değildir. İlk sufilerden itibaren tarih boyunca bu durumu bütün mutasavvıflarda gözlemlemek mümkündür.
     
    Sufiler şu iki hususta görüş birliğindedirler:
    1- Allah"ın varlığının delili yine bizzat Allah"ın kendisidir. Bu konuda akıllı insan nasıl delile muhtaç ise aynı şekilde aklın kendisi de delile-rehbere muhtaçtır ve delil de Allah"tır. Akıl mahluk olduğundan kendisi gibi mahluk olan hususlarda delil olur.2
     
    2- Allah Teâlâ"yı ancak akıl sahipleri bilir/tanır. Akıl, kul için bir alet olup bununla ancak kendisine tarif edileni tanır, kendi başına Allah Teâlâ"yı tanıyamaz.3
     
    Sufiler marifet, irfan, ma"rifetullah ve arif-i billah gibi meselelerden (ilâhiyat, teoloji) bahsederken aklın bu alanda yetersiz olduğunu söyler, gayb alemi ve ahiret gibi metafizik konuları da bu alana dahil ederler. Bunlar: “Ma-verâ-yı akl” yani akıl sahasının ötesindeki saha ile ilgili hususlardır.
     
    İlâhiyat bahsinde aklın yetersiz kaldığından, çoğu zaman eksik ve yanlış bilgi veren akla bu hususta güvenilemeyeceğinden, bu alanda aklın insanı şaşırtarak yolunu kaybetmesine sebep olacağından bahseden sufiler bu konularda sağlıklı ve güvenilir bilgi elde etmenin yegâne yolunun vahyi ve bunun bir devamı olan keşf/ilhâm olduğunu söylerler. Akıl doğma-ilhâm konusunda kendisinden önceki sufileri izleyen Mevlânâ"yı bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
     
    Mevlânâ diğer mutasavvıflar gibi ilâhiyat ve mânâ âlemi ile ilgili hususlarda aklın ve aklı kullanmanın çeşitli şekilleri olan nazar, istidlâl ve kıyasın işe yaramayacağı kanaâtindedir ve bu meseleye bütün eserlerinde münasebet düştükçe çeşitli şekillerde temas eder.
     
    1- İlk kıyas yapan iblistir: Yüce Allah, “Adem"e secde ediniz” (Bakara, 2/34) Şeytan: “Adem"i topraktan beni ateşten yarattın, ateş topraktan üstündür”, şeklinde bir akıl yürüttü, kibirlendi ve Allah"ın emrine uymadı. Burada açık seçik bir emir, bir vahiy varken şeytanın kıyasa başvurması lanetlenmesine ve hüsranda kalmasına sebep olmuştu. Yapılması gereken Melekler gibi hiç düşünmeden emre uymaktı. Bu konularda vahye ve onun devamı olan keşfe/ilhâma tâbi olmak yegane sağlıklı yoldur.4
     
    2- Sağırlar Diyaloğu: Mevlânâ gaib olanı şahit olana, görünmeyeni görünene kıyas etmenin ve kıyasın sonucu olan hükümlere itibar etmenin saçma ve gülünç olduğunu anlatmak için hasta ziyaretine giden sağır bir kişinin zihninde tasarladığı hükümler ile gerçek durum arasındaki tezadı örnek verir. Sağır ziyaretçi, ziyaret edeceği hastaya sorduğu sorulara hastanın nasıl cevap vereceği konusunda akıl yürütür. Ona göre zihninde cümleler kurar, ama sonunda mahcub olur, hastayı memnun ettiğini sanır ama gerçekte onu üzmüştür ve oradan kovulur. Sağır hastanın: “Nasılsın, ne yedin, doktorun kim” sorularına, “iyiyim, mercimek çorbası içtim, doktorum falan zattır” diye cevap vereceğini farz eder. Buna göre: “çok şükür, afiyet olsun, o iyi bir tabiptir” şeklinde cevaplar vermeyi tasarlar. Ama hasta: “ölüyorum, zehir yedim, doktorum Azrail” şeklinde cevap verince sağırın kurguladığı cevaplar, arzu ettiği neticenin tersini verir.5 Mevlânâ der ki: Senin de gayb âlemine karşı kulağın sağırdır. Akla ve mantığa dayanarak fizikötesi âlem ve varlıklar hakkında konuşanların bu hâli tam bir sağırlar diyaloğudur.
     
    3- Bedevî – Filozof Örneği ve Pratikte Fayda Temin Etmeyen Teorik ve Spekülatif Bilgiler: Bir bedevî, devesine bir çuval buğday yüklemiş, dengeyi sağlasın diye öbür tarafa da bir çuval kum yüklemişti. Bunu gören filozof: “Akıllı kişinin yapacağı iş kumu boşaltıp buğdayın yarısını bu çuvala doldurmak” demiş, bedevî de bu fikri beğenmiş ve sormuş: “çok akıllı bir kimsesin. Padişah mısın vezir misin?”
    Filozof: “İkisi de değilim”
    Bedevi: “Ne kadar deven ve davarın var?”
    Filozof: “Hiç yok”
    Bedevi: “Dükkanın var mı?”
    Filozof: “Hayır”
    Bedevi: “Ne kadar paran var?”
    Filozof: “Hiç yok, hiç bir şeye sahip değilim”
    Sonuç olarak bedevî: “Bendeki ahmaklık sendeki akıl ve hikmetten daha iyi faydası olmayan hikmet neye yarar! Dünya hikmeti şüpheyi artırır, İlâhi hikmet ise insanı semalara yükseltir.”6
    Akıl, ilim ve bilgi maddi ve manevi bir fayda temin etmeli, eğer ikisi de yoksa bu akıl neye yarar?
     
    4- Eskiden beri bir hocanın dindeki mertebesi Arapça"yı özellikle Nahiv ilmini/grameri iyi bilmesiyle ölçülür. Gemide yolculuk yapan molla kaptana Nahiv ilmini bilip bilmediğini sorar, “bilmiyorum” cevabını alınca: “Eyvah, ömrünün yarısı boşa gitmiştir der” der. Bir süre sonra fırtına çıkar, gemi sallanmaya başlar, kaptan mollaya; “Yüzme biliyor musun?” diye sorar, “Hayır” cevabını alınca; “Yazık bütün ömrün boşuna gitmiştir” der.7 Mevlâna bu yolda “Nahiv İlmi” değil, “mahvolma ilmi/tasavvuf lazımdır” der ve Fıkıh İlmi"ni de Nahiv İlmi gibi değerlendirir. Hz. Musa-Hızır kıssasında Hz. Musa aklı, Hızır vahyi temsil eder ve Hz. Musa"nın şaşkınlığı vahiy karşısında aklın şaşkınlığını ifade eder.8 Dudu kuşu hikayesi ve su birikintisini umman sanan sineğin hâli de kıyasın ve mantığın bu alandaki yetersizliğini göstermek için anlatılmıştır.9 Mevlânâ, Mustafa"nın huzurunda aklı kurban et 10der ve ekler: İstidlâl ehlinin akılcıların ayakları tahtadandır, zayıftır.11
     
    Nakli İlim: Mevlânâ kitap okunarak öğrenilen veya rivayetlere dayanan nakli bilgilerin de keşf ve ilhâm karşısında aklî bilgiler gibi yetersiz kaldığını söyler. Hz. Nuh"un oğlu keşke: “dağa çıkar kurtulurum” demeseydi de babasına teslim olsaydı.” Gönlü bir velîden aldığı bilgiyle dolu olsaydı da zararı yok naklî bilgisi az olsaydı. Zamanın kutbunu ilmi yanında naklî ilim su varken teyemmüm etmeye benzer.12 der. Dini bilginin yaşanan ve uygulanan canlı bir bilgi olması gerekir. Böyle olmayan kuru ve ölü bilgilerin insana kazandıracağı fazla bir şey yoktur.
     
    Cüz"i Akıl – Külli Akıl
    Genellikle mutasavvıfların birçoğunda görüldüğü gibi Mevlânâ da cüz"i ve külli akıldan bahseder. Külli akıl bütün âlemin suretidir, insanların atasıdır, ona uygun hareket edilmelidir.
Cüz"i akılda veya akl-ı meaşda var olan bilgilerin kaynağı külli akıldır. Külli akıl öğretmen, cüz"i akıl öğrenci gibidir. Peygamberler akl-ı küllidir. Külli akıl, ilim ve marifetin kaynağı olan ve peygamberlere vahiy getiren Cebrail"dir. Evliya"nın bilgi kaynağı da odur. Bundan dolayı mutasavvıflar hakîki bilgi için o kaynağa yönelmek gerektiğini her fırsatta ifade ederler.
 
Cüz"i akıl insanların tecrübe yoluyla dünyevi işler konusunda bilgi edinmelerini sağlayan beşeri bir akıldır. Buna akl-ı meaş da denir. Mevlânâ bundan bahsederken:
“Cüz"i akıl (dünya ile ilgili) sözlerimizde ve işlerimizde bize yâr olur, hâl bahsine gelince Lâl/hiç olur” diyor.13 O, asla ilâhî sırra vâkıf olamaz.
“Akıl, akla uygun olan her şeyin mucizesiz kabul eder. Mucizeye ihtiyaç gösteren hususları akıl tek başına kavrayamaz.” 14
Cüz"i akıl mezara kadar olan sahayı görebilir, ilerisini göremez. Diğer hususlarda Peygamberleri ve velileri taklit eder. Bu akıl mezardan ve topraktan öteye gidemez.15 Cüz"i akıl şimşeğin meydana getirdiği aydınlığa benzer, belli bir alanı bir an için aydınlatır, uzun mesafeler için kılavuz olamaz.16 “Aklı olan herkes bilir ki her hareket edenin bir hareket ettiricisi var, O"nu görmesen bile eserlerini görürsün.” 17Bu alanda, eğer (cüz"i) akıl rehber olsaydı Fahreddün-i Razi dinin esrarına vakıf bir âlim olurdu, oysa O"nun aklı şaşkınlığını arttırmıştır.18 (Razi, “aklın ulaştığı nihaî noktada ayağı bağlanır” demişti. Bkz. İbn Hallikan, Beyrut, 1977, IV, 250) Tasavvuf da bu anlamda akıl erlerin bağıdır. (İkâl-i akl-ı cüz"iden hâlâs ol. A. M. Hüdaî)
 
Bugün akıllı bir kişi (mâhir bir usta ile) bir arada bulundu mu değerli bir kumaş olur, taş akıllı bir kişi (mimarla) birlikte bulundu mu bir şaheser, bir saray olur. Akıllı bir insanla bulunan bir adamın kişiye neler kazandıracağını varın kıyas edin. Taşa bile tesir eden akıllı adam insana tesir etmez mi hiç. (Fihimafih, s. 338)
 
Mevlânâ yılan yutan bir adamı kurtaran akıllı bir adamdan bahsederken: “Akıllının düşmanlığı bile can kurtarır, ahmağın dostluğu ise cana cefadır” der.19
Allah"a giden yolda akıl Burak, aşk refref gibidir. Aklın kılavuzluğu ile Yüce Allah"a belli bir yere kadar yaklaşır, ama daha ileriye gidemez, ötelere refrefle, yani ilâhî aşkla gidilir. Mevlânâ, bir ülkenin sultanı aşk olunca orada aklı bir hırsız gibi idam etmek gerek, derken buna işaret ediyor.20 Bu yolda aklı batağa batmış bir eşek gibi aciz görmesi de bundandır.
 
İn ne neemestu ne nemleestu ne hâh
Vah-yı Hak Allah"a a"lem bisevab. 21
 
Görülüyor ki, mutasavvıfların eleştirdikleri ve yetersiz olduğunu söyledikleri akıl ilahiyat ve tabiat ötesi hususlar hakkında kıyaslar yaparak hükümler veren ve bu hükümleri de birer kesin hakikat olarak algılayan teorik ve spekülatif akıldır. Bu akıl kendi tabiî alanını ve sınırını aştığından tenkit edilir. Maddi ve dünyevî konularla ilgili ve sınırlı olan akıl, fikir ve mantık tasavvufta daima övülmüştür.22 Kendi tabiî faaliyet alanında kalan ve haddini tecavüz ederek insanları yanlış yollara sevk etmeyen akl-ı meaş/dünyevi akıl, akl-ı cüz"i maddi alemle ilgili akıl Mevlânâ tarafından övülür ve onun bu alemde bize rehber olduğu ifade edilir. Diğer yandan da cehalet ve ahmaklık, bilgi ve akıl yoksunu olmak ağır bir şekilde yerilir.
 
Bütün mutasavvıfların ve mistiklerin akıl ve nakil karşısındaki tavırları; akıl ve nakil ile aralarına koydukları mesafe bir ve aynı değildir. Bazı tasavvufî hareketler ve mutasavvıflar akla ve nakle yakın durur, hatta bu ikisiyle iç içe ve barışık iken diğer bazı tasavvufî hareketler ve mutasavvıflar akla ve nakle karşı oldukça soğuk bir tavır sergiler, durumu kurtarmak için sadece şeklen akla ve nakle atıflar yaparlar. Bu iki uç arasında akla ve nakle bakış açısı itibariyle farklılık gösteren daha başka birçok tasavvufi hareketler ve mutasavvıflar vardır. Aynı çağda ve farklı bölgelerde yaşamış olan Haris Muhasibi (öl. 243/857) ile Sultanu"l Arifin Bayezid Bistamî (öl. 234/848) bu bakımdan karşılaştırılmaya değer. Muhasibi akla, aklî izah ve tahlillere önem verir ve Tasavvuf felsefesini geliştirirken akla ve nakle geniş yer ayırır. Bu iki kaynaktan azami derecede faydalanır. Fakat O"nun bu tavrı selefilerin de sûfilerin de pek hoşuna gitmez. Başta İmam Ahmed b. Hanbel olmak üzere selefiler O"nu bidatçı bir kelamcı olarak suçlarken, sûfiler de O"nun tasavvufuna sıcak bakmazlar. Vefat ettiğinde cenaze namazı sadece dört kişi tarafından kılınmıştı. Şathiyatıyla ünlü olan Bayezid Bistami"nin tasavvufu ise dinî-tasavvufî his, heyecan, coşku, sevgi, aşk, şevk, sekr gibi mistik hallerle doludur. O"nun söz ve açıklamalarında hemen hemen aklın ve ilmin izlerine rastlanmaz. Bazen alıntıladığı nakil ve naslara da tamamıyla tasavvufî bir şekil ve renk verir, meşrebine göre yorumlar. Tarikat silsilelerinde H. Muhasibi"ye hiç yer verilmezken Beyazıdi Bistami"ye önemli ve geniş bir yer verilmesinin sebeblerinden biri, hatta en başta geleni bu durumdur. Tasavvuf tarihinde çeşitli meşreb ve tarikatların mevcud oluşunda bu durumun payı büyüktür.
 
Sûfilik Tarik-ı Ahyâr, Tarik-ı Ebrâr, Tarik-ı Şuttar şeklinde sınıflandırılırken bahsedilen husus dikkate alınır. Aynı şekilde muhafazakâr tarikatlerin yanı sıra nisbeten daha hür ve serbest düşünen tarikatlerin mevcudiyeti de bu durumla açıklanabilir. İlham, keşf/hads, irfan ve hikmet (inspiration, intuition, wisdom, Gnose) gibi mistik akımların en önemli ve birinci derecede bilgi kaynağı olan hususlara ne kadar yaklaşılırsa akıl ve nastan o kadar fazla uzaklaşıldığından tam, saf ve mutlak mistisizm demek tamamıyla akıldan ve nastan bağımsız algılama ve yaşama tarzı demektir. Bu sebeple ehl-i kitab ve mesavî dinler mistisizmin bu türlerini ilâhî dinleri aşındıran ve altını oyan tehlikeli heretik akımlar olarak görerek reddetmişlerdir. İslâm toplumlarında tasavvuf adı altında faaliyet göstermiş olan bî-şer" (şeriatsız), batıl, merdûd ve ibahiyeci olarak nitelenen hareketler böyledir.
 
Diğer taraftan her dinin, özellikle semavî/ilâhî dinlerin özünde belli bir ölçüde mistiklik/sırrilik, esoterism/Bâtınilik (derûnilik, içsellik) de mevcuttur. Bu özden mahrum olan bir din bile değildir. Herhangi bir dini hareket yapısında bu öze yer verirse ve yer verdiği ölçüde dini olur. Bu özün az ve yetersiz oluşu nispetinde doğmatik ve şekilci olur, dinin duygu tarafı ve derinliği yok olur. Hz. Mevlânâ"yı bu açıdan değerlendirdiğimizde O"nun İslâm"ın manevi, ruhanî ve sırri özünü azami derecede geliştirmiş ve her zaman bu öze bağlı kalmış olmakla beraber naslarla, yani dinin açık ve kesin hükümleriyle uyum içinde olduğu, bu özelliği ile bir Müslüman velisi sûfisi kimliğine sahip bulunduğu açıkça görülür. Bu arada O"nun Yüce Allah"ın insanlara en büyük nimeti ve lütfu olan akl-ı cüz"i ve akl-ı meaştan insanların faydalanmaları için sıkça teşvikte bulunduğu ve bu hususun altını kalın bir çizgiyle çizdiği de muhakkaktır.
 
Dipnotlar
1. İslâm düşüncesi, özellikle Kur"an ve Hadis kaynaklı Kelam-Fıkıh ile selef-ehl-i hadis için rasyonalizm ve doğmatizm tabirlerini kullanıyoruz. Esasen çok kapsamlı ve farklı manalarda kullanılan bu iki terimle kelam-fıkıh rasyonalizmi ile selef-ehl-i hadis doğmatizmini kastediyoruz. Tabiî bu iki hareketin ne ölçüde rasyonel veya doğmatik olduğu ayrı bir meseledir ve tartışılmaya değer.

AYET

 

Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

 

Bakara (Sığır) Sûresi (255. ayet), 2.

 

 

15. Bölüm

AKIL VE DERECELERİ

İnsanı insan yapan, onun her türlü faaliyetlerine mânâ kazandıran ve ilâhî emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan akıldır.

Akıl, Allah-u Teâlâ’nın kullarına lütfettiği en büyük nimetlerden birisidir. Buna rağmen vahiy nuru, peygamber nuru olmadan hakikatı bilemez, doğru yolu bulamaz.

Aklı göze benzetirsek, din güneş mesabesindedir. Göz ne kadar keskin olsa da, gece karanlığında hiçbir yeri göremez, hiçbir işe yaramaz.

Aklın en büyük desteği dindir. Akl-ı selim, din ile birleştiği zaman, Hakk ve hakikatı tasdik eder ve Allah-u Teâlâ’nın methine mazhar olur.

“O kullarım ki, sözü işitip de onun en güzeline uyarlar. İşte bunlar Allah’ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. İşte bunlar öz akıl sahiplerinin tâ kendileridir.” (Zümer: 18)

Onlar nefislerinin arzularına kapılmayıp, dünya saâdetinin ahiret selâmetinin yolunu takip etmeye devam edip dururlar.

Akıl ancak; İslâm dinine uymakla, Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yapıp nehiylerinden kaçınmakla, Resulullah Aleyhisselâm’ın emir ve izinden yürümekle Hakk’ın sevgisini kazanır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i imran: 31)

Kalplerinizden perdeleri kaldırsın, aşırılıklarınızı gidersin, sizi cennetlerine yaklaştırsın ve katında sizlere yer hazırlasın.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Sünnet-i seniyyeme sarılan mümin cennete girer.” (Münâvî)

Yani ancak Resulullah Aleyhisselâm’a uymakla Allah sevgisi kazanılır, aksi halde mümkün değildir.

Dinin kılavuzluğundan uzak kalan akıl ise, güneş olmadığı için göremeyen göz gibidir. Hakikatı idrâk edemez. Allah-u Teâlâ onlardan akıl ismini almış ve Âyet-i kerime’lerde onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara: 44)

Nedir bu yaptığınız hareketler?

“Böyle yapmaları, akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır.” (Mâide: 58)

Çünkü aklı başında olan her insan geleceğini düşünür, ona göre tedbirini alır, tedarikini yapar.

“Onların çoğunun akılları ermez.” (Mâide: 103)

Yaptıkları işin asılsız olduğu hususunda akıllarını kullanmazlar.

“Onların çoğunu hakikaten söz dinlerler, yahut akıllanırlar mı sanıyorsun?” (Furkan: 44)

Çünkü onlar hak ve hakikatı işitmek için kulak vermiyorlar, düşünmek için akıllarını kullanmıyorlar. Ne delil, ne şahid, ne de hak ve hakikat tanıyorlar.

İlâhî bir lütuf olan aklını, vicdanını suistimal ederek Hakk’tan ayrılan, Hakk ve hakikatı kabul etmeyen, bâtıl peşinde koşup duran kimseler, cezâ günü geldiğinde pişmanlık ve hasretler içinde kendilerini kınayacaklar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Onlar diyecekler ki: ‘Eğer biz dinler yahut akıl eder olsaydık şu çılgın cehennem ehli ile beraber olmazdık.’” (Mülk: 10)

Demek ki bizler ne söz dinleyen, ne de aklını kullanan kimseler değilmişiz. Yazıklar olsun bize!

Kitaplarımızdaki derin mevzuların idrâk edilemeyişinin sebebi, kişilerin o akılda olmayışından ötürüdür. Akıl derecelerinin kemâl bulması lâzımdır. Anlatılan şeylerle irfan husule gelmeyiş sebebi de budur.

Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsi’de buyurur ki:

“Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor.” (Taberânî)

Bu Kudsî Hadis-i şerif göz önünde bulundurularak aklın dereceleri bidayetten başlayarak nihayete kadar arzedilecektir.

 

AKIL DÖRT KISIMDIR

1. Akl-ı meaş

2. Akl-ı mead

3. Akl-ı nûrânî

4. Akl-ı kül

Allah-u Teâlâ birisine çekişiyor, birisine tenbih ediyor, diğerine sofrasını açmış, bir diğerini kucaklamış.

Dört derece aklın izahı:

1. AKL-I MEAŞ

Bu akıl sahipleri baygındır. Kısa görüşlüdür. Sadece görünüşe göre hüküm yürütür.

Âyet-i kerime’de:

“Onlardan kimi nefsine zulmedendir.” buyuruluyor. (Fâtır: 32)

Allah-u Teâlâ bizi kendisini bilmemiz ve kendisine ibâdet etmemiz için yarattığı halde, nefs-i emmaredeki bu insanlar; emanet-i ilâhi olan aklı kötüye kullanmış, gönderiliş sebebini bilememiş, lütuf ve ihsanları vereni unutmuş, şeytana uymuş, dünyaya tapmış ve böylece yolunu değiştirmiştir.

Allah-u Teâlâ kendisini unutanlara, zikirden ve fikirden gafil olanlara fâsık ismini vermiş, Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmış fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)

Sarhoş gibi ne yaptıklarını bilmezler. Ahirette kendilerini azaptan kurtaracak, ilâhî hoşnutluk kazandıracak olan işlere yönelmezler.

“Onlar dünya hayatını âhirete tercih ettiler.” (Nahl: 107)

Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere, Akl-ı meaş’ta olanlar sadece dünya hayatına rağbet ederler. Dünyayı mâbud edinerek ona taparlar. Zamanlarını bütünüyle dünyaya hasrederler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Dünyaya muhabbet etmek, büyük günahların en büyüğüdür.” (C. Sağir)

Nefsin arzularına uymuş, zevk ve sefâya dalmış, gerçek hayatın bu dünya hayatı olduğunu zannetmiş; böylece ömrünü tüketiyor, gerçek hayatın ölümden sonra başlayacağını bilmiyor.

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyururlar:

“İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanırlar.” (K. Hafâ)

Halk niçin uykuda? Çünkü Hakk’tan sapmış, nefsine tapmış, şeytanın peşinde koşup duruyor. Böylece Hakk’tan, hakikattan ayrılmış.

Allah-u Teâlâ kullarına karşı çok şefkatli, çok merhametli olduğundan tenbih ediyor, şeytanın düşmanlığından kullarını korumak ve sakındırmak için Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“Ey Âdemoğulları! Ben size: ‘Şeytana ibadet etmeyin, o sizin apaçık bir düşmanınızdır, bana kulluk edin, bu dosdoğru yoldur.’ diye emretmedim mi?” (Yâsin: 60-61)

Kendisini şeytana teslim eden kişi ona ibadet ediyor demektir.

Akıllı insan, hayır görse bile düşmanından bir şey kabul etmez. Çünkü onun tuzağından emin olunmaz.

Binaenaleyh bu ilâhî emre uyarak, şeytana daha şiddetli düşmanlık yapmak, aldatmak istediği hudutlarda onu yalanlamak, muhalefet etmek gerekiyor.

Bu bir emr-i ilâhî’dir.

Şeytanlaşmış insanlarla da arkadaşlık yapmamak gerekir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur.” buyuruyor. (Hud: 113)

Kendilerinde zulüm bulunan kimselere meyletmek insanı ateşe götürürse, zulmü kökleşmiş olanlara eğilim duymanın, üstelik tamamen meyletmenin neticesini düşünmek gerekir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Mümin-i kâmilden başkası ile sohbet etme!” (Tirmizî)

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimizin de bu hususta güzel bir beyanları var:

“Görüştüğün kimseden fayda görüyorsan, onunla görüşmen vaciptir, zarar görüyorsan ayrılman vaciptir.” buyururlar. Çünkü görüştüğün kimsenin hali üzerine intikal eder.

Akl-ı meaş’da olanların kimi para hırsındadır, kimi lezzetler peşindedir. Kimisi çocuğunu düşünür, kimisi şehvet yolundadır.

Ve fakat gün gelir, ömür sona erer. Tûl-i emel bitmiştir. Herkes sorguya çekilmiştir. Kimisi saâdet-i ebediyeye varmıştır, kimisi de kendisini helâk etmiştir. Zira o, niçin yollandığını bilmedi, dünyaya o kadar tapmıştı ki, onun için gönderildiğini sanmıştı.

Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk: 2)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu Âyet-i kerime’nin tefsiri mahiyetinde olmak üzere bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Sizi imtihana çekmek için ki, hanginizin akılca en güzel, Allah’ın haram kıldığı şeylerden sakınmada en müttaki, O’nun taatine koşmakta en hızlı olacak.” (Süyuti)

Bu sahnede öyle bir durum var ki, kişinin her an fotoğrafı çekiliyor, her sözü her kelimesi zaptediliyor.

İnsanların hidayetine vesile olan güzel arkadaş olduğu gibi, isyana teşvik eden de kötü arkadaştır.

Bunun içindir ki, insanın bu noktada aklını kullanması lâzımdır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onların çoğu akıllarını kullanmazlar.” buyuruyor. (Ankebut: 63)

Nice nice güzel yolda olanlar, arkadaşlarının kurbanı olmuşlar; ebedî hayatlarını kaybederek, cehenneme düçar olmuşlardır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hususta bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Günahkâr ve isyankâr arkadaşlardan hazer et. Zira senin de onlardan olduğun anlaşılır.” (C. Sağir)

Allah-u Teâlâ insanların yaratılış sebebini açık olarak bildirmiş ve Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:

“Ben cinleri ve insanları, ancak (beni bilsinler) bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)

Allah-u Teâlâ’yı bilmeyen, O’na gerçek mânâda ibadet edemez. Her şeyden evvel Allah-u Teâlâ’yı bilmek, Allah-u Teâlâ’yı bilmek için de kişinin nefsini bilmesi gerekir.

Bu ihsan ve ikramlar karşısında nankörlük eden kimse açıkça kendisini helâk etmiş olur.

Lütfettiği vücut binasında düşmanların yer alması ile, yani Hakk’tan gayrı şeylerin muhabbetini kalbine koyması ile hak ve hakikatten sapmış olur.

Çünkü Âyet-i kerime’de:

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” buyuruluyor. (Ahzâb: 4)

Ki birisini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin.

Nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Allah-u Teâlâ kendisi için halketmiştir. Binaenaleyh o kalpte Allah-u Teâlâ’nın muhabbeti mevcutsa, daha doğrusu Allah-u Teâlâ mevcutsa, mâsivâ o kalbe giremez.

Para varsa kasada kesede, malı varsa dükkanda evinde olacak, fakat bunlar kalbe girmeyecek. Eğer kalbe girerse kalbi ifsad eder ve muhabbet-i Mevlâ o kalpte bulunmaz.

Hakk ile olmayan, o binayı nefis ve şeytana tahsis etmiştir, Hakk’ın ihsan ve ikrâm ettiği latîfeleri ifsad etmiştir. Bir düşman bir eve girdiği zaman evi tahrip ettiği gibi, bu iki düşman da kalbi ve bütün vücudu ifsad ederler. Kişi artık görünüşte insan, fakat icraatıyla hep hayvan, hatta hayvandan da elli derece daha aşağı. Zira o hayvan amma, Yaratan’ını biliyor ve tesbihini yapıyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmiş olmasın. Fakat siz, onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsrâ: 44)

Yaratılan her şey Allah-u Teâlâ’yı tesbih eder, amma siz duymuyorsunuz.

Akl-ı meaş olanların sıfatları hayvanîdir, çok korkunç bir şeydir. Bu sıfatlar izâle edilmezse, o ahlâk-ı zemime sebebi ile âhirette de hayvan suretinde çıkar. Çünkü her ahlâk-ı zemime’nin kendine mahsus bir sıfat-ı hayvâniyesi vardır.

Allah-u Teâlâ herkesin mukadderâtını alnına yazmıştır, insan amelinin karşılığında bir rehindir.

Âyet-i kerime’sinde:

“Biz herkesin dünyadaki amelini kendi boynuna doladık.” buyuruyor. (İsrâ: 13)

Her insanın amel defteri boynunda takılı gibi kendisinden ayrılmayacaktır.

Herkesin sıfat-ı insaniyesi veyahut sıfat-ı hayvaniyesi bellidir, fakat okunmuyor. Perde kalkınca her şey görülecek, herkesin sıfatı belli olacak ve görülecek, icraatı ile beraber. Vücut elbisesini soyunca, diğer elbiseyi giyince, işte o zaman bütün hakikatler ortaya çıkacak.

Ve denilecek ki:

“Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin.” (İsra: 14)

Herkes kitabını okuduğu zaman, dünya hayatında yaptığı her şeyin en ince teferruatına kadar yazılmış olduğunu görecek. Artık dünyadaki kitap dürülmüş, âlem-i berzahtaki kitap açılmıştır.

O gün muhasebe günü olduğu için kâr ve zarar o günde meydana çıkar. Zarar edenler zarar ettiklerini bilirler, lâkin bu kendilerine hiçbir fayda sağlamaz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa O’na yaraşır şekilde öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Âl-i imran: 102)

Ölünceye kadar hâlet-i İslâm üzere sebat ediniz, başka bir hâlet üzerinde bulunmayınız.

Bu Âyet-i kerime karşısında âlimler değil, veliler değil, sâdıklar değil, peygamberler dahi korkmuştur.

Yusuf Aleyhisselâm’ın şöyle bir niyazı vardır:

“Allah’ım! Müslüman olarak ruhumu al ve beni sâlihler zümresine kat.” (Yusuf: 101)

O, bu dilek ile âhirete intikal etmiştir. Gerçekten Allah’a gönülden bağlı olanların can atacakları arzu ve gaye işte bu sondur.

Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Hazretlerinin de son sözü bu oldu.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” buyuruyorlar.

Hangi hayvani sıfatla ölmüş ise Allah-u Teâlâ hayattaki suretinin üzerine o hayvan suretini verecek ve onun kim olduğunu herkes tanıyacak.

Sıfat-ı hayvaniyenin ne olduğunu daha iyi kavrayabilmeniz için bir temsil arzedeceğiz. Bu sıfatların izalesi için ne lâzımsa yapmak gerektiğini ifade etmek istiyoruz.

Bir akşam üstü idi, bir kardeşin vefat haberi geldi. Fakat o anda sıfatını gösterdiler, çok korkunç bir sıfatla vefat ettiğini gördüm. Sevdiğim bir kimse olduğu için çok mükedder oldum. Dikkat edenler bu hâlimi anlamış olacaklar ki, “Bu hâliniz nedir?” diye sordular. “Bir şey değil!” dedik.

Sıfatını gördüğüm halde bu kardeşin cenazesine yine gittim. Kabrinin karşısında durdum ve şöyle niyaz ettim. “Allah’ım! Sen hükmünde hikmet sahibisin, hakikatı ancak sen bilirsin. Bu kardeşi biz çok iyi biliyoruz. Ne olur bunu affet!” Kabre girmeye iki karış kalmıştı, Allah-u Teâlâ, sıfatını sildi. İnsan suretinde aşağıya gitti.

Bu duamı kabul ettiğinden ötürü Allah-u Teâlâ’ya öyle şükrettim ki, gözlerimden yaş boşandı. Kimse görmesin diye de usulca oradan çekildim.

Bu ki sevdiğimiz bir kardeş, bu hale düşüyor. Demek ki boşluğu varmış, sıfat-ı hayvaniyeyi tamamen izale edememiş.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah-u Teâlâ’yı zikir, kalp hastalıklarına şifâdır.” (Münavî)

Kurtuluşun en güzel çaresi Allah-u Teâlâ ve Resul’ünü kalbe almak, zikrullah ile meşgul olmak, içteki düşmanları atmak ve muhabbet-i ilâhî’ye nâil olmaktır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” buyuruyor. (Şems: 9)

Nefsini günahlardan arındırıp takvâ ile terbiye eden, tekâmül ettirerek feyizlendiren kimseler ebedî saâdet ve selâmete namzet bulunmuştur.

Allah-u Teâlâ kendisine yönelen tevbekâr kullarını af edeceğini, isyan batağına düşen kullarının ümitsizliğe kapılmamaları için, bir çıkış yolu bulunduğunu Âyet-i kerime’sinde haber vermektedir:

“Bununla beraber şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da Hakk yolunda ölünceye kadar sebat edenleri elbette çok bağışlayıcıyım.” (Tâhâ: 82)

Günahı işleyen, hatayı yapan biz olduğumuz halde, Allah-u Teâlâ bizi tevbeye çağırmakta ve affedeceğini müjdelemektedir.

Akl-ı meaş’taki ilim:

Süflî âlim, nefsine dayanarak zan ile hareket eder. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e bakmaya lüzum bile görmez. O “Biliyorum” der.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:

“Akıllının dili kalbinde, ahmağın dili ağzındadır. Edep, aklın suretidir. Kötü edeple şeref olmaz. Cehaletten daha kötü hastalık yoktur. Akıl tam olunca söz eksik olur.”

Akl-ı meaş’ın kalpteki durumu:

Kalp bir melekût hazinesidir. Fakat ahlâk-ı zemimelerle, hayvânî sıfatlarla örtülü olduğu zaman, beş duyuya açılıp şehvet ve lezzetlere daldığı, masivâ ile dolduğu zaman kapanıyor, hayvanî kalp oluyor.

Meselâ bir pınar var. Su kaynayıp beşeriyetin su içme imkânı olduğu gibi, çöplerle dolarsa hiç hükmü kalmaz.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“O gün ki, ne mal fayda verir ne de oğullar. Meğer ki Allah’a tamamen sâlim ve temiz bir kalp ile gelenler ola.” (Şuârâ: 88-89)

 

2. AKL-I MEAD

Bu akıl sahipleri yarı aygın, yarı baygındır. Hakk’a giden bir rehber bulursa ayılır, bulamazsa bayılır.

Âyet-i kerime’de:

“Kimi mutedildir.” buyuruluyor. (Fâtır: 32)

Bunlar orta yolu tutanlardır. Allah-u Teâlâ’nın emirlerine riâyet etmeye gayret göstermelerine rağmen, gevşek davranırlar ve günah işlerler. İyilikle kötülüğü birbirine karıştırırlar.

Akl-ı mead olanlar hem dünya hayatını hem de ahireti düşündükleri için sayıları Akl-ı meaş’da olanlar kadar çok değildir, nisbeten ayıklanmışlardır. İbadet de ederler, kabahat da ederler.

Dünya gerçekten muvakkat bir zaman içindir, günleri mahduttur, itimada şayan değildir, geçicidir, gönül bağlamaya değmez. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider.

Çoğu zaman yüz seneyi bile geçmeyen dünya hayatı ile sonsuzluğu tasavvur olunamayan ahiret hayatı mukayese edilirse, ehemmiyet derecesi kendiliğinden ortaya çıkar.

Lâkin ebedî bir hayatın ekim tarlası olduğu için çok kıymetlidir, çok muhteremdir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Dünya âhiretin tarlasıdır.” buyururlar. (Münâvî)

Eğer insan gönderiliş sebebini lâyık-ı veçhile bilirse, gece-gündüz o tarlayı ekmek için çalışır. Böylece hem dünya saâdetine hem ahiret selâmetine nail olur, hem de kendisini nâr-ı cehennemden muhafaza etmiş olur.

Allah-u Teâlâ kendisine nasıl sığınmamız icabettiğine dair Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru.” (Bakara: 201)

Bu duâ bütün hayırları içine almaktadır, bütün şerleri de uzaklaştırır.

Dünya sayesinde ahiret kazanılır. Bu gaye için kullanıldığı zaman insana bir gemi olur, suyun üstünde yüzdürür. Gayesi haricinde kullanılırsa cehennemin dibine indirir.

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Haberiniz olsun ki dünya melundur, içindekiler de melundur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızâsına uygun şeylerle, bilen ve öğreten müstesnâdır.” (Tirmizî)

Diğer insanlar da ekim yapıyor amma, onlar dünyanın melun kısmına dalmışlar, hayatlarını hiçe müncer etmişlerdir.

Ukbâyı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk’ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikatı bırakıp dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve uğursuzluğa uğramışlardır.

Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm: 39)

Her çalıştığı insanın olmaz. İnsanın olan ancak çalışmasıdır.

Gece gündüz çalışmak gerekiyor. Zira burası bir tarladır. Bir ebedî hayatın ekimine geldik. Ya saâdet-i ebediye veya felaket-i ebediye ile karşı karşıyayız.

Buradan da anlaşılıyor ki dünya hayatı çok mühimdir, çok sakınmamız gerekiyor.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Dünya malını ehline terk ediniz. Zira ondan ihtiyacından fazlasını alan kimse, şuursuzca kendini helâk etmiş olur.” (C. Sağîr)

Aslında merhametlilerin en merhametlisi olan Allah-u Teâlâ hiçbir zaman kuluna azap etmez, cehennemine atmaz. Fakat bir kul Hakk’ı bırakır, nefis putuna tapar, şeytana uyar, dünyaya dalarsa, o zaman kendi nefsine zulmettiği için şeytanı ile beraber cehenneme atılır.

Çok korkmak gerektiği gibi, ümitsizliğe de kapılmamak gerekiyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah-u Teâlâ’nın merhametinin ne kadar çok olduğunu Hadis-i şerif’lerinde şöyle beyan etmektedir:

“Allah kulunun tevbe etmesinden, şu kişinin sevinmesinden daha çok hoşnut olur.

Şöyle ki, bu kişi yanında devesi, üstünde suyu, azığı olduğu halde varıp sahrada tehlikeli bir yere kondu ve başını yere koyup uyudu. Bir de uyandı ki, devesi başını alıp gitmiş. (Onu ararken) Sıcaktan bunalmış, susuzluğa, korkuya düşmüş, işi Allah’a kalmıştı. Bari eski yerime olsun döneyim diye dönüp geldi. Az bir uyku kestirip sonra başını kaldırınca devesini yanında buldu.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 2143)

Yeter ki kul niçin geldiğini bilsin, Allah-u Teâlâ’ya yönelsin, ibadet-taatına devam etsin.

Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Allah-u Teâlâ aklı yarattığı zaman ona: ‘Gel!’ dedi, o da geldi. Sonra: ‘Geri dön!’ diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla buyurdu ki:

‘Ben kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlûkatın en sevgilisi olana bildireceğim.’” (Rezîn)

Akıl odur ki harfi harfine Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emirlerine itaat eder.

Hadis-i şerif’te:

“Cenâb-ı Allah’a itaat et ki, akıllı denmeye şâyân olasın.” buyuruluyor. (Münâvi)

Mead akla sahip olanlar; zahidler sınıfına dahildirler, iyiliği ve kötülüğü tefrik etmek suretiyle hareket ederler, ibâdet ve taata devam ederler. Fakat yaptıkları her hayırlı işlerde nefis karışır ve müdahale eder ve payını alır.

İyi arkadaş bulursa iyiliğinde devam eder, ibadet ve taatını artırır. Fakat kötüsü ile olursa onu oradan çabuk saptırabilir. Çünkü mânen kuvvet bulmuş değildir.

Ölümü ve ahiret ahvalini tefekkür etmek, âhiret derdi ile dertlenmiş kimselerle hemhâl olup sohbet etmek, akl-ı mead’ı kuvvetlendirir, nurânileşmesine vesile olur.

Eğer bir Mürşid-i kâmil bulursa, nasibi varsa nasibini günâ gün alır. Nefsiyle mücadele nisbetinde, biiznillah-i Teâlâ bir gün olur zafere ulaşır.

Bir Âyet-i kerime’sinde ise:

“Sâdıklarla beraber olunuz.” buyuruyor. (Tevbe: 119)

Bu emr-i şerif’e uyarak bir Mürşid-i kâmil aramak vâciptir.

İntisap edenler şeytanın emrine mukavemet ederler. Çünkü o tarikat-ı aliye’deki mevcut olan zevât-ı kiramın mânevî yardımlarıyla kuvvet kazanırlar. O kuvvet sayesinde şeytanın tahakkümünden kurtulurlar.

“Kim bir topluluğun arasına girerse onlardan olur.” (Ebû Davud)

Hadis-i şerif’i mucibince, bir insan muhabbetle bir topluluğa iltihak ederse onlardan sayılacağı gibi, mahşerde de onlarla haşrolunur.

Akl-ı mead’daki nakilci âlimlerin durumu:

Bunların bazısı “Ben âlimim!” der. Hem kendi hükmünü koyar, Allah-u Teâlâ’nın önüne geçer, “Bu böyledir!” der; hem de Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’sini, Resulullah Aleyhisselâm’ın Hadis-i şerif’ini koyar ve fakat “Ben âlimim!” demekten kendisini alamaz. Onun için Allah-u Teâlâ’nın önüne geçti.

Cehalet çok zemmedilmiştir ve fakat tahripçi nakilci âlimlerden daha güzeldir. Zira cahil kimse bunların yaptığı tahribatı bari yapamaz.

Allah-u Teâlâ bu gibi tahripçiler hakkında buyurur ki:

“Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan: 43)

Hiç şüphe yok ki nakilci âlimlerin içinde çok iyileri de vardır.

Akl-ı mead’ın kalpteki durumu:

Akıl insanî ruhtur ve hayvanî ruhun binicisidir.

Akl-ı mead madde ve mânâ arasında bulunur. Bazen dünyaya meyleder, bazen ahirete. Kapısı beş hislere açık olduğundan, göz gördüğü şeylere, kulak duyduğu, burun kokladığı, dil tattığı, el dokunduğu şeylere meyleder. Bunun için de kalp bazen ölür, bazen de dirilir.

Allah-u Teâlâ ilim ve irade ile insanı süslemiştir. Akıl odur ki, peygamber yoluna harfiyyen uymuş, iyilikle kötülüğü tefrik etmiş, iyiliği emretmiş, kötülüğü nehyetmiştir. Nefis ise arzularından sıyrılmıştır.

 

3. AKL-I NÛRÂNÎ

Nûrânî akla sahip olanlar gönderiliş sebebini bilmiş, Allah-u Teâlâ’ya yönelmiş ve içini nurlandırmaya çalışıyor.

Murâkaba sayesinde ilâhî tecelliyâtı kalbine almıştır, kalp aynasına cemal nûrları tecelli eder. Bu sayededir ki huzur, huşû ve maiyyete nail olabilir. Kurbiyet ancak Akl-ı kül’dedir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Mümin müminin aynasıdır.” buyuruyorlar. (Ebu Dâvud)

Birinci müminden mümin-i kâmilin kalbi, ikinci müminden ise bizzat Allah-u Teâlâ murad edilmektedir. Mümin Allah-u Teâlâ’nın ism-i şerif’lerinden birisidir.

Allah-u Teâlâ onun kalbine tecelli ettiği zaman mârifetullah husule gelmeye başlar. Bunun hâsıl olması kalp aynasındaki bir müşâhedeye dayanır.

Nitekim diğer bir Hadis-i şerif’lerinde de buyururlar ki:

“İyi bilin ki insanda bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün ceset iyi olur, o bozulursa bütün ceset ifsat olur. O et parçası kalptir.” (Buhârî)

Vücut nurlanınca akıl da nurlanmış oluyor.

Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Allah bir kimsenin sinesini müslümanlık için açarsa o Rabb’inden verilen bir nur üzerindedir.” (Zümer: 22)

Kalbinde ilâhî nur tecelli edip durmaktadır.

Bu nuru Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle beyan buyururlar:

“Mümin-i kâmilin ferâsetinden korkunuz. Çünkü o Aziz ve Celîl olan Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizî)

Bunun mânâsı; kalbindeki nur-i ilâhî ile sırlarınızı keşfedeceği büyük ihtimaldir.

İşte Allah-u Teâlâ sevdiği kullarına böyle lütuflarda bulunur.

Bir insan helâl lokma yemekle, ihlâsla ubûdiyet yapmakla, farz ve nafilelere devam etmekle içini nurlandırabilirse; Allah-u Teâlâ dilerse onda hikmet husule getirir ve hikmetle konuşur.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona muhakkak ki çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.” (Bakara: 269)

Kim bildiği ile amel ederse, Allah-u Teâlâ ona bilmediklerini öğretir.

Ve Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan korkar takvâ sahibi olursanız, mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Bir kimse aklını iyi kullanarak Rahman olan Allah’a yaklaşmak için çalışırsa, Allah-u Teâlâ da onu nuruna kavuşturur.

Vücudunu tamamen nurlandıran kimseleri toprak dahi çürütmez. Çünkü sıfat-ı hayvaniyeden ayıklanmış, insan suretine girmiş, nur olmuş. Onlar insan suretinde haşrolunur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“İyi bilin ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” buyuruyor. (Yunus: 62)

İşte çalışan bunun için çalışsın, yaşayan bunun için yaşasın!

Akl-ı nûrâni olanlardaki ilim:

Kafa gözü ile, kafa kulağı ile, çalışması ve gayreti ile zâhirî ilimde derinleşmiş, Allah-u Teâlâ’nın methini kazanmış olan âlimlerdir.

Buraya kadar zâhirîdir, bundan sonrası bâtınîdir.

Akl-ı nûrânî’nin kalpteki durumu:

Kalp aynasının Cemâl nurları tecelli eder, kalp gözü görür.

Âlim nakış yapar, ârif ise parlatır.

İlâhî isimlere devam etmek suretiyle kalp tasfiyesi tamam olunca, Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarının tecellisi ile marifet husule gelir. Bunun hâsıl olması, kalp aynasındaki bir müşahedeye dayanır.

 

4. AKL-I KÜL

Bu akla sahip olanlar Allah-u Teâlâ’nın sevdiği seçtiği kullardır.

Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurur:

“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.” (Şûra: 13)

Onu kurbiyete nâil buyurur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Rahman olan Allah’ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin amellerine denktir.” (K. Hafâ)

Allah-u Teâlâ kimi sevdiyse, kimi kendisine çektiyse bu ilâhî lütfa nâil olur. O seni bir anda çekiverir. Milyarlarca sene yürüsen bu lütfa nâil olamazsın.

O kadar ince bir mevzu ki, bunu size temsille arz edeyim.

Farz-ı muhal ki bir kimse Kâbe yoluna çıkmış yürüyerek gidiyor, diğeri ise teyyare ile gidiyor. Seyr-ü süluk yolunda da bu böyledir. Kimisi nasibi kadar yürüyerek yola çıkar. Kimisi daha çok nasip almıştır, daha ileriye gider. Allah-u Teâlâ’nın keramet bahşettiği kimseler ise; kimisi uçarak gider, kuş gibi istediği yere konar. Sonra yürür, meclise varır. Kimisi de tayy-i mekân gider. Allah-u Teâlâ onlara yeri yürütür, bir adımda dilediği yere ulaşır.

Gönül yolcuları ise bir anda varır.

Bir anda nasıl vardığını size Âyet-i kerime ile ispat edeyim.

Süleyman Aleyhisselâm Belkıs’ın tahtını kimin getirebileceğini sorduğu zaman cinlerden bir ifrit; “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm.” dedi. Hızır Aleyhisselâm ise bir anda getirebileceğini söyledi.

Bu husus Âyet-i kerime’de şöyle beyan buyurulmaktadır:

“Yanında kitaptan ilim bulunan kimse (Hızır) ise: ‘Gözünü açıp kapatmadan ben onu sana getiririm.’ dedi. Süleyman, tahtı yanıbaşına yerleşivermiş görünce dedi ki: ‘Bu, Rabb’imin lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir.’” (Neml: 40)

Bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki taht bir anda bir memleketten bir memlekete geldi. Allah-u Teâlâ tahtı da bir anda, kâinâtı da bir anda bir yerden bir yere nakletmeye kâdirdir, değil insanı!

Demek ki Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği kulunu kendisine çektiği zaman bir anda varıyor. Değil Kâbe-i muazzama’ya, itimat edin huzur-u ilâhi’ye bir anda varır. Sevdi de seçti, seçtiği için çekti.

Allah-u Teâlâ dilediği kulunu zâtına çeker. Aklını kullanan bu sevgili kullar üç yoldan Hakk’a varır: Aşk, muhabbet ve mahviyyet.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ: 4)

Allah-u Teâlâ lütfetmiş, kereminden müminlerin kalp gözünü açarak, onları mârifet nûruna ulaştırmış, rızây-ı Bâri’sine kavuşturmuş.

Cezbesiz hiçbir veli yetişmemiştir, bunu bilin. Çünkü bir kulun Hakk’a ulaşması, Hakk’ın o kulunu kendi tarafına çekmesi ile mümkündür. Hiçbir kimse kendi kendiliğiyle Hakk’a ulaşamaz.

Cezbe irfan ehlinin kalplerini tahrik eder; âşıkların gıdası, Hakk yolcularının zevk ve safasıdır. Şüphesiz bu da muhabbet ile kaimdir. Çünkü her şey sevgi ile mümkün olur. Aşk öyle bir lütuftur ki, ifadeye sığmaz. Hakk’tan geldiği için Hakk’a ulaştırır.

Mahviyyet de öyle bir lütf-u ihsandır ki Allah-u Teâlâ’ya kavuşturur. Zira bunlar kime verilmişse, Hâlik ile mahlûk arasındaki perdeleri kaldırır, bütün sıfatları, dilekleri kül eder.

Aşk ateştir, aşk lezzettir, Hakk’a ulaşmak için güç kaynağıdır.

Mevlânâ Câmi -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki;

“Mecâzi de olsa aşk ve sevgiden yüz çevirme, vazgeçme, zira o hakiki aşka ulaştırmak için bir vasıtadır, köprüdür.”

Aşık olanın elem ve mihnete alışması lâzımdır. Çünkü sevilen, sevenin başkası ile meşgul olmasını istemez. Sevilen her ne kadar ezâ-cefâ ederse de sevgisinde samimi olan aşık bunları hoş karşılamalıdır.

“Sevgilinin yaptığı her şey sevimlidir.”

Aşıka en tatlı gelen şey, sevgilisi için yanmaktır. Mânen gıdalanmak elbette aşkullah ve muhabbetullaha bağlıdır. Aşk ve muhabbetin kemâline erenler, Mahbub-u hakiki ile olmaktan ve O’na hizmetten başka hiçbir şey düşünmezler.

Bunlar akıl yolu ile Hakk’a varan hakikat yolcularıdır. İnsan-ı kâmil’in makamıdır. O Hakk’a varmış ve Hakk’ta kül olmuştur. Bunlara “Hakk’a varmış.” denir. Kelime-i Tevhid’in sırrına mazhar olmuştur. O zamana kadar kendisinin de kâinatın da yokluğunu düşünüp, Allah-u Teâlâ’nın varlığını tesbih ederken; bu makama geldiğinde, kendisinin de kâinâtın da hakikatını görür. Meğer hep O imiş. Başka bir şey yok.

Müminlerin kalp gözlerini açarak, onları mârifetin nuru ile rızâ-i Bâri’sine eriştiren Allah-u Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun.

Allah-u Teâlâ tecelli edince, her şey helâk olucudur. Zât-ı ilâhi’nin nurları tecelli edince, beşeri vasıflar eriyerek tamamen yokluğa gömülür. Bu öyle bir tecelliyâttır ki kendi nurundan başka bütün nurlar mahvolur.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“O’nun varlığından başka her şey helâk olucudur.” (Kasas: 88)

Diğer taraftan Allah-u Teâlâ onda tecelli ettiği zaman artık Hakk vardır. Ne kendisi ne de aklı kalır. O var, başka bir şey yok.

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“Allah dilediğini mahveder, siler. Dilediğini de sabit kılar.” (Râd: 39)

Bu halden sonra kudsi ruh bâki kalır. Allah-u Teâlâ’nın nuru ile nazar eder. O’na bakar, O’ndan bakar, O’nunla bakar.

Demek ki Allah-u Teâlâ bir kula neler bahşediyormuş! Bir kula yapıyor bunu, bir lütf-u ihsan olarak.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Onlardan bir kısmı da Allah’ın izniyle hayır yarışlarında öncü olanlardır. İşte bu, büyük bir fazl-u keremin tâ kendisidir.” (Fâtır: 32)

Akl-ı kül’de olanların ilmi:

Bunlar hakikata alınmıştır, hiçbir şey olmadığını görür, gayesi vâsıl-ı Hakk’tır ve fakat o daha asıl akl-ı kül’e ermemiştir. Orası ilk basamağın tırnağıdır. Bu nokta daha evvel şöyle izah edilmişti: Çalışır çalışır çalışır, teyyare meydanına kadar gelir, amma vâsıl-ı Hakk olmak murakaba ile kaimdir.

Akl-ı kül’ün kalpteki durumu:

Kelime-i Tevhid’i sır gözü ile söylemek gerekir. Bu söylendikten sonra sır gözü ile tevhid nuruna nazar etme imkânı hâsıl olur. Zât-ı ilâhî’nin nurları tecelli edince, beşerî vasıflar eriyerek tamamen yokluğa gömülür. Burası “İstihlâk” makamıdır. Yokluğun da ötesinde bir yokluktur. Bu tecellide kendi nurundan başka bütün nurlar mahvolur.

Bu âlem “Tecrid” âlemidir. Allah-u Teâlâ’dan gayri her şeyden soyunulur. Bunun da sonu vuslattır.

 

DÖRT AKIL DERECESİNİN HÜLÂSASI

Allah-u Teâlâ’nın akl-ı meaş’ta olanlarla çekiştiğini, akl-ı mead’da olanlara tenbihat yaptığını, akl-ı nûrânî’dekilere sofrasını açtığını, akl-ı kül’de olanları kucakladığını beyan etmiştik.

Önemli olduğu için bunun da izahını yapalım:

Çekiştiği kimse; Hakk’tan ayrılmış, nefsin yaşama malzemesini temin etmeye çalışıyor. Bunların hayatları bomboştur. Çünkü Hakk’ı bırakmışlar, yoldan sapmışlar, şeytana uymuşlar, nefsine tapmışlardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.” buyuruyor. (Kehf: 104)

Tenbih ettiği kimse; hem nefsini düşünüyor, hem de ahirete götürecek şeylerin teminini düşünüyor. Fakat yalnız düşüncede kalıyor, ya götürür ya götüremez.

İnsanoğlu mala-mülke bel bağlamış, hepsi kendisinin zannediyor. Halbuki mülkün vârisi yine Allah-u Teâlâ’dır.

Sofrasına aldığı kimse; o artık hakikatı kavramış, yükünü atmaya çalışıyor, Hakk’a yaklaşmaya çare arıyor. O ancak burada ayılıyor.

Kucakladığı kimse; o Hakk iledir, Hakk’dan ayrılmamak için niyaz ediyor. “Allah’ım beni zâtından ayırma!” diyor. O ahirette de Naim cennetindedir. Daima Allah-u Teâlâ’nın huzurundadır.

Bu gibi kimseler hem dünyada hem ahirette Allah-u Teâlâ ile olmak isterler. Dünyadaki durumları da bu, ahiretteki durumları da bu. Aynı durum dünyadan ahirete intikal etmiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” buyuruyor. (Necm: 39)

Bu “Kucaklamak” kelimesi belki yabancı gelebilir. Âyet-i kerime’ye dayanarak bu sözleri söylüyorum.

Çünkü Allah-u Teâlâ bu sevdiği kullar hakkında Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar sıdk makamında, kuvvet ve kudret sahibi Hükümdar’ın huzurundadırlar.” buyuruyor. (Kamer: 55)

Onları çok sevdiği için, onlar hakkında böyle buyurduğu için, bu kelimeyi kullandık.

Allah-u Teâlâ bir kulu severse kendisine yaklaştırır. Sevdiği için, o kul kendisine yakın olmak ister. Bu kimse için hayat, ölüm, kabir, mahşer... diye bir şey yoktur. “Allah’ım beni dünyada da, kabirde de, mahşerde de, cennette de lütfundan ayırma!” diye niyaz eder. O yalnız Hakk’ı ister, Hakk ile olmak ister.

Aklın derecelerini ve her derecedeki akıl sahiplerinin durumlarını daha güzel kavrayabilmeniz için bazı misaller:

Bir babanın dört oğlu var. Bunlardan bir tanesini büyütmüş, okutmuş, sermaye vermiş ve ona şu tembihi yapmış: “Şu komşu bize düşmandır, çok kötüdür, ondan sakın, onunla görüşme, konuşma!” demiş. Bu tembihi yaptığı halde, o bunun tam aksini yapmış, onunla dostluk kurmuş. Onunla beraber isyana ve tecavüze yönelmiş, yoldan çıkmış, âsi olmuş.

Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurmuştu ki:

“Ey Âdemoğulları! Ben size şeytana ibâdet etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır diye emretmedim mi?” (Yâsin: 60)

Ona bu tembihat yapıldığı halde, o düşmana uydu, üstelik tecavüze de kalktı.

Oğlunuz bu hakareti size yapsa, bir baba olarak siz ne yaparsınız? Ya bir kul Allah-u Teâlâ’ya karşı bunu yaparsa, bunun cezasını siz düşünün ve kararınızı verin.

İsmi üstünde fâsık!

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmış fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)

İkincisine de aynı tembihi yapmış. O babasının yanında görünüyor ve bazı işler de görüyor. Fakat düşmanı ile gizlice dostluk kurmuş, alış-verişini onunla da yapıyor.

Halbuki Allah-u Teâlâ bu gibi kimselere de şöyle buyurmuştu:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allah’ın hesap günü hakkındaki vaadi gerçektir. O halde sakın sizi dünya hayatı aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın affına güvendirerek sizi aldatmasın.” (Fâtır: 5)

Bakanlar onu burada zannediyor, o ise sıfat-ı hayvâniyesinin icabını, icraatını yapıyor. Kiramen kâtibin melekleri ise hem her anının fotoğrafını çekiyor, hem de her kelimesini teybe alıyor. Bu işten de onun hiç haberi yok.

Üçüncüsü hâlisane hizmet ediyor, hainlik yapmıyor. Kendisini yetiştireni, yedirip içireni, mallarını emniyet altında tutanı biliyor ve şükrünü yapıyor, sahibini itiraf ediyor, yüksek maaşla da çalıştırılıyor.

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk: 2)

Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere, imtihan sahasında olduğunu, gönderiliş sebebini biliyor.

Dördüncüsü ise, tam bir itimat sağlamış olduğu için, kısmen işin idaresi dahi ona teslim edilmiş. Onun bu durumu, Yusuf Aleyhisselâm’ın zindandan çıkıp maliye nazırı olmasına benzer. Bir köle iken onu efendi yapmış, onu lütfu ile vazifelendirmiştir. Bu ne büyük bir saâdettir!

Buna da ihlâsı, güzel davranışları, her hususta itimada şayan oluşu sebep olmuştur. Dünyada da, ahirette de saâdet ve selâmete erdirilmiştir.

 

Bu Dört Derecenin Hülâsası:

Akl-ı meaş’ta olup Allah-u Teâlâ’nın çekiştiği kimseler; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin, Hadis-i şerif’lerinde haber verdiği ve “Binde biri cennete, dokuzyüzdoksandokuzu cehenneme.” buyurduğu cehennemliklerdir.

Akl-ı mead’da olup Allah-u Teâlâ’nın tembih ettiği kimseler; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin Hadis-i şerif’lerinde ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını, yetmişikisinin cehenneme gideceğini haber verdiği dalâlet fırkalarından olanlardır.

Herkes bir dolap çeviriyor, amma o dolabın kendisini nereye çevireceği belli değil. Çünkü dünya bir dolap, Allah-u Teâlâ’nın hükmü onu nereye çevirecek?

Akl-ı nûrânî’de olup Allah-u Teâlâ’nın sofrasına aldığı kimseler; yetmişüç fırkaya ayrılan müslümanların o bir kurtuluş fırkasına dahil olanlardır.

Akl-ı kül’de olup, Allah-u Teâlâ’nın kucakladığı kimseler; artık onlar O’nun öz kulu olmuşlardır. O bir kul iken sahibi onu efendi yapmıştır.

Satır ilim sahipleri “Akl-ı meaş”, “Akl-ı mead” ve “Akl-ı nûrânî” ye kadar çıkar ve orada kalır.

“Akl-ı kül” ve “Ulül-elbâb” akıllar sadır ilmine dayanır. Allah-u Teâlâ dilediğini ulaştırır.

 

ULÜL-ELBÂB

Allah-u Teâlâ’nın duyurması ve göstermesi ile husule gelen bir akıldır. “Akl-ı kül”den sonra artık akıl çalışmaz. Ancak ondan sonraki beşinci akıl, Allah-u Teâlâ’nın duyurması ile ve göstermesi ile olan bir akıldır. Bu ise “Ulül-elbâb”dır.

Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’sinde “İlimde derinleşenler” diye vasıflandırdığı kimseler işte bunlardır. Bu ilim doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ’dan gelir, bu ilmi ancak bildirdiği kimseler bilir, başkasına şâmil değildir ve faydalı olan hakiki ilim de budur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“İlim ikidir. Birisi dilde olup (ki bu zâhirî ilimdir) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizî)

Tarif edilen bu ikinci yol, yani münevver yol bu Hadis-i şerif’le öğrenilmiş oluyor.

Bir “Satır ilmi” vardır. Bu ilim duymakla, okumakla öğrenilir. Bir de Allah-u Teâlâ’nın kalbe koyduğu ilim vardır ki, bu “Sadır ilmi”dir, buna “Mârifetullah ilmi” de denir. İşte bunlar bu gayeye ulaşmış ve bu faydalı olan mârifetullah ilmine vâkıf olmuşlardır. Hem zâhirî hem bâtınî misal âlemine uçabilmek için iki kanatlı kuş mesabesinde olmuşlardır.

Ulül-elbâb, bütün varlığından soyunur, hiçbir şey bilmediğini ve câhil olduğunu itiraf eder. Çünkü dıştan içe geçmiştir, zâhirden bâtına intikal etmiştir.

“Ölmeden evvel ölünüz.” (K. Hafâ)

Hadis-i şerif’inin sırrının tecelliyatı burada başlar.

Yerine göre ne akıl ne ilim burada çalışmaz. Burası Ulül-elbâb’a âittir. Bunlar Allah-u Teâlâ ile karşı karşıya gelenlerdir.

Allah-u Teâlâ ona ne bildirirse onu bilir, ne gösterirse onu görür. Gerçekten hiç olduğunu gözü ile görür ve bilir. Çünkü Hakk’a vâsıl olan Hakk’ı görür, kendisini görmez. Allah-u Teâlâ’ya iman eder, kendisini inkâr eder. Bu öyle bir makamdır.

Allah-u Teâlâ o kulundan perdeyi dilediği kadar kaldırır ve esrârını ona duyurur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İlimde derinleşenler ise: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır.’ derler. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlarlar.” (Âl-i imran: 7)

İşte Allah-u Teâlâ ancak ilimde derinleşen ve aklı Ulül-elbâb’a varan hakikat ehlinin hakikatı kavrayacağını beyan ediyor, başkası kavrayamaz.

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“Ancak akl-ı selim sahipleri öğüt ve ibret alırlar.” (Zümer: 9)

Ulül-elbâb’dan başka kimse bunu tefekkür edemez. Bu sırlara ancak o mazhar olur.

Ulül-elbâb’da olanların ilmi:

Bu doğrudan doğruya vehbidir, Allah vergisidir. Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın vârisidir.

Allah-u Teâlâ’nın imanı kalbine yazması ile, nuru kalbine akıtması ile, kalp kulağına duyurması ile, kalp gözüne göstermesi ile olur, Allah-u Teâlâ bu kullarına lütfu ile ilham eder.

 

“Ulül-elbâb” İki Türlüdür:

1. Zâhirî ulül-elbâb: Allah-u Teâlâ kimi ilimde derinleştirdiyse bunlar ilimde derinleşenlerdir.

2. Bâtınî ulül-elbâb: Allah-u Teâlâ’nın kendinde derinleştirdiği kullar vardır ki, bunlar Hakk’a vâkıftır, Allah-u Teâlâ’ya vukûfiyet kesbederler.

Ezcümle kimi ilme vâkıftır, kimi Hakk’a vâkıftır. Kimisini ilimde derinleştirmiştir, kimisini Zât-ı akdes’inde.

Allah-u Teâlâ onlara kendi ilminden ve hilminden ihsan eder. Binaenaleyh Ulül-elbâb’da olanlar doğrudan doğruya vehbîdir. Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın vârisidirler. Allah-u Teâlâ bir peygambere dilediğini verdiği gibi, vehbi ilim de böyledir, çalışmakla okumakla öğrenilmez.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ: 4)

Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?'' ŞEMS-İ TEBRİZİ
Bin defa mazlum olsan da;
Bir defa zalim olma..!!!

*Hz.Ali
ADAM OLMADAN BÜYÜK HUZURA GİRİLMEZ
Vaktiyle ufak esnafdan Muvaffak isminde selâbet-i dîniyye esbabından bir zat, az alışverişinden, dişinden, tırnağından arttırdığı para ile bir hacc parası biriktiriyor. Hac yoluna çıkacağına bir gün kala dükkânında meşgul iken bir hâmile kadın ma'sum bir çehre ve afîfâne bir tavırla bir şey taleb eder gibi dükkânın önünde duruyor.
Muvaffak, kadıncağızın o şekilde duruşundan bir şey söyleyeceğini hissederek:
"Hanım, bir arzunuz mu var?" diye soruyor, kadıncağız:
"Ah efendi amca, şu karşıki evde bir yemek pişiyor, kokusunu aldım, çok imrendim, çocuğumu kaybedeceğim, ne olursunuz bana bir lokma isteyemez misiniz?" diye ricada bulunuyor.
Attar Muvaffak hemen dükkânından fırlayarak doğru karşıdaki komşusunun kapusunu çalıyor, kapuyu açanlar ne istediğini sorduklarında, Muvaffak efendi:
"Aman şu pişirdiğiniz yemekden bir tabağa iki lokma koyunuz da bana veriniz" diye istirhamda bulunuyor. Hâne sahibi:
"O yemekden bir lokma dahi veremeyiz" diye cevab veriyor, Muvaffak efendi bu cevâba şaşırıyor:
"Canım, ne olur?" diye tekrar ısrarda bulunuyorsa da, hâne sahibi yine:
"Hem veremeyiz, hem şer'an bizden başkası da o yemekden yiyemez" deyince, bu defa Muvaffak efendiyi büsbütün merak sanyor ve sebebini soruyor, hâne sahibi:

"Acib bir imtihan geçiriyoruz" diyor. "Derin bir sülûke girdik, Kudret bizi sımsıkı sıkdı, yine kudretiyle açsın. Günlerden beri ne yapdıksa bir lokma bir şey kazanamadık, açlık had devrini aldı, ölüm tehlikesi yaklaşdı, şehrin hâricinde yeni ölmüş bir eşek bulduk, onun etini kaynatıyoruz. Şerîatimizde haram olan bu yemek ancak ölüm tehlikesinde yenir, onun içün size veremiyorum, ancak bizim çoluk çocuk yiyecek."

Muvaffak efendi bu sözler karşısında hayretler içerisinde kalarak ve bütün vücûdunu rikkat kaplayarak:
"Siz yine de ondan bir lokma verin, bu da başka tehlikeli bir yere verilecek" diye pişen yemekden bir parça alıp dönüyor ve keyfîyyeti hâmile kadına anlatıyor, kadından da tabiî hemen o hâl geçiyor. Fakat Muvaffak efendi, karşısında bu kadar zarûretde olan bir komşusunun mevcudiyetinden şimdiye kadar haberdâr olmadığına gayet müteessir olarak ve binâen'aleyh ne yüzle Beytullah'a yüz süreceğini, hangi haliyle huzûr-ı peygamberiyi ziyarete gideceğini düşünerek, kendi kendine: "Henüz adam olamamışsın Muvaffak" deyip, gençliğinden beri biriktirdiği hacc parasını alıp, hemen çoluk çocuğuyla aç kalan o ailenin kapusuna koşup özür dileyerek ve gözleri rikkatle dolu olduğu hâlde onlara terkediyor, yine kendi kendine "Adam ol da öyle hacc'a gidersin" diyerek tekrar dükkânına dönüyor.

O gece rü'yâsında İmâmü'l-Enbiyâ Efendimiz gayet beşuş bir çehre ile kendisine tecellî ederek:

"Ya Muvaffak! Beni memnun etdin, Rabbim de seni memnun etsin" diye ikramda bulunuyorlar ve: 'Yârın âlem-i kıyâmetde seninle yan yana şöyle duracağız" diye iki mübarek parmaklarını yan yana getirerek gösteriyorlar.

Ey hakikat yolcusu!
Dikkat edersek bu hâdise, bütün ibâdat ve tâatlerin kabul edilmesi için ihlâsa makrûn olmasının şart olduğunun ne kadar açık bir örneği ve Cenâb-ı Hakk'ın, kulunun ihlâsına ne kadar ince nazar etdiğinin ne vâzıh bir misâlidir. Evet, ihlâssız amel, ruhsuz cesede benzer, ruhsuz cesed de cifedir, kokar.
Onun içün Kur'ân-ı Mübîn'de infâkı emreden âyet-i celîle yetmiş iki yerde, namazı emreden âyet-i celîle otuz iki yerde, orucu ve haccı emreden âyet-i celîle bir, iki yerdedir.

MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ. (K.S.)
Maneviyat Bağçesi-EVLİYAULLAH SÖZLERİ-Arifler Sofrasi
isimli eserinden alınmışdır.
Görmeden Allah'ın varlığını nasıl biliriz? ( Türkçe altyazılı )
http://www.youtube.com/watch?v=qQLwmGYGKPw&feature=fvwrel
"Edison mü'min mi öldü kafir mi" 348. konferansından bir bölüm
http://www.youtube.com/watch?NR=1&v=ObXLXwVvgG0&feature=endscreen
 
Cüneyd-i Bağdadi ile Ebu Bekir Şiblî aynı günde hastalanırlar. Her ikisini de aynı hekim tedavi etmektedir. Fakat hekim inançsızdır. Hekim önce, Ebu Bekir Şiblî’ye hastalığını sorar

-Hiç! cevabını alır.

Hekim aynı soruyu Cüneyd’e de sorar, o ise, ayrıntısıyla bütün hastalığını anlatır…
...
Bir süre sonra iki büyük gönül, Cüneyd ve Şiblî karşılaşırlar. Şiblî Cüneyd’e sorar:

-Derdini bir inançsızın önüne niye serdin?

-Bilsin istedim dost olan bu dertlerle karşılaşıyor . Ya düşmanı hangi belalar bekler.

Sonra da hikmetini anlamadığı şeyi Cüneyd, Şibli’ye sorar:

-Peki, sen niçin derdini söylemedin?

-Dostu, düşmana şikayetten utandım.

 
Sultan süleyman emir verir çalışanlarına. ''Bana öyle bir yüzük yapın ki baktığımda hüzünlü isem sevineyim, sevinçli isem hüzünleneyim'' Ve adamları başlarlar düşünmeye sonunda bulurlar ve yüzük yapılır... Sultan süleyman yüzüğü takar ve bakar: Tam istediğim gibi olmuş der. Yüzükte şu yazar; ''BU DA GEÇER YA HU''... Sevincimizede, üzüntümüzede ''BU DA GEÇER YA HU'' Diyebilmek duasıyla...
 
‎" Kalp kendisinin misâfirini bulunca meşgul olabilir mi? "

http://www.youtube.com/watch?v=phGF9QOQ-jU
İNSANIN ÜMMİDSİZLİĞİ,GAM VE KEDER İÇİNDE YAŞAMASI;KENDİ SAADETİ İÇİN YAŞAMAK İSTEMESİNDEN DOLAYIDIR..

İNSAN ALLAH İÇİN YAŞAR VE ONUN İÇİN YAŞADIĞINI İDRAK EDER İSE GAM VE KEDERDEN AZADE OLUR,HAYATIN ZEVKİNİ ANLAMAYA BAŞLAR..ÇÜNKİ HAYATI İNSANA ALLAH VERİR ALLAH !..

MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.)
KONFERANSLARDAN KESİTLER

Allah
 

Allah ( God )

BEN GİZLİ BİR HAZİNE İDİM...( HADİS-İ KUDS-İ)

Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.

Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.

 
Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.

Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.

“Küntü” (Ben idim) ifadesiyle Zat-ı Mutlak
kendine daha henüz bir isim vermezden evvel kendini
isimsiz (ben) diye ifade ederek bildirmektedir.

“Kenzen mahfiyyen” (gizli bir hazine.)
ifadesi ile, â’maiyytinin hakikatini bildirmektedir.

“Fe ahbebtü” (Sevdim-arzu ettim.) İfadesi
ile, Zât-ı Mutlağın âlemde ilk olarak faaliyyete geçen
sıfatının(hub) muhabbet sıfatı olduğunu bildirmektedir.

“En urafe” (ârif olmak-bilinmeklik.) İfadesi ile
bilmek ve yaşamak-irfaniyyet-i nin ne derece mühim
olduğunu ve bilinçli sevginin irfaniyyet sıfatı ile güzel
olduğunu bildirmektedir.

(Fe halektül halke) (Mükevvenât-halkı, halk
ettim.) İfadesiyle Ulûhiyyetinden halkıyyetine olan
tenezzülünü ve halkıyyet sıfatını bildirmektedir.

(li uğrafe bihi.) (Halk ve mükevvenatımdan
yola çıkarak bana arif-bilici, olmanız için. Bu
halkıyyet ve tenezzülü itibariyle O nu tanımağa
çalışarak gelinen yoldan tekrar geriye dönmek için
"La ya'rifullahe illallah: Allah'ı, Allah'tan başkası bilmez.
"Bir an olsun düşüncelerden vazgeçsen ne olur? Balık gibi bizim denizimize dalsan, orada dalgalar yutsan ne çıkar?"

Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rûmi....         (Divan-ı Kebir)

Divan-ı Kebir (Büyük Divan) Mevlana Celaleddin Rumi'nin söylediği ilahi aşk şiirlerinden oluşan, 44 bin 8 yüz 34 beyitlik (rubai beyitleri ile birlikte yaklaşık 50 bin beyit) nazım bir eserdir. Mevlana'nın Âşıklar Divanım biçiminde adlandırdığı eser aynı zamanda Şems Divanı, Divan-ı Şems-i Tebrizi olarak da anılmaktadır. İslam edebiyatında divanların, şairlerinin isimleri ile anılması geleneğine ters düşen bu son adlandırma; Mevlana'nın gazellerinin sonunda kendi adı yerine (birkaç istisna dışında) her zaman Şems-i Tebrizi adını kullanmasından kaynaklanmaktadır.

Eser, Horasan ilinin halk Farsçası ile yazılmıştır. Yek avaz gazellerden oluşur.

Mevlana bu gazellerinde, "Şems (güneş) başta olmak üzere, bağ-bahçe, gül-bülbül, âşık-mâşûk, deniz-damla, mey-sâkî gibi sembollerle ilâhî aşkı hep ön plânda tutmakta; Mesnevî'sinde olduğu gibi Allah'a kavuşmadan gönlünün huzur bulamayacağını, ilâhî aşkı yazmada aciz kalıp kaleminin kırıldığını, bu dünyanın bir balçıktan ibaret olduğunu, çok yemenin menzile ulaşmada engel teşkil ettiğini, aşkın akla olan üstünlük ve yüceliğini, nefsin kötülüğünü, miskin miskin oturan insanların bu tembellikleriyle maksada (ilâhî aşk) ulaşamayacaklarını, gecelerin uyumakla değil de aşk ve ibadetle geçirilmesi gerektiğini"[1] vurgulayarak şiirlerini didaktik bir üslupla söylemektedir. Bazı şiirlerinde de gazelin ruhundan farklı olarak sosyal konulara girer; rüşvet yiyen kadıları eleştirir; yalancı şeyhleri, yobaz bilginleri menfaatçi ve aşağılık olarak nitelendirir; pazar yerlerinden, düğün adetlerinden, sokakta oynayan çocuklardan, zulmete direnişten, özgürlükten bahseder[1].

Bize Doğru Gel, Bize!

Bizi aldatan bizden değildir.

doga resimleri 127 Bizi aldatan bizden değildir.

Bizi aldatan bizden değildir.

Kimsesiz Hiç Kimse Yok

Hiç kimse yok kimsesiz
Herkesin var bir kimsesi
Ben bugün kimsesiz kaldım
Ey kimsesizler kimsesi
*******
Kimse aradığım yollarda
Kimsesizlik kimsem oldu
Dinsin artık hicranın cana
Kimse aradığım yollar
Kimsesiz kimselerle doldu
 

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

AĞLASA DERD-I DERÛNUM ÇEŞM-I GIRYÂNIM SANA

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânım sana
Âşikâr olurdu gâlib râz-ı pinhânım sana

Mesned-i hüsn üzre sen ben hâk-i rehde pâymâl
Mûr hâlin nice arz ede Süleyman’ım sana

Şem’i gör kim meclisinde ağlayıp başdan çıkar
Hoş yanar yıkılır ey şem’-i şebistânım sana

Subh gibi sâdık olduğum gam-ı aşkında ben
Gün gibi rûşen durur ey mâh-ı tâbânım sana

Dün rakîbin cevrini men’ eyledin ben hastadan
Eyledi te’sir gûyâ âh u efgânım sana

Zahm-ı hicrân şerhi çün mümkün değildir dostum
Sîne-çâkinden haber versin girîbânım sana

Eyleme gönlün gözün cevr ile Avnî’nin harâb
Dürr ü gevherler verir bu bahr ile kânım sana

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

AÇIKLAMA:

(Sevgili!) İçimdeki dertler ile, yaş dolu gözlerim senin için ağlayacak olsa,
(gönlümdeki) gizli sırlarım (gözyaşlarıma) gâlip gelir ve (sırlar) sana aşikâr olurdu.

Sen güzellik tahtında (oturuyorsun): bense yolunun toprağında pâymâl (ayaklar altında) kalmışım.
Hâl bu iken a Süleyman’ım, sana bir karınca (denli âciz olan) durumumu nasıl arz edeyim? ‘ Divân edebiyatında Süleyman ihtişâmı; karınca da acziyet ve zayıflığı temsil ettiği için şair de kendini karınca; sevgilisini Süleyman olarak nitelendirmiştir.’

Muma da bak! Senin (bulunduğun) meclisinde ağlayıp baştan çıkmakta. Ey odamı aydınlatan!
O mum senin için ne de hoş yanıp yıkılıyor.
‘Mum yanarken, baştaki fitilin kenarlarından ağlıyormuş gibi akar.
Şair buna gıpta ediyor ve onu sevgilinin aşkı ile baştan çıkmış veya o uğurda başını vermiş olarak gösteriyor.’

Ey ay gibi parlayan sevgilim! Benin sana karşı, aşkının yolunda sabah kadar sâdık olduğum, (doğrusu) gün gibi âşikârdır.

Dün rakiplerimin, aşkının hastası olan bana yaptıkları eziyetleri meneyledin. Galiba âh ve feryatlarım sana tesir etmiş!

Dostum! Anlaşılan o ki (bağrımdaki) ayrılık yarasının şerh etmek mümkün görünmüyor.
(Bari) açık duran şu yakam, (aşkından dolayı) göğsümdeki (şerha şerha olmuş) yarıkları sana göstersin (de insafa gel!)

(Sevgilim!) Eziyetlerinle Avnî’nin gözlerini ve gönlünü harap etme!
Zira bu deniz (gibi coşkun gözlerim) , sana inciler; bu maden ocağı (gibi gönlüm) de mücevherler sunar.

  Osmanlı Devleti’nin tüm kurumlarıyla bir Sünnet devleti olduğunu aktaran Yavuz Bahadıroğlu ise, Osmanlı Padişahları ve halkı Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Sünnetine göre yaşadıklarını söyledi. Osmanlı Padişahlarının Peygamberimiz (s.a.s.)’e sevgisinin çok fazla olduğunu belirten Bahadıroğlu, “Osmanlı Devleti Padişahlarından Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e olan sevgisini bilmeyen yoktur. Bu Padişahlarımız Hz. Peygamber (s.a.s.) aşkı münasebetiyle hayatlarının her dakikasını Efendimizin yaşadığı gibi yaşamışlardır. 2. Abdülhatim Han, öyle bir Hz. Peygamber (s.a.s.) sevdalısıdır ki, hacca gitmemesine rağmen Mekke’nin 7 albümlük fotoğrafını çektirmiş ve sarayına asmıştır. 2. Abdülhamit Han Peygamberimiz (s.a.s.)’e olan sevgisi nedeniyle İstanbul ile Medine arasına tren rayı yaptırmıştır. Tren, Medine yakınlarına geldiğinde ses çıkartarak Peygamberimiz (s.a.s.) rahatsız eder düşüncesi ile tren rayının üstününe keçe yerleştirmişlerdir” dedi. Kanuni Sultan Süleyman’ın da Hz. Peygamber (s.a.s.) aşkı nedeniyle, Efendimize yüzlerce şiir yazdığını da belirten Bahadıoğlu, “Şiir aşık olunan kişiye yazılır. Kanuni Peygamberimiz (s.a.s.)’e nasıl bir aşk beslemiş ki Efendimize yüzlerce şiir yazmış. Diğer Padişahlarımızdan 2. Murat ise, Mekke ve Medine, o dönemde bizim olmamasına rağmen vefat ederken 10 bin altın buradaki cami ve mescitlerin bakımı için göndermiştir” ifadelerini kullandı.

       Osmanlının öfkesi bile zikir merkezlidir. Ecdad kızdığı zaman bile, Allah, Allah, Fe Subhanallah vb. ifadeler kullanırdı. Bu durum Peygamberi bir özellikti. Şimdi ise İngiliz ağzıyla vav denilmektedir. Yozlaşma kendini açıkça göstermektedir diyerek konunun bir başka boyutunu anlattı.

       Günümüzdeki insanlara baktığımızda çoklarının üzerindeki kıyafetlerle birlikte yedikleri ayaküstü yiyecekler ve cola gibi benzeri içecekleri tüketenlerin kahrolsun Amerika demelerine hadi oradan canım sende, Amerikan malzemesi kullanarak ona karşı çıkmak olmaz demiştir. Cola içeceğine ayran iç. Ayaküstü yemek yemek kültürümüzde yoktur. Bırakınız ayakta yemek yemeyi, dışarıda herhangi bir şey yemek doğru değildir. Oturarak yemek yemek Sünnete uygundur.

       Sultan Ahmet camiini yaptıran padişah çok dindardı. Sultan Ahmet Camiini 6 minareli yaptırmak isteyince Kâbenin Minareside 6 tanedir. Burayı onun denginde yapamazsın denilince o zaman Kâbeye iki minare daha ilave ettirmiş ve 6 minareli olarak yaptırmıştır. Peygamberimizin ayak izinden resmini çıkarttığı bezi sürekli başında taşımış, Efendimize sevgisini aşikâr göstermiş 28 yaşındayken vefat etmiş olan büyük bir şahsiyet olduğu vurgulanmıştır. Sultan 1. Ahmet farklı şiirlerinde;

 Topkapı Sarayındaki ayak izlerinden birisi

N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim        

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-i Rusûlün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir

Bahtîyâ durma yüzün sür kademine o gülün

 

İftirakınla Efendim bende takat kalmadı

Yekpare oldu bu dil aşkta muhabbet kalmadı

Şol kader ağlattı beni bi çarei hükmü kaza

Giryeden hiç Hazreti yakup’a nöbet kalmadı diyerek veciz ifade etmiştir.

       Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s)’in getirdiği Prensiplerin birincisi sevmek, sevgidir. İkincisi Vermek, infak, zekât, sadaka v.b.dir. Üçüncüsü, görmektir. Hayatta güzellikleri fark etmeliyiz. Bunun stoklanma imkânı yoktur. Olayların güzel tarafını görmek önemlidir. Çürümüş olan bir köpek leşinden herkesin tiksinerek geçtiği bir durumda, Efendimiz; Ne güzel dişleri var diyerek farklı görme özellik ve güzelliğini bizlere göstermiştir. Dördüncüsü, hoş görmektir. Efendimiz’in kültürü hoş görmeyi gerektirmektedir.

        Osmanlı gücün yanına Adaleti koymuştur. Efendimizin hayatında sulh ve sükûn vardır. Ailesine yakınlarınada zaman ayırmıştır. Kısacası O her İnsanla görüşüp konuşmaktan kaçınmamıştır. Ecdad önce Tasavvufla yürekleri yumuşatmıştır. Bu sayede yönetici konuma yükselenler Milletlerine Zulmetmeden Adaletle iş yapmayı öğrenmişlerdir.

       Dava, Nemrut ateşinden, İbrahimler toplama davasıdır. Hayat mücadeleden ibarettir. Nemrut ateşi sönmüştür. Ancak o ateş yerine farklı olumsuzluklar ortaya çıkmıştır. Bazen bu ateşin yerine Televizyonu, bazen İnterneti v.b. görmekteyiz. İslâm aileye çok büyük önem vermiştir. Onun korunması için elimizden gelen gayreti göstererek Müslüman kimliğimizi korumalıyız denildi. Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.s.)’in emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek zorundayız. Bu özelliklerle dolu bir eğitim-öğretim alınmazsa sonuç felaket olur. Allah (c.c.) korkusundan uzak hayat yaşayanlar Kimya Mühendisi olunca İnsanların hayrına değil, bomba yapımı ile uğraşıp insanların felaketine sebep olabilmektedir. Bu ve benzeri göstermektedir ki, sadece okumak ve okutmak yeterli değildir. İslâm merkezli bir okumak gerekli ve önemlidir denilmiştir.

Fuzulinin su kasidesi mutlaka öğrenilmelidir. Peygamberimize olan sevgisi mükemmel anlatılmıştır.

       Şair Nabi, Hac yolculuğuna beraber çıktıkları, kafiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu görünce, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu nâtı söylediği aktarılmıştır.
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.

       Nâtın açıklaması şöyledir: “Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allah-u Teâlânın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak Teâlânın nazar evi, Resûl-i Ekremin makâmıdır. Burası Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir.

       O yüksek rütbeli kişi, bu mısrâların ne mânâya geldiğini anladı ve hemen ayaklarını toplayarak doğruldu. Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” dedi. Yûsuf Nâbî de; “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok.” dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Mâdem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz.” diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devâm ederek sabah ezânına yakın Mescid-i Nebî’ye vardılar. Mescid-i Nebî’deki minârelerden müezzin Ezân-ı Muhammedî’den evvel Nâbî’nin, “Sakın terk-i edebden…” diye başlayan nâtını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât, müezzinini buldular. Nâbî, müezzine; “Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun nâtı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu. Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gece bizlerin rüyâsını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezânından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medîne’ye girişini kutlayın.” Biz de Resûlullah Efendimizin emirlerini yerine getirdik.” Nâbî ağlayarak; “Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki Cihanın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti. Efendimizi gerçek anlamda sevmek böyle olur.

       Günümüzde yayınlanan dizilerde Osmanlı Padişahları’nın yanlış lanse edildiğini de dile getiren Tarihçi-Yazar Yavuz Bahadıroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bir Sünnet Devleti oluşturan Osmanlı Padişahları, gençlerimize yanlış öğretiliyor. Kanuni dönemine ait olduğu söylenen dizideki hiçbir konu ve dekor, Kanuni’yi ve o dönemi yansıtmamaktadır. Osmanlı Devleti’nde insanlar da Peygamberimiz (s.a.s.)’in Sünnetine göre yaşamış ve çok güzel bir hayat sürmüşlerdir. Cumhuriyet döneminde ise insanlarımızın güzel ve iyi bir yaşam sürdüklerini söylemeyiz. Bunun sebebi açık bir şekilde Peygamberimiz (s.a.s.)’in örnek alınmamasıdır. Günümüzde Zekeriya Beyaz ve Hülya Avşar gibi şahsiyetler örnek alındığı için yaşamımız güzel ve kaliteli olmuyor. Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un Asım’ın Nesli, Bediüzzaman Said Nursi’nin Nesli Cedid olarak düşündüğü nesilleri yetiştirmediğimiz sürece bizim Osmanlı gibi bir Devlet olmamız mümkün değildir diyerek sohbet tamamlandı.

       Ülkemizin gelişmesi, yaşantımızın güzel olması için Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i örnek almalıyız. Sıhhat ve afiyetler dilerim.

Şiirin Efendisi: Naat

Arapça bir kelime olan naat, lügatte: “bir şeyi överek anlatmak” demektir. Istılahta ise, Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed’i (s.a.v) övmek üzere yazılmış şiirlerin genel adıdır.
Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) övmek üzere yazılan şiirlerin bir türe dönüşmesi edebiyatımızın bu konuda ne kadar velud olduğunun göstergesidir. Ona (s.a.v) duyulan sevginin şiir ehlince asırlardır işlenmesi, naat yazmanın adeta “şiir örfü” olması ise gurur verici bir durumdur.

Her şair, şiirinde kendi serüveninin bir kısmını aktarmaktadır. Dolayısıyla naat kaleme alarak O “en güzel örnek”e kendi penceresinden yaklaşan her şair, aslında kendi dünyasının ikliminde Onu (s.a.v) aramaktadır. Yani asıl maksat, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) anlatmakla beraber Onun ilhamından nasipdar olmaya çalışmaktır.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat adlı eserinde geçen ve bir Arap şaire ait olan:

“Mâ medahtü Muhammeden bi makâlâtî
Lâkin medahtü makâlâtî bi Muhammedin”

Ben kelamımla Hazreti Muhammed’i(s.a.v) övmedim. Ancak Hazreti Muhammed (s.a.v) ile kelamımı yücelttim.

beytinde anlatılan bu durum, bizde Fuzuli’nin diliyle en veciz halini bulur:

“Yümn-i natünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü-i şehvâra su”

Senin naatini söylediği için Fuzulî’nin sözleri inciye dönüştü. Nisan yağmurunun inci tanesine dönüşmesi gibi.

Su Kasidesi’nden alınan bu beyitte Fuzuli, sözlerinin güzelliğini “naat”a bağlamaktadır.

Naat geleneği İslam’ın ilk yıllarından itibaren oluşmuştur. “Peygamber Şairi” olarak tanınmış olan Hassan Bin Sabit (r.a) naat türünün ilk başarılı örneklerini sunmuştur. Abdullah İbn-i Revaha’nın (r.a) “Es-subhu bedâ” diye başlayan bir şiiri ise günümüzde ilahi formunda seslendirilmektedir. Bunun yanı sıra naatlar arasında bir zirve sayılan Kaside-i Bürde’nin şairi Kaab Bin Züheyr’i (r.a) de anmak gerekir. Hazreti Ali (k.v), İbn-i Abbas (r.a), Kaab Bin Mâlik (r.a), Âmir Bin Sinan El-Ekvâ (r.a) da Peygamber Efendimiz (s.a.v) için şiirler kaleme almışlardır. Sonraki yıllarda Dağbel, Ferezdak, Kümmeyt, Mihyarü’d-Deylemî, İmam Busîrî, İbn-i Nebate gibi (Allah cümlesinden razı olsun) şairler de naat türünde eserler vermişlerdir.

Türk edebiyatında ise ilk naat örneğine Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’inde rastlarız. Edebiyatımızın bilinen en eski mesnevisi olan bu eserde Yusuf Has Hacib, münacat bölümünden hemen sonra on beş beyitlik bir naatla eserine başlar.

Naatlar, edebiyatımızda kendi içinde türlere de ayrılmıştır. En başarılı örneğini Süleyman Çelebi’de gördüğümüz Mevlid, yakın zamana kadar tıpkı mevlid gibi bestelenen ve Mirac Kandili’nde camilerde okunan Miraciye ve başlı başına bir tür olan Hilye, birer naat türü olarak zikredilebilir.

Bunun dışında naatların bizce en sadeleri elbette Yunus dilinden dökülmüştür. Öyle ki halkımızın kâhir ekseriyeti Yunus’un arı duru şiirleriyle yâd etmektedir Peygamber Efendimiz’i (s.a.v):

“Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed”
“Aşkın ile aşıklar yansın ya Rasulallah
İçip aşkın şarabın kansın ya Rasulallah”

gibi onlarca ilahi, halkımızın dilinde dolaşmaktadır. Divan şiirinin ilk örneklerini sunan Şeyhî ise:

“Yek-danesin cihan sadefinde güher gibi
Ey bî bedel, yetim anun için denir sana”

diyerek Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “yetim”liğini mükemmel bir teşbihle izah etmiştir. Kıt’aların sultanı oldukları kadar sözlerin de sultanı olan Osmanlı padişahlarından birkaçına kulak verelim.

Bakın ne diyor Selimî mahlasıyla şiirler yazan Yavuz Sultan Selim Han:

“Kimse sensiz bulamaz Hakk’a vusûl
Feyz-i lûtfunla olur merd-i kabûl
Rahmeten li’l-âlemînsin yâ Resûl
Elmeded ey ma’den-i nûr-i Hudâ”

Ya Muhibbî mahlasından süzülen bir nice şiirin efendisi Kanuni Sultan Süleyman Han:

“Umarım her bir adın başka şefaat eyleye
Ahmed ü Mahmud Ebu’l Kasım Muhammed Mustafa”

Peki ya Sultan III. Selim Han:

“Felekte pâdişah olsam da etmem itibâr ancak
Kapında kulluğumdur bana matlab yâ Resûlallah”

Divan edebiyatında hangi şaire baksak eşsiz bir naat görürüz. Öyle ki sırf naatlardan oluşan divanlar bile bulunmakta ve hatta Na’tî mahlasıyla şiirler kaleme alan şairler bulunmaktadır.
Meşhur naatlara gelince, ilk sırada elbette Fuzuli’nin Su Kasidesi zikredilmelidir. Su Kasidesi , bizce Türkçe naatların zirvesidir. Nabi’nin “Sakın Terk-i Edebten” diye başlayan naatı ise hem hikayesi ve hem de dili açısından muhteşemdir.

“Sakın terk-i edepten, kuy-i mahbub-ı Huda’dır bu
Nazargâh-ı ilahidir, Makam-ı Mustafa’dır bu.”

Yaman Dede’nin:

“Gönül hun oldu şevkinden boyandım ya Rasulallah,
Nasıl bilmem bu nîrana dayandım ya Rasulallah,
Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Rasulallah,
Cemalinle ferahnâk et ki yandım ya Rasulallah”

Şiiri ise bir alev gibi yanmakta ve asırlardır yürekleri tutuşturmaktadır. Şeyh Galib’in:

“Hutben okunur minberi iklimi bekada
Hükmün tutulur mahkeme-i ruz-i cezada
Gülbang-i kudümün çekilir arş-ı Hüda’da
Esma-i Şerifin anılır arz u semada
Sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim
Hak’tan bize Sultan-ı müeyyedsin Efendim”

Mısralarını da içeren müseddes şiiri de burada zikredilmelidir. Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri de o rahmet Efendisine (s.a.v):

“Kudümün rahmetu zevku sefâdır yâ Resûlallah
Zuhurun derdi uşşâka devadır yâ Resûlallah”

diyerek seslenmektedir. Bahtî mahlasıyla şiirler yazan Sultan Birinci Ahmed Han ise bugün halen Sultanahmet Camii’inde bir levha halinde asılı duran kıtasında şöyle der:

“Nola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazret-i şâh-ı Resûlün
Gülü gülzâr-ı muhabbet o kadem sâhibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.”

Doğrusu Divan edebiyatı, naat konusunda bir deryadır. Yüzlerce şairin muhteşem naatları arasında kendinizden geçersiniz. Bu şiir ummanında o rahmet Efendisini (s.a.v) aramak ve şiirin efendisi olan naatları bilmek, bu dili yaşamak için ne güzel bir yoldur.

Yazımızı noktalarken Peygamber Efendimiz’den(s.a.v) yedi yüz sene evvel yaşamış olan şair Es’ad Ebû Kerîb el-Himyerî’ye (r.a) kulak verelim. Zira o, şiirleriyle Efendimize (s.a.v) seslenmiş ve Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından tevhit ehli sayılmıştır:

“Şahitlik ederim
Varlıkları yok eden Allah’a
İman ederim onun göndereceği Resül’e
Yani Ahmed’e”

* * *

Burada zikredemediğimiz bütün naat şairlerini rahmetle anıyoruz.
Ve son söz: “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed”

MUHABBET, GÜL ÜSTÜNE!..

Gül, gerek divan gerekse halk şairleri tarafından en çok söz edilen çiçeklerin başında gelir. Sevgilinin yüzü ve yanağı ile sıkı bir münasebeti vardır. Hem koku hem de renk bakımından çok güzel olan gül, daima tazedir (verd). Şairlerimizde özellikle bahar mevsiminin yeri apayrıdır. Bahar demek; neşe, canlılık, renklilik, dağlar, kırlar, yeşillikler, kısacası yaşama sevinci, sevgi ve aşk demektir. Bütün bu unsurlar dile getirilirken kullanılan temel mazmunlardan yegâne gül tercih edilmektedir. Gülün diğer çiçeklerden, bitkilerden ayrılan özelliği bulunmaktadır. Bunların yanında ayrıca edebiyatımızda gül, bülbülün sevgilisi olarak da yer alır. Gül mazmunu bütün bunların yanında, mistik boyutu ile de kültürümüzde yerini almıştır. Tasavvufta gonca halindeki gül, birliği; açılmış gül ise birliğin çokluk halinde görünüşünü temsil eder. Bunların yanında gül, Hz. Muhammed’le de ilişkilendirilmiştir. Âşık Sümmânî, bir şiirinde aşkın ilahî boyutlarını açıklarken bir yerde şöyle der:
Bir şem’in aşkına oldum pervâne
Büsbütün yanardım yâr olmasaydı
Zemin-i cihânda gül mü biterdi
Eğer ki mübârek ter olmasaydı
Sümmânî, kısaca ‘’eğer o mübareğin teri olmasaydı yeryüzünde gül bitmezdi’’ demektedir. Sümmânî’nin burada bahsini ettiği husus, gülün, Hz. Muhammed’in yere düşen terinin damlalarından vuku bulması olayıdır. Rivayete göre, Peygamber efendimiz Mirac’a çıkarken terinden birkaç damla yere düşmüş ve düşen bu damlalardan ilk kokulu gül meydana gelmiştir. Bu sebeple gül, edebi ve tasavvufi kültürümüzde kutsanmış bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Süleyman Çelebi de ‘Mevlid’inde gülün bu özelliğine ayrıca vurgu yaparak Hz. Muhammed’in her bir terinden ayrı bir gülün bittiğini söyler:
                          Terlese güller olurdu her teri
                          Hoş direrlerdi terinden gülleri
Yunus Emre, meşhur ‘Sarı Çiçek’ ilahisinde, çiçeğe ‘gül, sizin neniz olur’ diye sorduğunda, çiçek; ‘’Gül Muhammed deridür’’ diye cevap verir. Yine Yunus başka bir şiirinde de:
                          Gül Muhammed deridür bülbül onun yâridür
                          Ol gül ile ezeli cihâna bile geldüm
Gül kokusu bakımından da ayrıcalıklı bir öneme sahiptir. Çünkü gülün kokusundan Hz. Muhammed’in kokusu tecrübe edilir:
     Güllerin kök ve dalları
     Mustafa’nın hoş teridir
     Onun gücü sayesinde gülün hali
Şimdi dolunay olmaya doğru gelişir (Mevlânâ)
Halk arasında yaygın olan ‘gül koklamak sevaptır’ düşüncesi, şüphesiz bu çiçeğin ve kokusunun Hz. Muhammed’i sembolü ile ilgilidir. Mevlidlerde gülsuyu ikramı başlı başına bir törendir. Gül suyunun bu tarzda kullanımı her biri eşsiz bir sanat niteliği taşıyan gülâbdânlar yapılmasına yol açılmıştır. Gülâbdân, bilindiği gibi, gül suyu serpmek için kullanılan ağzı dar, gövdesi geniş kaplardır.
Divan şiirinde, özellikle de tasavvufi şiirde, Hz. Muhammed güle, peygamberlik ise daima gül bahçesine (gülzâr) benzetilmiştir. Bu benzetmenin ayrıca Hz. İbrahim’in ateşe atılmasıyla ateşin gül bahçesine dönüşmesi olayıyla da sıkı bir bağlantısı vardır. Sultan I. Ahmed’in aşağıdaki meşhur dörtlüğü gül ve peygamber sevgisini birleştiren güzel örneklerden biridir:
                          N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
                          Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rüsûlün
                          Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
                          Bahtiyâ durma yüzün sür kademine o gülün
(Ne olurdu, o Resuller sultanının temiz ayağını tacım gibi daime başımda taşısaydım. Peygamberlik gül bahçesinin gülü, o ayağın sahibidir. Ey Bahtî, durma, o gülün ayağına yüzünü sür.) Yine, Alvarlı Efe de aşağıdaki beytinde; peygamberliği gül bahçesine benzeterek, Hz. Muhammed’in son peygamber oluşunu işaret eder.
                                   Gülistân-ı risâletde gül-i ter
                                   Nübüvvet bahçesinde verd-i ahmer
 
Divan şairleri de gül mazmununu, Hz. Muhammed’in terinden meydana gelmesi olayıyla ilgili olarak ‘ter’ ve ‘katre’ kelimeleriyle birlikte anarak daha çok ‘gül-i ter’ terkibi üzerinde yoğunlaşırlar. Burada ‘ter’i tevriyeli olarak hem ‘ter, damla’ hem de ‘taze’ anlamında kullanırlar. Meselâ Bâki aşağıdaki beytinde, âşığın sevgilisinin yoluna döktüğü yaşları, sevgilinin yüzünde gülün açılmasına yorar:
                                   Dökme yaşun katresin hercâyî dilber yoluna
                                   Yüzü açılmış güzel gül gibi ter-dâmân olur
 
Muhammed Gülü:
Görüldüğü gibi gül, tasavvufi sembolizmde ilahi güzelliği ifade ettiği gibi, Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed’i de temsil etmektedir. Peygamber ve gül sevgisi, gül şeklinde Hilye-i Şerifeler yapılmasına da yol açmıştır. Verd-i Muhammedî veya Gül-i Muhammedî denen bu hilyelerde dal ve yapraklar ortasında açılmış tek gülün üzerine ‘Muhammed’ yazısı, üst sağdaki gülün yapraklarında Allah’ın soldaki gülün yapraklarında da Hz. Muhammed v isimleri, yapraklara da Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma ve cennetle müjdelenenler yazılmaktadır.
 Gül, bu dini ve metafizik anlamlarıyla sadece şiirde değil, bezeme sanatının her dalında sevilerek kullanılmıştır. Taş oymacılığında, çini, seramik, duvar resimlerinde, kumaşlarda, kitap ciltlerinde sayısız gül figürü vardır. Kur’ân’daki hizib, secde ve aşir işaretlerine de gül adı verilir.
 (Not: Yukarıdaki Gül-i Muhammedî resmi, Annemarie Schimmel’in ‘’Ve Muhammed O’nun Elçisidir, Kabalcı Yay. İst. 2011’’ isimli eserinden alınmıştır.

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM

 
Zulmü alkışlayamam ,zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için,geçmişe kalkıp sövemem
Biri ecdadıma saldırdım mı hatta boğarım
-Bogamazsın ki
Hiç olmazsa yanımdan kovarım
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hâk namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir aşığım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum
Kesilir belki,fakat çekmeye gelmez boynum
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim,çifte yerim
Adam aldırma geç git diyemem,aldırırım
Çignerim,çiğnenirim hâkkı tutar kaldırırım
Zalimin hasmıyım amma severim mazlûmu
İrticânın şu sizin lehçede manası bu mu?

MEHMET ÂKİF ERSOY 
 
Kendisinden...
...Kendisiyle...
...Kendisine...
İbn-i vaktim ben Ebu’l-vakt olmazam
 

İbn-i vaktim ben Ebu’l-vakt olmazam,
Abd-i mahzım ben tasarruf bilmezem.

Ân-ı dâimdir hakîkat güneşi,
Ânıyım ben gitmezem,  ben gelmezem.

Allah ile boy ölçüşmeye kalkışanların, hududullah'ı tecavüz eden zalimlerin Kudret hangisini yere sermemişdir... Hangi sakf-ı ali (yüksek tavan) vardır ki yere düşmemişdir ?.. Hangi ateş, yerini küle bırakmamışdır ?.. Hangi zalim, yerini mazluma terk etmemişdir ?..
Evet, ne güzel söylemişler:
" Biz ne Rüstemler, ne Sam u Güstehemler görmüşüz,
Sagarından ayrılıp göçmüş ne Cem'ler görmüşüz.
Ta ebed ta'biri bitmez söylesek bir anının,
Biz bu rü'ya-yı teayyünde ne demler görmüşüz ...
Her biri olmuş kefen, eshabının iclaline ,
Biz cihanda sernigun olmuş alemler görmüşüz ..."

MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ
Allah var mıdır ? muthiş cevap !!
Görmeden Allah'ın varlığını nasıl biliriz? ( Türkçe altyazılı )
http://www.youtube.com/watch?v=qQLwmGYGKPw&feature=fvwrel
"Edison mü'min mi öldü kafir mi" 348. konferansından bir bölüm
http://www.youtube.com/watch?NR=1&v=ObXLXwVvgG0&feature=endscreen
Edison ölüm döşeğinde... Yatağın başındaki en baba profesörler meraktan inim inim inliyomuş. Sonunda biri dayanamayıp ağzındaki baklayı çıkarmış: “Yahu Edison, bak ölüyosun. Tanrı aşkına söyle. Nasıl buldun bu elektriği, ampulu?” Mucit baba zaten son nefesini vermek üzereymiş, “Bu zamana kadar sakladım da n’oldu? Şunlara söyleyim de gider ayak bi hayır olsun” diye düşünmüş.
Grup Hepsi Fan Club - EDİSON VE NUR SURESİ Hafifçe doğrulmuş, “Bakın” demiş, heepsi, o koca koca bilimadamları, Aynştayn, Madam Küri, Pastör mastör pür dikkat kulaklarını dikmiş. Edison son bi gayretle kapıya doğru uzatmış parmağını, “Şu içerki odada bi kasa var. Anahtarı da çalışma masamın ikinci çekmecesinde. Ben öldükten sonra açın bakın, sorunuzun cevabı o kasada gizli.”
 Edison beş dak’ka sonra hakkın rahmetine kavuşmuş. Adamların hepsi bir koşu kasanın başında almışlar soluğu. Kasayı açmışlar ki bir de ne görsünler canım abim; kasada Nur Suresi duruyomuş, Nur Suresiii...
Tam 30 yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum

Marifetli hokkabaz başını kaldır da bak
Gökte bir oynayan var yıldızlarla kaydırak
ÜSTAD


 
Diyorsun ki her şeyden haberim var, her hünere aklım eriyor.
Sen her şeyden haberin olduğunu söylüyorsun ama, kendinden haberin yok. Kendinden habersiz olmak kadar büyük bir bilgisizlik yoktur. Şunu iyi bil ki: Kendi benliğini atmadıkça,BEN'den kurtulmadıkça sırlara aşina olamazsın, ötelerden haberi olan meleklerle dostluk kuramazsın..//Mevlana//
 
Mevlana'ya sordular.
Neden senin müridlerin geçmişi karanlık,
kötülüklerle dolu , hor hakir ve fakir kimseler?

Mevlana:
... İçinizde günahı olmayan var mı? Sustular.
Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı
ben onların müridi olurdum.
İyilerle herkes hasbihal eder,
kötüleri kucaklayacaksın ki,tedavi olsunlar.
Biz kötüleri ve günahkarları iyi yapmak için dünyaya geldik.
Müridlerimi kınayacağınıza aynayı kendinize tutun...
 
Kendisinden...
...Kendisiyle...
...Kendisine...
İbn-i vaktim ben Ebu’l-vakt olmazam

İbn-i vaktim ben Ebu’l-vakt olmazam,
Abd-i mahzım ben tasarruf bilmezem.

Ân-ı dâimdir hakîkat güneşi,
Ânıyım ben gitmezem,  ben gelmezem.

Meryem içre ben doğurdum bir gulâm,
Hem bikir hem bir gülüm kim solmazam.

Ben doğurdum atasın İsâ’yı hem,
İttisâlim var ana ayrılmazam.

Sanma kim Mehdî benim,  Mehdî O’dur,
Adı Yahyâdır anın yanılmazam.

Vasfıdır Esmâ-i Hüsnâ cümleten,
Bu sözü isbata âciz kalmazam.

Sırr ile bana içimden söylenir,
Mısrıyâ ben doğmazam,  ben ölmezem.

 

İbn-i vaktim ben Ebu’l-vakt olmazam,
Abd-i mahzım
[1] ben tasarruf bilmezem.

Vaktin çocuğuyum ben vaktin babası olmazam,
Safi bir kulum ben tasarruf bilmezem.

 

İbn-ül vakt olan kimse,  geçmiş zaman ve gelecek zamana bakmaz,  yani geçmişte ne olmuş ve gelecekte ne olacak,  bunlara bakmaz,  belki o şimdiki halin zuhûrâtna bakar ve şimdiki zamânın haline göre hareket eder.

Ebul-vakt ise,  her olan zamana bakar,  yani geçmişte ne olmuş,  halde ne var,  gelecekte ne olacak,  onların hepsini dikkate alır ve bilir.  Bunun makâmı diğerinden daha yüksektir. İbn-il vakt abd-i mahzdır (saf ve halis kul). Ebul-vakt tasarruf edendir,  yani kevni kerâmet (hârikülâde şeyler) gösterir. Hâlbuki İbn-il-vakt olan böyle şeyden hoşlanmaz. Esasında Ehlullâh ve enbiya kerâmet göstermeğe ve mu’cize izhârına rağbet etmezler.  Çünkü mu’cize ve kerâmet Allah Teâlâ’nın işidir.  Hâlbuki halk ana inâd edecek ve îman etmedikleri takdirde fiilullâha îman etmedikleri cihetle kendilerine İlâhî gazab nâzil olacaktır. Bunun için Nebîler mu’cize göstermekten çekinirlerdi. Zirâ ümmetleri gösterdikleri mu’cizeye inanmadıkları zaman Tanrısal cezânın da geleceğini bilirler,  çekinirlerdi. Esasen Nebîler şefkatla muttasıf olduklarından ümmetlerine mu’cize izhârı kendilerine gayet ağır gelirdi.

 

Ân-ı dâimdir hakîkat güneşi,
Ânıyım ben gitmezem,  ben gelmezem.

Hakîkat güneşi zamanı dâimidir,
Ânıyım ben gitmezem,  ben gelmezem.

 

An dediğimiz şudur ki,  bölünmez zaman demektir.  Zaman ise senelere, seneler aylara,  aylar haftalara,  haftalar günlere,  günler yirmidört saate,  saat dakikalara,  dakikalar sâniyelere vesâire bölünerek devam eder.  Hâlbuki “Hakikat güneşi” ân-ı dâimdir,  hiç bölünmez. Yukarıda ikinci beyitte Mısrî efendinin “Ben ânım,  ben gitmezem,  ben gelmezem” demesi şu âyet-i celîleye müstenittir: “اَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ اْلاَوَّلِ بَلْ هُمْ فِى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ    “Ya Biz ilk yaradılış ile yoruluverdik mi? (aciz mi kaldık?) Hayır. Onlar yeni bir yaradılıştan şiddetli bir şekk içindedirler.” [2] Çünkü Hakkın her anda bir tecellîsi olur,  bir anda iki tecellî veyahut iki anda bir tecellîsi olmaz. Eğer bir anda iki tecellî (görünme,  gayb âleminden bazı hususların görünmesi) olsa hâsıl-ı tahsil (yani tecellînin meydana gelişinin bilinmesi gerekir) lâzım gelir,  yok eğer iki anda bir tecellî olsa abes (beyhude şey) olur.  Kısacası hâsıl-ı tahsil ve abesten Cenâb-ı Hak münezzehtir.  Allah Teâlâ her anda bir tecellîde bulunur.  Mevcûdat (cümle yaratıklar) her an yok olur,  yine vücûda gelir.  Velâkin bu yok olup var olmayı Ehlullâhtan başkası görmez.  Bu şunun gibidir: Meselâ bir çeşmeden gayet hızlı olarak su akıyor ve hızından su durur gibi,  sanki hiç akmıyormuş gibi,  görünür, hâlbuki gelen bu su bir daha geri döner mi? Dönmez,  dâima yenisi gelip akmaktadır,  giden su geriye gelmez.  İşte bu da anın gibidir.

 

قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِى اْلاَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ   قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسَْلِ الْعَادِّينَ   قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلاَّ قَلِيلاً لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Buyuracaktır ki: “Yerde ne kadar seneler kaldınız?”

Diyeceklerdir ki: “Ya bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık.”   İmdi sayanlara sor.

Buyuracaktır ki: “Siz ancak pek az kaldınız, eğer siz hakikaten bilir kimseler oldunuz iseniz.” [3]

 

 

Meryem içre ben doğurdum bir gulâm[4]
Hem bikir hem bir gülüm kim solmazam.

Meryem içre ben doğurdum bir genç,
Hemde el değmemişim hemde solmayan bir gülüm

 

Ben doğurdum atasız İsâ’yı hem,
İttisâlim var ana ayrılmazam.

Ben hemde İsâ’yı babasız doğurdum,
Birliğim vardır ona ayrılmazam.

 

Sanma kim Mehdî benim,  Mehdî O’dur,
Adı Yahyâdır anın yanılmazam.

Sanma kim Mehdî benim,  Mehdî O’dur,
Onun adı Yahyâ’dır yanılmazım.

 

Mehdînin ve hayat verenin Allah Teâlâ olduğu,  kendisinin bu sözleri (Mehdîyim, Yahyayım..) zahirî olduğu anlatılmaktadır.

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hitaben

“Şüphe yok ki, sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ve Allah dilediğini hidâyet erdirir ve o, hidâyete erecekleri daha ziyâde bilendir.”[5] buyurduğu işaretiyle başkaları nasıl bunu söyleyebilir denilmektedir.

Yahya: İbranice’de “Allah lütufkârdır” anlamındadır.

 

Vasfıdır Esmâ-i Hüsnâ cümleten,
Bu sözü isbata âciz kalmazam.

Esmâ-i Hüsnâ’nın hepsi özelliğidir,
Bu sözü isbata âciz kalmazım.

 

Sırr ile bana içimden söylenir,
Mısrıyâ ben doğmazam,  ben ölmezem.

Sırr ile bana içimden söylenir,
Ey Mısrı ben doğmazım,  ben ölmezim.

 

Kudsi hadislerde olduğu gibi bu ilahide Allah Teâlâ ile olan bir konuşma vardır. Fakat bazıları bu sözlerin hepsini Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-azize hamletmişlerdir. Bu nedenle yanılmışlardır. Bu cümleler ile her şeyi yapanın ve yaptığımız sandığımız şeylerin hepsi Allah Teâlâ’ya ait olduğu bildirilmiştir.


Beynin en tehlikeli yanı, “ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, beyin onu size çeker, korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir. Bataklıktan çıkmaya çalıştıkça, dibe gömülmeye benzer. Beyin odaklanılan hedef için çalışır, hedef olumsuz… olsa bile onu gerçekleştirmek için çalışır! Topluluk önünde konuşma yaparken “acaba heyecanlanacak mıyım” diye düşünürseniz, korkunuz olmasın, heyecanlanacaksınız!...
Gönlüyle sözü bir olana kurban olayım”

Hafız-ı Şirazi

~~*~~*~~*~~
 
Minareden düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.
[Hz. Mevlana]
"HAKK" bela yazmaz kul azmayınca.
Kula bela gelmez "HAKK" yazmayınca,
"HAKK" bela yazmaz kul azmayınca.
"HAKK" intikamını kul ile alır,
Dini irfan bilmeyen, bunu kul etti sanır..!

Kendi kendine

Kişinin kendine ettiğini
Edemez kişiye hiçbir fani
Bu kahpe hırsı. ne kıskanç kini, ne şarap
Ne de haşhaş edemez..
Kişinin kendine ettiğini tayfun, boran
Dağ, taş edemez.

Kişinin kendine ettiğini
Edemez Kişiye hiçbir fani
tutmazsa gerçek dost elini
kendi kendiyle baş edemez.
Kişinin kendine ettiğini
Sarhoş edemez, ayyaş edemez
Mezar soyan nebbaş edemez...
 

Mevlana Celaleddin Rumi

HİÇ KENDİN İÇİN BİR GECE  AĞLADIN MI?

O halde faniyi baki ile değiştirmenin çaresine bak da yalnız ekmek kazancına razı olma...
BİR GECE OLSUN  AĞLAMA NIN ÇARESİNE BAK..

“İki göz vardır, onlara cehennem ateşi değemez: Allâh için ağlayan göz ile, Allâh yolunda nöbet tutarak uyanık sabahlayan göz.” 

Allah gözlerin ihanetini de bilir gönüllerin sakladığını da...” (Mü'min 40/19)
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında

 
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.



 
Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der.
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.



 
Başkasının önünde eğilmek ne zordur.Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır.insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?
İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

"Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir"

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”

Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde...

Muhabbetle
 
Sen dua edersin ama kabul olmuyor sanarsın!
Ekmek almak için bir fırına gidersin
Beklerken fırıncı ile bir sohbet başlar
Ve fırıncının hoşuna gidersin, hoş sohbetsin ya…
Fırıncı başkalarına istediğini verip acele ile gönderir
... Bu arada sen istediğini alamadığın için sıkılmaya başlarsın
Ama bilmezsin ki
Fırıncı daha yeni pişmiş en güzel ekmeği verecek..
Hadis-i Şerif ve Osmanlıca Tercümesi
Manası: "- Allah'a inandım - de ondan sonra da dosdoğru ol."
Okunuşu: "Kul âmentu billâhi festakim."
Hattat: Hamit Aytaç
Hat Yazı Stili: Celi Sülüs ve Nesih
Açıklama: Çalışmanın alt kısmında bu hadisin anlamını Nesih hat stiliyle Osmanlıca olarak yazılmış halde görmektesiniz.
Hanedan-ı Ehl-i Beyt-i Mustafa’yı sevmeyen
Esfel-i süfliyyete nadan gelir nadan gider.

Allah bizleri Resûlünden ve evlâd-ı Resûl’den ayırmasın.
Âmin

 
Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan
Giy ol tacı, emin ol her beladan

Ne mühendis,ne müderris,ne hekim isterler

Yevme la yenfeu da kalb-i selim isterler

Sanma ey hace ki senden zer-u sim isterler

Yevme la yenfeu da kalb-i selim isterler

Bağdatlı Ruhi
Terkib-i Bend
1
Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehli harâbâtdanız mest-i Elest'iz

Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanır lîk
Bizi mâil-i bûs-ı leb-i câm ü kef-i destiz

Sadrın gözedüp neyliyelim bezm-i cihânın
Pây-ı hum-ı meydir yerimiz bâde-perestiz

Mâil değiliz kimsenin âzârına ammâ
Hâtır-şirken-i zâhid-i peymane-şikestiz

Erbâb-ı garaz bizden irâğ olduğu yeğdir
Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şastız

Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyız
Âlâlara âlâlanırız pest ile pestiz

Hem-kâse-i erbâb-ı diliz arbedemiz yok
Meyhânedeyiz gerçi velî aşk ile mestiz

Biz mest-i mey-i meygede-i âlem-i cânız
Ser-halka-i cem'iyyet-i peymâne-keşânız
 

Bağdatlı Ruhi

Terkib-i Bend
2
Sâki getir ol badeyi kim dâfi-i gamdır
Saykal vur o mir'âta ki pür-jeng-i elemdir

Dil-besteleriz bizden irâğ eyleme bir dem
Ol bâdeyi kim nûr-ı dil ü dîde-i Cem'dir

Ey hâce fenâ ehline zinhâr ululanma
Dervîşi bu mülkün şeh-i bî-hayl ü haşemdir

Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir

Gel doğrulalım meygedeye rağmına anın
Kim bâr-ı riyâdan kad-i bergeştesi hamdır

Mey sun bize sakî biziz ol kavm ki derler
Rindânı sabûhî-zede-i bezm-i kıdemdir

Bu nazmı Peyâmî'den işit hâle münâsip
Kim zübde-i yârân-ı sühandân-ı Acem'dir

'Mâ rindî sabûhî-zede-i bezm-i Elestim
Pîş ez-heme sâgar-keş ü bîş ez-heme mestîm'¹

¹('Biz, Elest meclisinin sabah şarabını içmiş, herkesten evvel o şarabın tortusunu çekmiş ve herkesten ziyade sarhoş olmuş rindleriz…')
 

Bağdatlı Ruhi

İNFÂK


..::  ::..

   Kur'ân-i Kerîm'de 200 yerde zikredilen infâk, malin ve canin Allâh'a adanisidir. Buna göre müslüman da, hem varligini hem de canini Allâh'a adayan insandir.
   
Ikinci Akabe bey'atinde Abdullâh bin Revâha:
   
"-Yâ Rasûlallâh! Rabbin ve senin için sartlarin nedir?" demisti.
   
Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
   
"-Rabbim için sartim, O'na ibâdet etmeniz, O'na hiçbir es tutmamanizdir! Kendi hakkimdaki sartim da, canlarinizi ve mallarinizi nasil müdafaa ediyorsaniz beni de öyle korumanizdir."
   
Tekrar soruldu:
   
"-Böyle yaparsak bize ne vardir?"
   
Cevâben O:
   
"-Cennet vardir!" buyurdu.
   
Bunun üzerine orada bulunanlar da:
   
"-Ne kârli alis-veris! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!" dediler.
   
Iste bu muhâvereden sonra su âyet-i kerîme inzâl buyuruldu:
   
"Allâh, mü'minlerden, mallarini ve canlarini, kendilerine (verilecek) cennet karsiliginda satin almistir..." (et-Tevbe, 111)
   
Bu âyet-i kerîmede, nefsin ve mallarin Allâh'a satilisi ve adanisi vardir.
   
Cân, gâzî ve sehîdlikle satilir.
   
Iste Islâm'in ilk mübârek sehîdesi Sümeyye Hatun!.. Ne kadar ulvî bir îmân heyecaniyla canini Allâh yolunda infâk etti. Artik o, cenneti satin almis ve kiyâmete kadar gelen mü'minlerin gönüllerinde taht kurmus olarak ebedî mükâfâtinin verilecegi âni bekliyor. Demek ki, canimizla, malimizla infâka yönelmeliyiz.
   
Dev bir Rusya haritasi içinde bir nokta kadar olan Çeçenistan, can ve malin infâki neticesinde te'yîd-i ilâhîye mazhar oldu. Koca Rus ordusu da, ebâbîl kuslarinin perîsân ettigi fil ordusunun hazîn âkibetine dûçâr oldu.
   
Çanakkale harbinde de Türk ordusunun atacak barutu kalmamasina ragmen müsahhas can ve mal infâki yasandigi için zafer müyesser olmustu. Târîhte böyle misâller çoktur.
   
Malin satilmasi ise infâk terimiyledir. Cenâb-i Hakk, müttakîlerin vasiflarini sayarken:
   "Kendilerine verdigimiz riziktan Allâh yolunda infâk ederler."
(el-Bakara, 3) buyurmaktadir.
Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkin nev'i çoktur.

   
Sadaka ve infâk, var olani vermekten baslar. Buna göre yarim hurma dahî infâktir. Kulu cehennem atesinden muhâfaza eder. Dolayisiyla Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- her mü'mini zengin görür. Çünkü O, hadîs-i serîflerinde mü'mindeki tekbîr, tevhîd, emr-i bi'l-ma'rûf, mazlûma yardim, mü'mini tesellî, muzdarip gönülleri sevindirme, yoldan eziyet verici seyleri izâle, hasta ziyâreti v.b. husûslarin birer sadaka oldugunu buyurur.
   
Bu itibarla asil zenginlik, gönüldeki kanâatledir. Herkes, kanâati kadar zengindir.
   
Gönlü zengin kimselerin ise, bir tebessümü bile sadaka yerine geçer. Çünkü, gönül zengini, tebessümünün sevgisi ile ferâhtir ve etrafini da ferâhlatir. Ve gerçekten bu hâl, ne kadar güzel bir infâktir. Bunun aksi olarak gönül fakîri olanlari ise, hiçbir sey zenginlestiremez.
Demek ki hakîkî zenginlik, mal çoklugu degil, gönül zenginligi iledir. Gerçek mü'minler de, bu zenginlik nîmetine sâhib olup infâkda bulunanlardir. Infâk, bir mü'minin mükellef bulundugu digergâmlik ve duyarliligin en kâmil bir tezâhürüdür.

   
Hazret-i Ömer -radiyallâhü anh-'in Sam'a gidisinde deveye binme sirasi kölesine geldiginde sehrin kapisina varmis olmalarina ragmen deveye israrla kölesini bindirmesi ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde oldugu halde Sam'a girmesi, kâ'bina varilmaz bir infâk tezâhürüdür.
   
Yine Hazret-i Alî -radiyallâhü anh- ile Fâtimatü'z-Zehrâ -radiyallâhü anhâ-, sadece iftâr edecek kadar yiyecekleri varken, üç gün üstüste miskîn, yetîm ve esîrin gelip Allâh rizâsi için istemelerine mukâbil iftarliklarini verip kendileri üç gün su ile oruç tutmuslardir ki, bu, ne ihtisamli bir infâk manzarasidir!
   
Yine Yermuk Seferi'nde sehîd olmak üzere bulunan üç yarali mücâhide ayri ayri verilmek istenen suyu her biri digerine havâle etmis, neticede hiçbirine vefât etmeden yetisilip su verilememis ve hepsi son nefesinde bir yudum suya hasret olarak sehîd olmuslardir. Bir bardak su, ortada kalmistir.
   
Bunlar, infâkin en yüksek derecesi olan îsârlardir.
   
Îsâr, kendinden koparip verme, kendi hakkini kardesine devretme hâdisesidir ki, bugün cem'iyyetimizde yok denecek kadar azdir. Ancak zekâtin biraz daha ötesine gitmek, infâka daha fazla yer vermek tesvîk edilmeli ve bu is müesseselestirerek düzenli bir sekle konulmalidir. Bu müesseselerde ayni zamanda Islâm'a hizmet edecek gayretli insanlar yetistirilmelidir. Ayrica ümmet-i Muhammed'in istifâde edecegi hastanelerin, sifâhanelerin, muzdariplerin kalacagi huzûr evlerinin yapilmasi da, bugünkü toplum üzerine en ehemmiyetli bir vecîbedir.
   
Infâkin, gerçek bir mü'minin tabîat-i asliyyesi olmasi zarûrîdir. Cenâb-i Hakk:
   
"O takvâ sâhipleri ki, bollukta da darlikta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanlari afvederler. Allâh da, (bu sekilde davranan) ihsân sâhiblerini sever." (Âl-i Imrân, 134) buyurmaktadir.
   Rivâyete göre Câfer Sâdik Hazretleri'nin bir kölesi vardi. Kendisinin yakin hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirmis oldugu içi çorba dolu bir kâseyi kazârâ Câfer Hazretleri'nin üzerine döktü. Üstü basi çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne bakti.    
Bunun üzerine köle:
   
"-Efendim Kur'ân'da Hata! Yer imi tan?mlanmam??. takdîr buyuruluyor!" diyerek bu husûsdaki âyet-i kerîmeyi okudu.
   
O zaman Câfer Sâdik Hazretleri:
   
"-Öfkemi yendim!" dedi.
   
Bu sefer köle:
   
"-Kur'ân'da ayni yerde Hata! Ba?vuru kayna?? bulunamad?. da takdîr buyuruluyor!" dedi ve âyetin bu husûsla alâkali kismini okudu.
   
Câfer Hazretleri:
   
"-Haydi bagisladim seni!.." dedi.
   
Bu defâ da köle:
   
"-Kur'ân'da ayni âyetin devaminda Hata! Ba?vuru kayna?? bulunamad?. buyuruluyor!" diyerek âyetin, bu son kelimelerini okudu.
   
Bunun üzerine Câfer Sâdik Hazretleri:
   
"-Haydi git, hürsün artik; seni Allâh için âzâd ettim!.." dedi.
   
Bunlar, ümmete nümûne olacak infâkin ne güzel müteselsil tezâhürleridir.
Allâh Rasûlü'nün bildirdigi üzre, susuzluktan soluyan bir köpege su veren günâhkâr bir kadin, sirf bu merhamet tezâhürü sebebiyle binlerce günâhinin afva mazhariyetiyle taltîf edilerek cennete nâil olmustur. Buna mukâbil, kedisine merhametsiz davranarak, onun açligina aldiris etmeyen bir kadin da cehenneme dûçâr kilinmistir. Bu misâller, bir müslümanin gönül âlemini istikâmetlendirmesi bakimindan ibretlidir.

   
Mü'min, muzlim ve karanlik bir gecenin mehtâbi gibi derin, hassâs, rakîk, digergâm, merhamet ve sefkat sâhibi, cömert ve nûrlu olmalidir.
   
Kardeslik duygularinin zayifladigi, ictimâî huzûr ve sükûnun selb oldugu, kin ve husûmetin çogaldigi cemiyetimizde bugün ciddî bir infâk seferberligine ihtiyaç vardir. Muzdarip ve muhtaç insanlarin yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkimiz, Rabbimize karsi bir sükür borcudur. Büyük velî Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, halkla beraber pâdisâhlari bile infâk seferberligine dâvet etmistir. Sultan III. Murad'a yazdigi bir mektupda söyle buyurur:
   
"-Deden Kânûnî Sultan Süleyman nasil Istirancalar'dan su getirip Istanbul halkini suya kavusturdu ise, sen de Bolu ormanlarindan odun getirip bu kis Istanbul halkinin fakîrlerine tevzî et!"

Eserin İçeriği: Hadis-i Şerif ve Şiir
Manası: "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır."
Okunuşu: "Hayrun nâsi enfa’uhum linnâs."
Hattat: Hamid Aytaç
Hat Yazı Stili: Celi Ta'lik ve İcazet Yazısı

Günün sözü

  • " Tarih tekerrürden ibaret olunca aynı şeyleri tekrarlamak insanın bir noksanlığından mı, yoksa imtihan sırrının eşit şekilde tecellsi midir?
    Geçmişte olmayan olmayacak, olan da zaten olduğu ile devam ederken bu değimende çok un olacak buğday vardır.
    Aptal ile abdal eşit değildir. Fakat eşit olduğunu günümüzde görmekteyiz."
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar.
İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

...

Bir Hadis-i şerif’te:

“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”

buyurulmaktadır. (Buhârî)
 

TASAVVUF EHLİ

 

Zâhir ve Bâtın Yolları:

Tarik yol demektir. Yollar beş kısımdır. Zâhir kısmı üçe ayrılır, bâtın kısmı iki yoldur ve bu iki yol âlîdir. Tarikat başka, Tarikat-ı âliye başkadır.

Zâhiri kısım:

1. Hakiki âlimler.

2. Nakilci âlimler.

3. İfsatçı âlimler.

Üç yol tariktir, iki yol âlidir. Tarik olan; zâhirî yol, tarikat yolu ve hakikat yolunun bir kısmı. Bunlar zâhirîdir.

Âlî olan iki kısımdır: Bâtınî ve Ledünî.

Ledünî olan doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ tarafından ileriye sürülmüştür. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin resmî vekâletini taşır.

Bir Hadis-i şerif’te:

“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”

O onun vekâletini yürütür, onun taht-ı emrindedir, onun yolunu tutmuştur. O kademin üzerinde olduğu için o ne yaptıysa aynısını bilfiil yapar, o şekilde yürütülür. Onun idaresi kendi elinde değildir, onu idare ederler.

Binaenaleyh o etrafına adam toplamaya, menfaat edinmeye memur değildir. O verilen emri yerine getirmeye, nur-i ilâhî’yi yaymaya, bütün ilâhî emirleri tatbik ve tebliğ etmeye memurdur.

Bütün gaye o çemberin içinde kalmak, nur-i ilâhî’yi yaymaktır.

Bu beşinci kısım Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin vekâletini taşıyan tam vârislerine âittir.

 

Peygamberler Üç Kısımdır:

• Ulül-Azm olanlar.

• Resul olanlar.

• Nebi olanlar.

 

1. Ulül-Azm Olanlar:

 

“Peygamberlerden söz almıştık. Resulüm! Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan, ve Meryemoğlu İsa’dan pek sağlam bir söz aldık.” (Ahzab: 7)

Hakk’ı bırakıp putlara yönelen, küfür ve sapıklığa dalan bir kavme, Allah-u Teâlâ’nın ilâhî emirlerini tebliğ üzere gönderdiği ilk peygamber Nuh Aleyhisselâm’dır, ulül-azm peygamberlerin de ilki sayılır.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. (Şûrâ:13)

Resulüm! Sana vahyettik, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki, dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.”

Nuh Aleyhisselâm’dan Muhammed Aleyhisselâm’a kadar gelen şeriat sahibi peygamberlerin hepsine de bu emir verilmiş bulunmaktadır. Bütün peygamberler bunu tatbik için gönderilmişler, hepsi de zamanlarındaki din bozukluklarını düzeltmek için doğru din ile gelmişler, tefrikayı, ayrılıkları kaldırmak için Tevhid’e dâvet etmişlerdir.

Bu peygamberlere “Azim sahibi” denilmesinin sebebi; azimlerinin kuvvetli, imtihanlarının şiddetli, mücadelelerinin ağır ve güç oluşundandır. Vazifelerini hakkıyla yaptıkları için “Azim” ünvanını almışlardır.

Meselâ Allah-u Teâlâ Âdem Aleyhisselâm hakkında Âyet-i kerime’sinde:

“Biz onda azim bulamadık.” buyuruyor. (Tâhâ: 115)

Allah-u Teâlâ’nın her peygambere lütufları ayrı ayrıdır, ona o sıfatı koymuş.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde:

“Resülüm! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret!” buyuruyor. (Ahkâf: 35)

Çünkü sen de onlardansın.

Resulullah Aleyhisselâm, peygamberler içinde en çok mücadele vereni, en ziyade sabır ve fedâkârlık gösterenidir. Nitekim Allah-u Teâlâ da onu diğer peygamberlerden daha çok övmüş, ikram ve ihsanlara mazhar kılmıştır.

 

2. Resul Olanlar:

Resul “Gönderilen kimse” mânâsına gelir. Allah-u Teâlâ’nın hususi olarak indirdiği Kitap ile vahyetmiş olduğu, hükümlerini halka tebliğ etmek üzere gönderdiği peygamber demektir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Kur’an’da Musa’yı da an! O seçkin kılınmış halis bir insan ve Resul bir peygamberdi.” buyuruyor. (Meryem: 51)

Musa Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’dan haber veren ve insanlara doğru yolu gösteren, derecesi yüksek bir Resul’dü.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize yeryüzüne kaç resul kaç nebi gönderildiği sorulduğunda; resullerin 313, nebilerin ise 124 bin olduğunu söylemiştir. (Ahmed bin Hanbel)

Her “Resul” nebidir, fakat her “Nebi” resul değildir.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve hiçbir nebi yoktur ki...” (Hacc: 52)

Bu Âyet-i kerime Resul ile Nebi’nin mânâlarında farklılık bulunduğunu bildirmektedir.

 

3. Nebi Olanlar:

Nebi “Haber getiren veya yol gösteren kimse” mânâsına gelir. Kendisine kitap indirilmemekle beraber, tebliğe memur olsun olmasın, kendisine vahyedilen peygamberdir. Kendisinden önceki Resul’ün şeriatını bildirmek için gönderilmiştir.

Resul şeriat koyucu, nebi ise o şeriatı koruyucu peygamber demektir.

Nitekim İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerin hepsi de Musa Aleyhisselâm’ın şeriatını anlatmak ve yaymak, Tevrat’ın hükümlerini bildirmek için gönderilmişlerdir.

İsmail Aleyhisselâm yeni bir şeriatle değil, İbrahim Aleyhisselâm’ın şeriatı ile gönderildiği halde Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Kitab’da İsmail’i de an. Çünkü o sözüne sâdık bir Resul ve Nebi idi!” buyuruyor. (Meryem: 54)

O halde hem Nebi hem Resul’dür. Babası İbrahim Aleyhisselâm’a indirilen on sayfayı tebliğ ile vazifeli olduğu için “Resul”, kendisine vahyedilen ilâhî ahkâmı ümmetine haber vermesi sebebiyle de “Nebi” idi. Gönderildiği insanlara nisbetle yeni bir şeriat olmuş oluyordu.

 

Veliler de Üç Kısımdır:

• Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize tam vâris olanlar, onun kademi üzerinde bulunurlar, onun hâlâtını yaşayanlar onun vârisidirler.

• Yüz senede bir gönderilenler.

Mürşid-i kâmiller ulül-azm peygamberin hâlâtını üzerinde taşırlar. Hangi peygamber olduğunu ancak Allah-u Teâlâ bilir. Kimi veliye Musa Aleyhisselâm’ın hâlâtını, kimi veliye İsa Aleyhisselâm’ın hâlâtını vermiştir. O peygamberin ibtilâsı da aynen ona geçer. Bu gizlidir, kimse bilmez, kimse görmez. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır.

• Fenâfillâh’a ermiş diğer veliler ise nebi olan peygamberin nebilik hâlâtını üzerinde taşırlar.

Bu üç zümre âli kısma ayrılmış olanlardır.

Ulül-azm peygamberlere ayrı ruh verilmiş, diğer peygamberlere ayrı ruh verilmiş, velilere, âlimlere hep ayrı ruh verilmiştir. Her biri kendi ruhunun kuvvetiyle, ezelî takdirdeki kuvvet nisbetinde hareket ederler.

• Kibâr-ı evliyâullah nasıl olur? Allah-u Teâlâ’ya karşı göstereceği nezaket, saygı ve sevgi nisbetinde olur. Bu da çok gizli bir hâldir. Onlar hiçbir zaman büyüklük taslamazlar, keramet izharı düşünmezler. Hakk’ta fânî olmuşlardır, Hazret-i Allah ile övünürler. Bunlar Hazret-i Allah ile gizli irtibat sahibi olanlardır.

 

Tasavvuf Ehli Üç Kısma Ayrılır:

• Mükemmel

a. Mükemmel üç kısma ayrılır:

1. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin hem Sehm-i nübüvvetine hem de Sehm-i velâyetine vâris olanlar:

Bunlar yüz senede bir, vazifeli olarak gönderilmiş olanlardır ve tam vâristirler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.”

Bu gönderilen müceddid, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin vekâleti ile gelir. Bunların kimisi “Nübüvvet vekâleti”ni, kimisi de “Velâyet vekâleti”ni taşır. Kimisi de hem “Nübüvvet vekâleti”ni, hem de “Velâyet vekâleti”ni taşır.

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Öyle veli vardır ki makamını aşar” buyurmuşlardır. (Hatm’ül-evliya)

Bunlar bizzat Resulullah Aleyhisselâm’ın vekilidirler. Kalpten kalbe dökülen emânet-i ilâhî’ye mazhar olanlardır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.” buyuruyorlar. (Risâle-i Es’adiyye)

Kalpten kalbe dökülen ilâhî emânetullah kıyamete kadar devam eder.

Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’ın göğsüne ne döktüyse, Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh-in göğsüne ne döktüyse, onun göğsüne de aynısını döküyor. Has ilmullah’ı doğrudan doğruya Allah ve Resul’den alır.

Üzerindeki hâl nübüvvetin bir cüzü, iç âlemi Hâtem’ül-enbiya -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin bir emanetidir ve bütün fazilet de o emanettedir.

Peygamber Aleyhisselâm’ın tam vârisleri bir evlât derecesinde olup, zâhirî nesep itibârı ile ona yakın olanlardan da ileridirler. Mânevî nesep itibarı ile en yakınları onlardır.

O emanet ondan gelen nurdur. Bu hâlât Hâtem-i enbiya -sallallahu aleyhi ve sellem-den başlar, Hâtem-i evliya’ya kadar devam eder. Onunla birlikte yeni bir saha açılmıştır.

Bu yol Resulullah Aleyhisselâm’ın tuttuğu yolun tâ kendisidir. Nasıl ki Resulullah Aleyhisselâm ümmi ise, onun yetişiş şekli de aynen ona benzer. Onun hâlâtını Allah-u Teâlâ aynı şekilde ona vermiştir.

Allah-u Teâlâ onu Kudsî ruh ile desteklediği, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu taktığı, bâtınî emaneti taşıdığı için, onun vekili olmuş oluyor.

Vâris-i enbiyâ kimdir?

1. Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse,

2. Kimi kendisine çekmişse,

3. Emanetini kime vermişse,

4. Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu kime takmışsa,

5. Kimi Kudsî ruh ile desteklemişse, işte onlar Peygamber vârisidirler.

Onların alâmeti budur ve muallimleri bizzat Hazret-i Allah’tır.

Allah-u Teâlâ onları Âyet-i kerime’sinde şöyle tarif ediyor:

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.”

İlmi de Allah-u Teâlâ’dan aldıkları için o ilim üzerinde yürürler ve o ilim üzerinde yürütmeye çalışırlar. Bu ilim has bir ilmullahtır.

Diğer bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Ümmetimin âlimleri benî İsrâil’in peygamberleri gibidir.”Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı ümmetlerini kati delillerle Allah yoluna dâvet ettikleri gibi;

 

“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”

Hadis-i şerif’inde beyan buyurulduğu üzere Vâris-i enbiyâ olan ümmetin seçkinleri de halkı Hakk’a dâvet ederler. Bu dâvet Allah-u Teâlâ’nın Kitab-ı kerim’i ve Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniye’si ile olur. Yani Ahkâm-ı ilâhî’yi tebliğe memurdur.

Risaletine vâris olduğu için Ahkâm-ı ilâhî’yi tebliğe memurdur. Velâyetine vâris olduğu için de o nur üzerinde, yani onun kademi üzerinde bulunmak mecburiyetindedir. O izden hüve hüve gider.

Onların tebliği daima kati delillere dayandırıldığından, onları yıkmak ve çürütmek imkânsızdır. Zanlarıyla karşı çıkanlar her zaman için zelil düşmüşlerdir.

Çünkü onlar ilâhî ahkâmı tebliğ ettiklerinden ötürü yalnız ve yalnız Allah-u Teâlâ’ya sığınırlar ve güvenirler, O’nun desteği ile yürürler.

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir.” (Ebu Nuaym. Hilye)

Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Onlar şu Âyet-i kerime’nin lütuf tecelliyatına mazhardırlar:

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’raf: 181)

Onları Allah-u Teâlâ tayin edip ileriye sürmüştür. O ileriye sürdüğü için Hakk’ı biliyor, Hakk’a götürüyor. Hakk’tan gelmedikçe halkta hiçbir şey bulunmaz.

Onlar Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu taşıyanlar ve Allah-u Teâlâ’nın Kudsî ruh ile desteklediği kimselerdir. Öyle bir ruhtur ki sevdi, seçti, kendisine çekti. Başka kimsede bulunmayan bir nur, bir ruhtur. Herkeste bir ruh var, onlarda iki ruh var.

Hiç şüphesiz ki bu lütuf da Hakk’tan gelecek ki Hakk’a götürebilsin.

Bunlar doğrudan doğruya ilhâmât-ı ilâhî ile yürütülen kimselerdir.

Hakk’tan gelen bu lütuf sebebiyledir ki o robotu O idare eder. Görünen başkası, fakat yürüten O’dur.

“Bir elçi gönderdi, kendisiyle kendisine.”

 

Allah-u Teâlâ bir insanla üç şekilde konuştuğunu Şûrâ sûre-i şerif’inin 51. Âyet-i kerime’sinde şu şekilde beyan buyurmaktadır:

Allah’ın bir insanla konuşması mümkün değildir. Ancak;(Şûrâ: 51)

Vahiy yoluyla,

Veya perde arkasından konuşur.

Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. O, yücedir, hikmet sahibidir.”

Vahiy malumdur, peygamberlere verilen ilâhî kelimelerdir. Muhtelif şekilleri vardır.

Perde arkasından ise; Allah-u Teâlâ dilediği kulunun kalbine, dilediği zaman perde arkasından nurunu akıtır, bütün hakikatleri bildirir. Dilediğine harfsiz hurufatsız ilham eder.

Çok ince bir sır: Görünüşte o konuşuyor, fakat Allah-u Teâlâ’nın onu konuşturduğunu kimse bilmiyor.

 

2. Sehm-i Nübüvvetine Vâris Olanlar:

Bunlar zâhirî ilme sahiptirler, faydalı ilim diye tarif edilen ilme de mazhardırlar. Hakiki âlimler bunlardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.”

Hiç kimseden menfaat beklemez. Okuttuğu ilimden aslâ ücret almaz. Her işleri yalnız ve yalnız rızâ-i Bâri’ye dayanır, bütün icraatları liveçhillâhtır.

“Onlar Kur’an ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır.” (İbn-i Mâce: 215)

Diye Hadis-i şerif’te tarif edilenler bunlardır. Hem zâhirî, hem de bâtınî ilme sahiptirler.

Kur’an-ı kerim’in hükümlerini yaşarlar. Bütün iş ve icraatlarını ahkâma uydururlar. Halka nur saçarlar, beşeriyeti irşad ederler. Bunlar irşad memurlarıdır. Sayıları pek azdır.

Allah-u Teâlâ Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtını derece derece kıldığı gibi, Evliyâullah Hazerâtı da derece derecedir. Birisine verdiğini diğerine vermemiştir.

İrşad için vazifelendirdiği velileri ikinci deviri tamamlatıp üçüncü devire düşürmüş, onu halk arasına sürmüştür. O irşada mezundur ve mecburdur, diğerleri mecbur değildir. Onlar kemâlini bulmuştur, derecesine kavuşmuştur, fakat vazifeli değildirler.

Meselâ resul ilâhî tebliğe memurdur, nebi ise irşada mezun değil izahata mezundur. Böyle olduğu gibi diğer veliler de irşada mezun değil, ıslahata memurdur.

 

3. Sehm-i Velâyetine Vâris Olanlar:

Bunlara mukarrebun denir. Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği veli kullarıdır, makamları çok âlidir, daima huzurda, huşudadırlar. O huzurdan ayrılmak istemezler. Kendilerine gelen emir ve ilhama bakarlar. Fakat irşad memuru değildirler, halk ile hiçbir ilgileri yoktur.

Âyet-i kerime’de:

“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.” buyuruluyor. (Nahl: 43 - Enbiyâ: 7)

Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği kadar gizli sırlara vâkıftırlar. Fakat vukufiyetlerini ifşâ etmezler. Bilir, fakat kendi hududunda kalır.

Ehl-i zikirden murad evliyâullah hazerâtıdır.

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın huzur-u izzetine kadar çıkardığı kimselerdir.

Bu sevgili kullarını daire-i saadetine almış, merkez-i selâmetine çıkarmış, huzuruna kadar almış ve en büyük saâdetine eriştirmiştir.

“Onlar sıdk makamında kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

Kimi sevmişse onu seçmiş, kimi de seçmişse onu kendisine çekmiştir. Huzur-u ilâhisine ancak sevdiğini, seçtiğini alır.

Allah-u Teâlâ bu sevdiği kullarını kendine çektiği için, içini nurlandırmış, her türlü ahlâk-ı zemime’den temizlemiş, ahlâk-ı hamide’ye de nâil etmiş:

“Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur.”

Âyet-i kerime’si mucibince o kul Allah-u Teâlâ’nın nuruna ve lütfuna kavuşmuştur.

Bu gibi kimselerin dünyadaki durumları da budur, ahiretteki durumları da budur. Aynı durum dünyadan ahirete intikal etmiştir.

b. Kemâl:

Gayrıya tecavüz etmez, hududunu muhafaza eder, yol tarif eder, fakat mürid götürmeye sahib-i salâhiyet değildir. Yolu öğrenmiştir, kendisine tâbi olanlara yolu tarif eder, “Bu yoldan git!” der, müridi götürmeye muktedir değildir.

c. Mukallid:

Bugün sahayı işte bu mukallidler istilâ etmiştir. Zan ile hareket ederler, hiçbir iş ve hareketleri ahkâm-ı ilâhî’ye uymaz.

Bir temsil getirelim. Bal arısı bal yapar, eşek arısı da vızıldar. Karşıdan gören onları bir gibi zanneder. Ehl-i hakikat bunları ayırt eder.

Bunun içindir ki tarikat bir tatbikattır, nazarî bilgilerle anlaşılmaz. Tadılmadıkça, yaşamadıkça lezzeti bilinmez.

 

Âlimler Üç Kısımdır:

• Ulül-elbâb’a çıkmış olan âlimler.

• Nakilci ulvî âlimler.

• Mollalar.

1. Ulül-elbâb’a Çıkmış Olan Âlimler:

Ulül-elbâb iki türlüdür: Zâhirî, batînî.

Zâhirî Ulül-elbâb’a varan âlimleri Allah-u Teâlâ ilimde derinleştirmiş ve:

“İlimde derinleşmiş olanlar.” buyurarak onları övmüştür. (Âl-i imran: 7)

Bu ilim kesbîdir, okumakla mümkün olur. Bu hakiki âlimler şeriatın zâhirine vâristirler. Bu ilim de bir Allah vergisidir.

Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ahlâk... sahalarında kitaplar yazarlar, müslümanlara ışık tutarlar. İçtihatlarında isabet ederlerse iki sevap aldıkları gibi, yanılsalar bile bir sevap alırlar. Çünkü niyetleri güzel.

Dört büyük mezhep imamı; İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Ahmet -rahmetullahi aleyhim ecmain- Hazerâtı olsun, diğer müctehidler, müfessirler, muhaddisler olsun, hep bu kısma dahildirler.

Din-i İslâm’a nur saçan, ümmet-i Muhammed’e yol gösteren ve bu uğurda her türlü ibtilâlara göğüs geren hakiki âlimlerin İslâm dininde çok mühim mevkileri vardır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’inde Ashâb-ı kiram’ını yıldızlara benzetmiştir. Bunlar da zâhirî ilmin yıldızlarıdır.

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde onları övmüş, ilmi ve ilim sahiplerini müteaddit defalar zikretmiş, fazilet ve meziyetlerini beyan buyurmuştur.

Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Allah içinizden iman edenleri yüceltir. Bunlardan kendilerine ilim verilmiş olanları ise kat kat derecelerle yükseltir.” (Mücadele: 11)

Bu yükselme; dünyada hayırla anılmaları, âhirette ise cennetlerdeki derecelerin yüsekliğidir.

Allah-u Teâlâ’nın veli kullarına gösterilmesi gereken sevgi ve saygının, hakiki ulemâya da gösterilmesi gerekmektedir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetimin âlimlerine tâzim ve hürmet ediniz. Zira onlar yeryüzünün yıldızlarıdır.” (Münavî)

İlmiyle âmil olan ulemaya daima hüsn-ü zan beslemelidir. Onlar halka hakikatı öğretirler, şeriat ahkâmını talim ederler, bid’atlardan sakındırırlar. İlâhî hükümleri tahrifattan, cahillerin tevillerinden korurlar. Bunu da ancak hakiki âlimler yapar. Allah-u Teâlâ’ya vâsıl olmak, bu ahkâmın icrasına, emir ve yasakların tatbikine bağlıdır.

 

2. Nakilci Ulvî Âlimler:

Ulvî olan nakilci âlimler, müslümanlara dinlerini öğretecek tefsir gibi kitaplar yazmaya kendileri muktedir değildirler. Ancak “Filan şöyle söyledi, filan böyle söyledi.” diyerek hakiki âlimlerin beyanlarını naklederler. İctihad yapamazlar. Ancak hakiki âlimlerin eserlerinden alıp naklederek kitap yazarlar, halka vaaz ve nasihat ederler.

Bu nakilci âlimler de iki kısımdır. Eğer İslâm’ı yaşıyorsa, telif ettiği kitaplar, yaptığı vaaz ve nasihatlar, yaşadığı nisbette halka tesir eder. Yaşamıyorsa hiçbir tesiri olmaz.

Bir zâhirî âlim satırdan almasına rağmen, ilimde derinleştiği nisbette cehâletini öğrenmiş olur. Eğer ilimde ihlâs sahibi ise ilmi arttıkça âcizliğini duyar, Allah-u Teâlâ’ya sığınır, âcizliğini itiraf eder. Her mevzuda Hazret-i Kur’an’a ve Sünnet-i seniye’ye müracaat eder. Her iş ve icraatın Ahkâm-ı ilâhî’ye uygun olmasını ister.

 

3. Mollalar:

Bunlar halkın avam tabakasına yakın âlimlerdir. Hem bilir, hem bildirir, tarif eder. Bunlar muttakilerden sayılırlar.

 

 

 

 

 

 

(Nur: 35)

 

buyurmaktadır. (Âl-i imran: 110)

 

O elçiyi O tayin eder ve O gönderir. Niçin gönderir? Kulları kendisine dönsün diye gönderir. Gönderen de O, kendisine ulaşmayı murad eden de O. Ulaşacak olan yine kendisine ulaşacak. Asıl irşadı Allah-u Teâlâ yapıyor. Ona o ilhâmı O veriyor. Gerçek mürşid Hazret-i Allah’tır. (Buharî)(Bakara: 282)(Ebu Dâvud)

 

 

• Kemâl

• Mukallid

 

 

Peygamberlerden “Azim sahibi” olanlar, diğerlerinden üstündür. Ulül-azm peygamberlerin sayısı Âyet-i kerime’lerde nass yoluyla zikredilmiş olan beş peygamberdir:

 

 

buyurulmaktadır. (Buhârî)

 

Nemelazim... Basiktas Ciragan'da Yahya Efendi Turbesi vardir bilir misiniz?

Kanuni Donemi'nde yasamis bir alimdir kendisi.

Halen bir mescidin de ibadete acik oldugu Yahya Efendi turbesi bugun de gecmisteki o mistik ozelligini devam ettirmektedir.

Yasadigi donemde Kanuni ile arasinda cereyen eden bir oykuden bahsedecegim bugun size.

Umarim ibret aliriz.

***

Kanuni Sultan Suleyman,en yuksek duruma getirmis oldugu devletin akibetini hayal eder,gunun birinde Osmanogullari da inise gecer cokmeye yuz tutar mi diye derin derin dusunmeye baslar…

Bu gibi sorulari cogu zaman sut kardesi meshur alim Yahya Efendi 'ye sordugundan bunuda sormaya niyet eder.Guzel bir hatla yazdigi mektubu kesfine inandigi Yahya Efendiye gonderir…

"Sen ilahi sirlara vakifsin. Kerem eylede bizi aydinlat. Bir devlet hangi halde coker? Osmanogullari'nin akibeti nasil olur? Bir gun olurda izmihlale ugrar mi?" seklinde mektubunu gonderir.

Guzel bir hatla yazilmis mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabi bir bakima cok kisa bir bakima icinden cikilmaz bir hal alir:

"Nemelazim be Sultanim!"

Topkapi Sarayinda bu cevabi hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez.. Yahya efendi gibi bir zatin boylesine basit bir cevapla isi gecistirecegini pek dusunmez.Soylenmeye baslar:

"Acaba bilmedigimiz bir mana mi vardir bu cevapta?"

Nihayet kalkar,Yahya Efendinin BesIktas'taki dergahina gelir..

Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

"Agabey ne olur mektubuma cevap ver.Bizi gecistirme,soruyu ciddiye al!"

Yahya efendi duraklar:

"Sultanim sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi?Ben sorunuzun uzerine iyice dusundum ve kanaatimi de acikca arz etmistim."

"Iyi ama bu cevaptan bir sey anlamadim.Sadece nemelazim be sultanim demissiniz.Sanki beni boyle islere karistirma der gibi bir anlam cikariyorum."

Yahya Efendi bu cevaptan sonra su akil almaz aciklamasini yapar:

"Sultanim!Bir devlette zulum yayilsa, haksizlik sayi olsa, isitenler de nemelazim, deyip uzaklassalar, sonra koyunlari kurtlar degil de cobanlar yese, bilenler bunu soylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaclarin, yoksullarin, kimsesizlerin, feryadi goklere ciksa da bunu da taslardan baskasi isitmese, iste o zaman devletin sonu gorunur. Boyle durumlardan sonra devletin hazinesi bosalir, halkin itimat ve hurmeti sarsilir. Asayise itaat hissi gider, halkta hurmet duygusu yok olur. Cokus ve izmihlal de boylece mukadder hale gelir…."

Bunlari dinlerken aglamaya baslayan koca sultan, soyleneni basini sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini boyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip oldugu icin Allah'a sukreder, bu turlu ikazlardan geri kalmamasi icin tembihte bulunarak oradan ayrilir…

Mektup bugun Topkapida sergi halindedir…

Mesnevi-i Manevi'de Leyla ve Mecnun

Doç. Dr. İ.Çetin DERDİYOK
Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.       


Mevlânâ'nın Mesnevisini, Doğu kültür ve mitolojisini içinde saklayan bir hazineye benzetebiliriz. 25.632 beyit(1) tutan bu dev eserde Arap, İran, Türk kültür ve edebiyatına dair pek çok bilgi ve ürün bulunmaktadır. Biz burada, bunlardan yalnızca Leylâ ve Mecnûn'a değineceğiz. Leylâ ve Mecnûn'un Mesnevî'de neyi anlatmak için, nasıl kullanıldığını araştırmaya ve incelemeye çalışacağız.
Leylâ ve Mecnûn, aslında Arap halk edebiyatına ait bir hikayedir.

Bu acılı aşk ve ıstırap serüveni Arap edebiyatından daha ziyade İran ve Türk edebiyatlarında akis bulmuş ve nihayet en güzel ve muhteşem meyvasını şairimiz Fuzûlî’nin kaleminden vermiştir. Eser 1535 yılında yazılmıştır.

Fuzûlî. Leylâ ve Mecnûn’unu hangi duygularla kaleme aldığını şu kıtalarla söyler:

Dutsam taleb-i hakîkate râh-ı mecaz
Efsâne behânesiyle arz etsem râz
Leylî sebebiyle vasfun etsem âğâz
Mecnûn dili ile etsem ızhâr-ı niyâz

Açıklama : (Ey Tanrı), hakikat arzusu ile, mecaz yolunu tutup da, hikaye söylemek bahanesiyle sırları açıklasam… Leylâ vasıtasıyla senin sıfatlarını söylemeye başlasam ve Mecnun’un dili ile sana olan ihtiyacımı ortaya koyup yalvarsam…

 
Üçüncü cildin 567-577. beyitleri arasında "Mecnûn'un, Leylâ'nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı" anlatılmaktadır. Aşağıda yer alan Türkçe'ye çevrilmiş bu beyitlerde de genel olarak aşk teması işlenmiştir. Bunun yanında kimsenin ayıplarının ortaya dökülmemesi, şekle değil mânâya önem verilmesi düşünceleri de yer almaktadır.

567 "Tıpkı Mecnûn gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.

568 Etrafında eğilip bükülerek, onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu.

569 Bir herzevekil dedi: "A ham Mecnûn, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,

570 Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler. "

571 Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.

572 Mecnûn dedi ki: "Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!

573 Bu köpek, bence Tanrı'mn bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ 'nın mahallesinin bekçisi.

574 Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?

575 O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim derttaşım, gamdaşım.

576 Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.

577 Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!"(10)


Metinde de görüldüğü gibi burada Mecnûn'un, Leylâ'nın yaşadığı yerdeki bir köpeğe aşırı ilgisi ve sevgisi anlatılıyor. Mecnûn, Köpeği adeta sevgilisi gibi öpüp koklamakta, etrafında dönmekte ve ona şeker şerbeti ikram etmektedir. Bunu gören biri, köpeğin pis olduğunu hatırlatarak Mecnûn'u uyarır. Mecnûn da görünüşe aldanmamak gerektiğini belirterek, köpeği sevgilisinin bulunduğu yerde yaşayacak kadar kutlu olmasından dolayı sevdiğini söyler.

Burada da öncelikle aşkın gücünü görüyoruz. Mecnûn, köpeği pis olmasına rağmen sevgilisine yakınlığından dolayı sevmektedir. Aslında bu tasavvufta görülen bir durumdur. Mutasavvıflar, vahdet-i vücut ilkesinden yola çıkarak bütün varlıkları, Tanrı'nın bir görüntüsü veya tecellisi gibi düşünürler ve Tanrı'ya duydukları aşkı, yaratılmışlara da duyarlar. Bunu Yunus Emre "Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü"(11) sözleriyle, daha yalın bir biçimde ifade ediyor.

Burada anlatılmak istenen diğer düşünce, "Başkalarının ayıbını, kusurunu açıklamama" düşüncesidir. Bu düşünce 570 ve 571. beyitlerde köpeğin kusurlarını sayıp döken adamın sözlerinden sonra yer alan "Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz." cümlesinden anlaşılmaktadır. Âlem-i gayb, "Allah ilminin bulunduğu, bilinmeyen âlem'dir.(12) Yani burada yaratılmışların kusurlarını, ortaya dökenlerin Allah'a yakın olamayacakları anlatılıyor.

Yine burada "şeklin değil mânânın önemli olduğu" düşüncesinin de yer aldığını görüyoruz. Bu düşünce de bütün beyitlere yayılmış olmakla birlikte 572 beyitte yer alan, Mecnün'un şu sözleriyle "Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!" diye başlayan ve devam eden kısımda açıkça anlatılmaktadır. Mecnûn, daha önce de belirttiğimiz gibi köpeği, mutasavvıfların vahdet-i vücut ilkesine uygun olarak yaradandan ötürü sevmektetir.

 

“Sen gittin ve sen gidince ben kan ağladım...
 



Şemsi Tebrizi’den ayrı düşen Mevlana acıyla yoğrulmuş, “hamdım, piştim, yandım” demiştir ve eklemiştir;



“Sen gittin ve sen gidince ben kan ağladım,

Senin büyük acınla uzun uzun ağladım.

Sen yalnız gitmedin, gözlerim de senin arkandan gitti.

Mademki artık gözlerim yok, nasıl ağlayabilirim?”

 

Eli görmeyen kişi, yazıyı kalem yazdı sanır” demiş Mevlana ve devamını şöyle getirmiş; "Pişmişin halinden anlar mı ham?
Sözü kısa kesmek lazım vesselam…
 Aslında, Şems, Mevlâna'ya gördüğü tecellinin Allah'a ait olduğunu öğretti. Mevlâna, Şems'de bunu gördü. Şems diye bir adam görmedi.
MEVLANAYI MEVLANA YAPAN...ŞEMSİN HAKİKATİNDE ALLAHIN MANASINI GÖRMESİDİR...
Cemâl kelimesi, Allah'ın sonsuz güzelliği anlamına gelir. Yoklukta ve hiçlikte tezahür eden bir güzelliktir. Bu Mevlâna'nın özelliği idi. Mevlâna yoktu zaten, Şems'in karşısında yok oldu. Yani kendisini tamamen ona açtı ve hocasından alması gereken her şeyi aksettirdi, o yokluğun üzerine. İşte yoklukta güzelliğin tecel...lisine biz Cemâl diyoruz. Bu güzelliğin zuhur, başlangıç, kaynak noktasına, enerji gibi ortaya çıkışına da Celâl diyoruz. Bu özellik Şems'de vardı. Mevlâna'yı yok etti ve yeniden varetti. İşte böyle bakılınca Mevlâna, Allah'la irtibatlı olarak bütün bildiklerini Şems'de gördü ve yaşadı diyebiliyoruz. Mevlâna daha önce görmüyordu, Şems'de gördü ve yaşadı. Daha önce biliyordu sadece. Onun için öğretmensiz Allah'a varmak mümkün değildir. Her şeyi bilebilirsiniz, her noktada en üstün yere varmış olabilirsiniz ama öğretmen olmadığı zaman yokolamazsınız. Yokolamayınca göremezsiniz, göremeyince bilgi olarak kalır. Acaba anlatabiliyor muyum söylemek istediklerimi?


Dolayısıyla Hz. Şems'in mânâsında muazzam bir Celâl var. O göstermek üzere gelmiş, bildirmek üzere o vazifeyle gelmiş. Biliyorsunuz Allah'ın çeşitli tecellileri var, işte bu tarz bir tecelli sarsar, yakar, yıkar, yokeder, yeniden vareder.


Bu genellikle Mürşid-i Kâmil'de ki tecellidir. Meselâ Abdülkadir Geylâni bir bakışıyla, nazarıyla yokedermiş karşısındaki insanı. Yani ilmi nazarla karşısındaki gönlün içine aksettirirmiş. Böylesine bir tecelli var Hz. Şems'de ve bunu başkasına gösterme hakkı da yok. Allah yasaklamış, sadece Mevlâna'ya gösterecek bu mânâyı ve bu uğurda da başını verecek, o vaziveyle gelmiş. Şems'de öylesine deli-dolu bir oluşum var ki bunun anlaşılabilmesi de çok zor. Çünkü o andaki tecelliye göre konuşuyor. O andaki tecelli de yokolmak lâzım ki, o tecelliyi hissedip ne demek istediğini tam olarak anlayabilmek için. Nesiller boyunca da pek anlaşılamamış Mevlâna ve Şems ilişkisi bu nedenle. İnsanlar ancak kendi bildikleri kalıplar içine oturtarak kavramaya çalışmışlar. O da onların hakkıdır tabii.


Makalat adlı eseri de, kendisinin yazdığı bir eser değil, çünkü oturup kitap yazacak bir Sultan değil. O andaki tecelliye göre yaptığı konuşmalardan huzurda bulunanların kaleme almış olduğu şekliyle toparlanmış bir eser.




Bütün bunlara rağmen Şems gidiyor. Bundan sonra Mevlana'nın büyük özlemi ve yanışı giriyor devreye. Neden gitti Şems sizce?


Asıl neden planın böyle oluşu idi. Hz. Mevlâna Şems'de Allah'ı gördü. Şems orada kalsaydı varlık olarak, Hz. Mevlâna, Şems'de gördüğünü Allah zannedecekti. Şems aradan çekilince Mevlâna gördüğü hakikatin kendindeki hakikat olduğunu anladı ve kendi mânâsını hissetti, gördü. Bunu Şems gitmeden de yapabilirdi elbette ama Şems, Allah'a söz vermişti gitmek için, başvermek için.


Hz. Mevlâna, Şems'den sonra Maşûk oldu. Yani herkes onda görmeye başladı. Sevilen haline geldi. Tıpkı Hz. Muhammed'in Miraç'dan evvel aşık, Miraç'tan sonra Maşûk oluşu gibi. Hz. Şems'in bu hakikati yayma izni yoktu, Hz. Mevlâna'nın ise bu hakikati yayma izni vardı. Şöyle diyordu: "Hepimiz aynı mumuz ama ben mecburen biraz yükselmek zorundayım, etrafı daha yukarıdan aydınlatmam emredildi."


Şems ile Mevlâna ilişkisinde hangisinin mürit, hangisinin mürşit olduğu bu açıdan bakılırsa biraz karışıyor. Çünkü mürit durumunda Hz. Mevlâna gibi bir şahsiyet var. Böyle de değil ilişki, bana sorarsanız Mevlâna ile Şems diye iki kişi de yoktu. Onlar bir hakikatin iki yüzüydüler. Biri Cemâl, diğeri Celâl. Ya da şöyle söyleyeyim bir fen'ci olarak aynı enerjinin iki farklı görüntüsü olarak düşünülebilir. Biri kinetik enerji, diğeri potansiyel enerji. Şems'in enerjisi kinetik, Mevlâna'nın enerjisi potansiyel enerjidir. Sonrasında Mevlâna kinetik enerji durumuna geçmiş ve tüm insanlık potansiyel enerji olarak onun enerjisini yüklenmiştir.




Sevgi nedir? İlâhi Aşk nedir? size göre. Okuyucularımız için kısaca söz edebilir misiniz bu kavramlardan?


Karşınızdaki insanda Allah'ın tecellisini gördüğünüz zaman duyduğunuz hisse "AŞK" denir. Bu kişiye karşı değil, Allah'a duyulan aşktır. Tecelliye duyulan hisse aşk denir. O tecelliyi taşıdığı için kişiye duyulan hisse de sevgi denir.


İnsanlar birbirlerine aşık oldukları zaman da aslında bir mânâya aşık olurlar. İşte o mânânın peşinden gidersek hemen, çabucak vazgeçemeyiz aşkımızdan ve o devam edip gider. Ama sadece karşımızdaki kişinin bir özelliğine aşık olup, diğer özelliklerini tanıyınca ondan vazgeçersek o zaten aşk değildir, kendimizi sevmektir. O halde demek ki mânâ aşk oluyor, madde aşk olmuyor.


Mevlâna aşkı Şems'in mânâsında Allah'ı bularak yaşadı. Vücudunda değil. Ancak hakiki öğretmeni bulmuş olanlar bunu anlayabilirler. Vücudunu sevmiş olsaydı onun adı aşk olmayacaktı. Mevlâna da Mevlâna olmayacaktı. Onun için bugün kim kimin vücuduna hayransa veya ondaki ilme, bilgiye hayransa, ondaki hakikate hayran değilse onun adına aşk denmez. Cezbe olabilir, ihtiras olabilir yahut kendisine dönük olan sevgi olabilir.


Mevlâna'yı, Mevlâna yapan; Şems'in hakikatinde Allah'ın mânâsını görmektir. Görmese idi Mevlâna olamazdı. Tabii bunu yaşamayan insana da bunu anlatmak çok zor
Ehl-i vahdetü’l-vücudun dedikleri gibi mevcudat evham ve hayalât değil. Görünen eşya dahi Cenâb-ı Hakkın âsârıdır. “Heme ost” değil, “Heme ezost”tur.3 Çünkü, hadisat ayn-ı kadîm olamaz. Şu meseleyi iki temsille fehme takrib edeceğiz.

Birincisi: Meselâ bir padişah var. O padişahın hâkim-i âdil ismiyle bir adliye dairesi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halifedir; bir meşihat ve bir ilmiye dairesi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan-ı âzam ismi var; o isimle devâir-i askeriyede faaliyet gösterir, ordu o ismin mazharıdır.

Şimdi, biri çıksa, dese ki, “O padişah yalnız hâkim-i âdildir; devâir-i adliyeden başka daire yok.” O vakit, bilmecburiye, adliye memurları içinde, hakikî değil, itibarî bir surette, meşihat dairesindeki ulemanın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbik edip, zıllî ve hayalî bir tarzda, hakiki adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşihat dairesi tasavvur edilir.

Hem daire-i askeriyeye ait ahval ve muamelâtını, yine farazî bir tarzda, o memurîn-i adliye içinde itibar edip, gayr-ı hakikî bir daire-i askeriye itibar edilir, ve hâkezâ...

İşte, şu halde, padişahın hakikî ismi ve hakikî hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan-ı âzam, sultan gibi isimleri hakikî değiller, itibarîdirler. Halbuki padişahlık mahiyeti ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakikî olarak iktiza eder. Hakikî isimler ise, hakikî daireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.
Aşağıdaki - (Şemseddîn Yeşil Hazretleri (k.s) ile Hâtıralar)yazan kısma tıklayın...
"Acâyip Bir Talâkat-ı Lisân'ı Vardı"
Şeyh Nâzım Kıbrısî Hazretleri (k.s) anlatıyor...
Bize göre her şey “O” değil, her şeyOndan”dır.
Eli görmeyen kişi, yazıyı kalem yazdı sanır” demiş Mevlana ve devamını şöyle getirmiş; "Pişmişin halinden anlar mı ham?
Sözü kısa kesmek lazım vesselam…
“Sen gittin ve sen gidince ben kan ağladım,

Senin büyük acınla uzun uzun ağladım.

Sen yalnız gitmedin, gözlerim de senin arkandan gitti.

Mademki artık gözlerim yok, nasıl ağlayabilirim?”
PİRİ-MUĞAN
: meyhanecilerin piri-ustadi
hakk sarabini dagitici manasinda saki.
: tasavvuf edebiyatında
aşkın asıl sahibi,aşkı dağıtan ve pay eden kişi.
: mecazi manasıyla
butun alemler ve kevn-u mekan feyiz ve neşe meyhanesi ,şarap da feyiz, sevgi ve neşe , pir i mugan da o feyzi o neşeyi kadeh kadeh sunan mürşittir.

 

Mahzûn idi bir gün dil meyhâne-i ma'nâda
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâde
Bir pîr gelüp nâgâh pend etti alel-âde
Al destine bir bâde derd ü gamı ver bâde
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr-i mügânındır

Bir bâde çek efzûn kap mecliste zeber-dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ-best ol
Alçağa akar sular pây-ı huma düş mest ol
Pür-cûş olayım dersen Gâlib gibi ser-mest ol
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır
SEYH GALIP

 
 Ey Tebrizli Şems! Beni harap ettin, sen hem sakîsin, hem şarapsın, hem de şarap satan!

• Gel ki, Şems-i Tebrîzî aşkın süretidir, şeklidir. Zira onun aşkından, sema’ın ağzı, dudağı açıkta kaldı.

• Ben Şems-i Tebrîzî’nin hallaç yayıyım. Şems’in ateşi bu hallaç dükkanına düştüğü için, Mansur hazretleri o aşkı tatmış da sevine sevine darağacına asılmıştır.

• Tebrizli Şems, Hakk güneşi gibi parıldıyor. Onun güneşinin parıltısından şu gönül seher vakti gibi olmuştur.

• Ey Tebrizli Şems! Seninle diri olmayanlar var ya, işte ben onların yanında ölürüm de senin yanında dirilirim.

• Ey Tebrizli Şems! Selamımızı seher rüzgarından duy! îster seher rüzgarı olsun, ister güney rüzgarı olsun, onların hepsini de biz senin rüzgarından elde ettik.

• Ayın nuru da, yıldızların nuru da Tebrizli Şems’tir. Ben onun ayrılık gamından ağlar, inlersem, bayram ayına dönerim.

• Tebrizli Şems onun seçtiği tek varlıktır. Onun sevgilisidir. Olsa olsa onu ancak, o “Zamanın Kutbu” ile kandırabilirim.

• Benim için Şems-i Tebrizî bayramların en büyüğü olan “îd-i ekber” idi. İşte ben o bayrama büyük bir kurban oldum.

• Ben Şems-i Tebrizî’yi görünce eşsiz bir deniz oldum. Görülmemiş bir inciyim, emsali bulunmayan bir hazineyim.

Mevlana Celaleddin Rumi

"Bir an olsun düşüncelerden vazgeçsen ne olur? Balık gibi bizim denizimize dalsan, orada dalgalar yutsan ne çıkar?"

Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rûmi....         (Divan-ı Kebir)

Divan-ı Kebir (Büyük Divan) Mevlana Celaleddin Rumi'nin söylediği ilahi aşk şiirlerinden oluşan, 44 bin 8 yüz 34 beyitlik (rubai beyitleri ile birlikte yaklaşık 50 bin beyit) nazım bir eserdir. Mevlana'nın Âşıklar Divanım biçiminde adlandırdığı eser aynı zamanda Şems Divanı, Divan-ı Şems-i Tebrizi olarak da anılmaktadır. İslam edebiyatında divanların, şairlerinin isimleri ile anılması geleneğine ters düşen bu son adlandırma; Mevlana'nın gazellerinin sonunda kendi adı yerine (birkaç istisna dışında) her zaman Şems-i Tebrizi adını kullanmasından kaynaklanmaktadır.

Eser, Horasan ilinin halk Farsçası ile yazılmıştır. Yek avaz gazellerden oluşur.

Mevlana bu gazellerinde, "Şems (güneş) başta olmak üzere, bağ-bahçe, gül-bülbül, âşık-mâşûk, deniz-damla, mey-sâkî gibi sembollerle ilâhî aşkı hep ön plânda tutmakta; Mesnevî'sinde olduğu gibi Allah'a kavuşmadan gönlünün huzur bulamayacağını, ilâhî aşkı yazmada aciz kalıp kaleminin kırıldığını, bu dünyanın bir balçıktan ibaret olduğunu, çok yemenin menzile ulaşmada engel teşkil ettiğini, aşkın akla olan üstünlük ve yüceliğini, nefsin kötülüğünü, miskin miskin oturan insanların bu tembellikleriyle maksada (ilâhî aşk) ulaşamayacaklarını, gecelerin uyumakla değil de aşk ve ibadetle geçirilmesi gerektiğini"[1] vurgulayarak şiirlerini didaktik bir üslupla söylemektedir. Bazı şiirlerinde de gazelin ruhundan farklı olarak sosyal konulara girer; rüşvet yiyen kadıları eleştirir; yalancı şeyhleri, yobaz bilginleri menfaatçi ve aşağılık olarak nitelendirir; pazar yerlerinden, düğün adetlerinden, sokakta oynayan çocuklardan, zulmete direnişten, özgürlükten bahseder[1].

Bize Doğru Gel, Bize!

Bir an olsun düşüncelerden vazgeçsen ne olur? Balık gibi bizim denizimize dalsan, orada dalgalar yutsan ne çıkar?

Düşüncelerinden uyur, onlardan vazgeçersen Ashâb-ı Kehf'ten sayılırsın, düşüncelerden mukaddes, münezzeh bir nur kesilirsin; ne olur bu hale gelsen!

Sen bir saman çöpüsün, bizse devlet kehribarıyız; şu samanlıktan sıyrılıp kehribara dönsen ne olur ki.

Artık bu sefer toprak olacağım diye yüz kere ahdettin. Bir kerecik de ahdinde dursan ne çıkar.

Sen gizli bir incisin amma şu samanlıkta toprak rengini almışsın. A güzel yüzlü, ne olur yüzündeki tozu toprağı bir yıkasan da arınsan!

Padişah oğlusun sen, Cebrâil'in bile secde ettiği varlıksın sen. Ne çıkar a yoksul, babanın yurdunu bir arasan!

Tümden ayrılmış bir parçasın, bedenden ayrılmış bir elsin ancak; bari bundan sonra bizden ayrılmasan ne olur.

O vakit başsız kalırsın, malın mülkün gider, hırstan, kibirden ayrılırsın; fakat işte o zaman ululuk âleminde baş gösterir, görünürsün; ne olur bunu yapsan.

Hakk'ın zikrinden bir şerbet iç de düşünceden kurtul. Ey ilâhi rızaya mazhar olan, savaşa sarılmasan ne olur. Yeter artık, sen bir dağa benzersin; dağda altın madeni ara, bağırmayı bırak. Bağırıp dağı seslendirmesen ne çıkar! (Gölpınarlı, I, 253; Furûzânfer,844)

Yaratılmıştan geç, Yaradana ulaş!

Âşık isen, âşıklarla otur!

Gece gündüz demeden kapılarında dur!

Bu kapıdan içeri girdiğinde ise,

Yaratılmışlardan uzaklaş; yaradanla otur! (No:1198)

Gönül O'nu ister, Her şey bahane...

Başımı koyduğum her yerde, secde edilen O'dur

Dört köşe ve altı bucakta tapılan O'dur.

Bağ-bahçe, gül-bülbül, sema, sevgili;

Bütün bunlar hep bahane; asıl maksat olan O'dur. (No:206)

"Vefa nedir, bilir misin? Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.."

Hazreti Mevlâna Celaleddin Rûmî (k.s)
"Cehaletten daha korkunç fakirlik, akıldan daha büyük nimet, kibirden daha kötü bir yalnızlık yoktur."

Hz.Muhammed(s.a.v)
***
 
Hep Arzularsın...
http://www.youtube.com/watch?v=xwlSeDVeyXU
Ele geleni yersin,
Dile geleni dersin,
Böyle dervişlik dursun
Sen derviş olamazsın


Şeyhim sözleri Hakk’tır
Asla hilafı yoktur
Senin inadın çoktur
Sen derviş olamazsın


Derviş Yunus gel imdi
Ummanlara dal imdi
Ummana dalmayınca
Sen derviş olamazsın
DERVİŞ

(Bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid, sûfiyâne bir hayat yaşayan kişi.)
Farsça bir kelime olmakla birlikte bütün müslüman milletlerin dillerine girmiş olan derviş, esas itibariyle "muhtaç, yoksul ve dilenci" anlamlarına gelirse de, geniş bir coğrafyada uzun süre kullanılması sebebiyle değişik mânâlar kazanmıştır. Kelime Eski Farsça'da (Avesta) drigôş, deryôş ve drigu; Orta Farsça'da (Pehlevîce) driyôş; Yeni Farsça'da derviş şeklinde kullanılmıştır. (Dervişân da derviş kelimesinin çoğuludur.)
Derviş kelimesinin hangi kökten geldiği kesin olarak bilinmediğinden bu konuda birçok görüş ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre kelime "kapı önü" anlamına gelen der-pîşten gelmiştir. Sık sık kapıların önlerinde göründükleri için dilencilere bu ad verilmiştir. Diğer bir görüşe göre "asılmak" anlamındaki der-âvîhten masdarının şimdiki zaman kökü olan der-âviz kelimesinden elde edilmiştir. Kapılara asıldıkları (âvîzede ez-der), kapıları tuttukları için dilencilere derviş denilmiştir. Başka bir görüşe göre ise, kelimenin aslı, "aramak ve dilenmek" anlamındaki der-yûzîden masdarının şimdiki zaman kökü olan der-yûzdür.
Ancak dilencilikle ilgili olan yukarıdaki mânâları sûfîlere yakıştırmak istemeyenler, bu kelimeyi "inci gibi" anlamına gelen dür-vîş şeklinde telaffuz etmeyi tercih etmişlerdir. (bk. Gıyâseddin, s. 364)
Derviş kelimesinin köküyle ilgili görüşler birtakım yakıştırmalar ihtiva etmekle birlikte, kelimenin eskiden beri "yoksul ve dilenci" anlamında kullanılmış olduğu kesindir. Bugün de kapı (der) ile ilgili bulunan deryüze ve deryüzegî kelimeleri, Farsça'da "dilenci" ve "dilencilik" anlamında kullanılmaktadır.
Derviş ve dervişî kelimeleri, erken bir dönemden itibaren zâhidi ve zühdü, sûfiyi ve tasavvufu ifade etmek üzere Arapça'daki fakîr ve fakr kelimelerinin yerine kullanılmıştır, zamanla daha farklı ve daha geniş bir muhteva kazanmıştır. İlk zâhid ve sûfilerin fakra ve fakire büyük değer verdikleri, Ebû Nasr es-Serrâc, ibn-i İbrâhim el-Kelâbâzî, Hàce Abdullah Herevî, Ebû Tâlib el-Mekkî ve Abdülkerim el-Kuşeyrî gibi sûfi müelliflerin, eserlerinde bu konuya bir bölüm ayırıp önemini ifade etmelerinden anlaşılmaktadır.
Müstemlî'nin Şerh-i Ta'arruf'u, Hücvîrî'nin Keşfü'l-Mahcûb'u ve Herevî'nin Tabâkàtüs-Sûfiyye'si gibi ilk Farsça tasavvufî eserlerde derviş ve dervişî kelimeleri, fakir ve fakr karşılığı olarak kullanılmıştır. Ebû Şekür-i Belhî (ö. 303/915), Ebû Ferec-i Büstî (ö. 360/970) gibi şairler genel olarak derviş kelimesinin "yoksul" anlamında kullanıldıkları gibi IV. (X.) Yüzyıl'da yazılmış ünlü coğrafya kitabı Hudûdül-Âlem'de kelime bu anlamda geçmektedir. Sa'dî-yi Şîrâzî, zenginlik-fakirlik (tevângeri-dervişî) konusunda bir dervişle giriştiği tartışmayı anlatırken, aynı hususa işaret etmiştir. (Gülistân, s. 174-184)
Başlangıçta fakir gibi derviş kelimesi de hem yoksul kişi, hem de zengin bile olsa her yönden Allah'a muhtaç olduğunun şuuruna sahip sûfî anlamında kullanılıyor. Sûfiler her iki anlamdaki dervişliğe büyük önem veriyorlardı. (Herevî, s. 236-513-606) Bu dönemde dervişlik birinci anlamıyla yoksulluk ve gönül zenginliğini, ikinci anlamıyla fâni olmayı ifade ediyordu.
III. (IX.) Yüzyıl'da mânevî ve ruhanî hayata yönelen müslümanlar arasında iki kuvvetli temayül belirdi. Bunlardan birinin merkezi Irak, diğerinin merkezi Horasan'dı. Hâris el-Muhâsibî, Serî es-Sakatî ve Cüneyd-i Bağdadî gibi ünlülerin önderlik ettikleri Irak'taki harekete "tasavvuf", mensuplarına da "sûfî" deniliyordu. Bunlar dindarlığın mânevî esaslarına hassasiyetle bağlı kalmakla beraber âdâb, erkân, hırka gibi dış görünüşe ve semâa da önem veriyor, bu özellikleriyle toplumda farklı bir zümre olarak görünüyorlardı.
Bâyezîd-i Bestâmî ve Hamdûn el-Kassâr gibi ünlülerin önderlik ettikleri Horasan'daki harekete ise "melâmet", mensuplarına da "melâmî" veya "melâmetî" adı veriliyordu. Bunlar halktan biri gibi görünmeyi tercih ettiklerinden kendilerini halktan farklı gösteren davranışlara, hırka ve semâ gibi mensuplarını teşhir eden şeylere kesinlikle karşı idiler. Bu husus, iki derviş tipinin ortaya çıkmasına yol açtı. Irak sûfilerinin dervişliği hem içte (bâtın), hem dışta (zâhir) iken, Horasan Melâmîleri'nin dervişliği sadece içte idi. Bu iki derviş tipi her dönemde varlığını sürdürmüştür.
İlk dönemlerde güçlü bir ruhî cazibesi olan irfan ve ahlâk sahibi şeyhler etrafında toplanan dervişler mescidlerde, evlerde ve özellikle zâviyelerde mürşidlerinin sohbetinden faydalanma fırsatını buluyorlardı. Tayfüriyye, Muhâsibiyye, Cüneydiyye, Kassâriyye, Sehliyye ve Hakîmiyye gibi çeşitli adlar altında toplanan derviş zümreleri (Hücvîrî, s. 263-294) birtakım farklılıklar göstermekle beraber tasavvufun temel ilkelerinde birleşiyorlardı. Daha çocukken babasıyla düzenli bir şeklide dervişlerin sohbetlerine katılan ünlü sûfî Ebû Said-i Ebül Hayr (ö. 340/915), Esrârüt-Tevhid adlı eserinde dervişliğin esaslarını ve âdâbını ortaya koymuştu.
Dervişlik, bir riyâzet ve mücâhede faaliyetiyle başlar. Sıkı bir perhize (imsak) girilen bu dönemde yeme, içme, konuşma ve uyuma en aza indirilir; ibadet, zikir ve tefekkür arttırılır; nefsin arzularına hâkim olmaya, ölçülü ve disiplinli yaşamaya, böylece ruhî bir erginlik ve mânevi olgunluğa ulaşmaya çalışılır. Çile hırkasını giyen derviş, istediği gibi hareket edemez, zorluklara dayanmak mecburiyetindedir. Dervişin muradına ermesi için sabırlı ve tahammüllü olması şarttır.
Dervişlerin bir özelliği de gezgin olmalarıdır. Bütün tasavvufî eserlerde sefere çıkma ve seyahat etmenin önemi üzerinde durulmuş ve âdâbı anlatılmıştır. Tekke ve zâviyeler, mescidler, imarethâneler, harabe ve viraneler, hatta mağaralar gezgin dervişlerin konakladıkları ve geceledikleri yerlerdir. Bazı dervişler tasavvuf yoluna girdiklerinde, bazıları da olgunluk döneminde sefere çıkmışlar, bir kısmı ise sefere hiç ihtiyaç duymadıklarından bulundukları yeri terketmemişlerdir. Seferin amacı çile çekmek, nefsi zorluklara alıştırıp eğitmek, bilgili ve iyi hal sahibi kişilerle görüşüp kendilerinden faydalanmak, Allah'ın büyüklüğünü gösteren değişik şeyler görüp ibret almaktır. Esasen dervişlik, maddî âlemden ruhî âleme doğru yapılan mânevî bir seferden ibarettir. (bk. Sefer; Sülük)
Genellikle kılık ve kıyafetlerine önem vermeyen dervişlerin üstleri başları toz toprak içinde, elbiseleri kirli, saç ve sakalları uzun ve bakımsızdır. İç yüzlerinin iyi olması için, dış yüzlerinin çirkin görünmesi gerektiğine inanırlar. Bazan da halkın tepkisini çeken bu tür görünümü, gerçek kişiliklerini gizlemenin bir aracı sayarlar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bunları "hırka altındaki sultanlar" diye tanıtır. (bk. Mesnevî, 1.K)
III. (IX.) Yüzyıl'dan itibaren dış tesirlerle İslâm'ın özü ile uyuşmayan birtakım inanç, düşünce ve davranışlara sahip bazı derviş toplulukları ortaya çıktı. Şeriat ulemâsının İbâhiyyeci saydıkları bu topluluklar gerçek sûfiler tarafından da dışlanmışlardır. Bu durum, biri Sünnîlerce kabul edilen (bâ-şer, hakîkî), diğer reddedilen (bî-şer, sûrî) iki derviş tipinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sa'dî-yi Şirâzî Gülistân'da her iki tipi de çok güzel bir şekilde tasvir etmiştir.
Sünnîliğin kabul ettiği hakiki derviş yoksuldur. Bir hırka, bir lokma ile yetinir, kendi kendine yeterlidir. Miskinliğiyle övünür, ancak yoksulluğunu hiçbir zaman çıkar sağlamanın bir aracı olarak görmez. İbrâhim ibn-i Edhem gibi el emeği ve alın teriyle geçinir. Gönlü zengin, eli açıktır. Zengin bile olsa, servet gönlünde değil elindedir. Herkese yardım eder, uğradığı haksızlıklara tahammül gösterir, bütün insanları sever. Dövene karşı elsiz, sövene karşı dilsizdir. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür. Yetmişiki millete bir gözle bakar, günahkâr insanlardan yüz çevirmez. Edepsizlerden bile edep öğrenmeyi bilir.
Sa'dî'nin deyimiyle, "Derviş gönül ehlidir, Allah adamıdır. Çiğnendikçe daha iyi ürün veren toprağa benzer. Sevimli ve güzel yüzlüdür, soğuk tabiatlı ve asık suratlı değildir. Herkesi anlamaya ve derdine deva bulmaya çalışır. Ermiş ve ergin bir insandır. Dervişin eli, gönlü ve bedeni boştur; elinde mal, gönlünde mal edinme arzusu bulunmaz, bedeniyle günaha girmez. (Ahmed-i Câmî, s. 216)
Aslında dervişlik çok zor bir yoldur. Bu zorluk hakkıyla bilinseydi, kimse dervişliğe talip olmazdı. Yûnus Emre, "Sen derviş olamazsın" diye başlayan şiirinde bu hususu güzel bir şekilde dile getirmiştir. Bu tür fedâkâr ve idealist dervişler, Anadolu ve Rumeli'nin fethinde ve İslâmlaştırılmasında önemli hizmetler ifa etmişlerdir. (Barkan, 11, 279-353)
VI. (XII) ve daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan Kâdiriyye, Rifâiyye, Kübreviyye, Şâzeliyye gibi tarikatlar da kendilerine has bir derviş tipi oluşturmuşlardır. Bu tarikatlara giren müridler tarikat pîrine nisbetle anılırdı. (Kâdirî dervişleri, Rifâi dervişleri, Yesevî dervişleri gibi.) Bununla beraber tarikatların yaygın olduğu çağlarda bile belli bir tarikata bağlı olmayan derviş zümreleri mevcuttu. Tarikat ve tekke dönemindeki dervişlerin kendilerine has bir hayat felsefeleri ve yaşama tarzları vardı. Bilhassa geç dönemlerde ellerinde teber, âsâ, tesbih, keşkül, sırtlarında cübbe ve hırka kapı kapı dolaşıp dilenen, def çalarak ilâhiler okuyan, keramet gösterileri yapan, gaybı bildiklerini iddia eden derviş zümreleri ortaya çıkmıştır.
Vâhidî 929'da (1523) yazdığı "Menâkıb-ı Hâce-i Cihân" adlı eserinde Edhemî, Câmî, Şemsî, abdal gibi adlar alan acaip kıyafetli, garip davranışlı derviş zümrelerinden bahseder. "Kapılardan kovulmuş, toza toprağa belenmiş, insanların değer vermediği nice kimseler var ki, şu şey şöyle olacak diye yemin etseler Allah onları yalancı çıkarmaz." (Müslim, "Birr", 138, "Cennet", 48; Tirmizî, "Kıyâmet", 15, "Menâkıb", 54; "Menakıb", 54; İbn-i Mâce "Zühd", 36) meâlindeki hadisle, bu tip dervişlere işaret edildiği ileri sürülmüştür.
Mevlevîlik'te dedelik makamına gelen canlara derviş denir. Semâzenler de batıda "dönen dervişler" diye bilinir. (Gölpınarlı, s. 367) Raks ve mûsikiye önem veren dervişler yanında, bu gibi şeylerle hiç ilgilenmeyenler de vardır.
Pek çok menkıbe, destan, fıkra, masal ve deyime konu olan dervişler, asırlar boyunca sosyal ve dinî hayatın önemli bir parçası olarak varlıklarını sürdürmüşlerdi. Bugün de İslâm ülkelerinde değişik derviş tiplerine rastlanmaktadır.
()


Dervişân

 
 
‎"En Son Ölüm Gelir, Yinede Erken Deriz"

Hz.Mevlâna
http://www.youtube.com/watch?v=vNsj96bCYL4&feature=endscreen&NR=1
 Bağ-ı Dehrin Hem Hazânın Hem Baharın Görmüşüz
Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

 
http://www.youtube.com/watch?v=-w6HxvHeChU&feature=related
Çok ta mağrur olma kim meyhane-i ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz

 
Hep Arzularsın...
http://www.youtube.com/watch?v=xwlSeDVeyXU

Urfalı şâir Yûsüf Nâbî

Urfalı büyük şâir Yûsüf Nâbî (vefat 1712), çağdaşı olan Çorlulu Ali Paşa’nın kararıyla evi yıkılıp perîşân olunca aşağıdaki gazeli yazmış. Derler ki; “keşke yüz evi olup yüzü de yıkılsaydı da Nâbî’den, böyle yüz eser kalsaydı.” 
Bu şiire çok sonraları yapılan nazire ve tahmisler cidden kayda değer evsaftadır.
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz
[Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.]

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

[Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme; zîrâ böylesine mest (sarhoş) olup sabah olunca da baş ağrısı çeken binlercesini görmüşlüğümüz var.]

Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

 [Gönlü kırık olanın atıverdiği âh topunun nice büyük sultanların muhkem kalelerini yıktığını biliriz.]

Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz

 [Derd ehli olanların kırıklıkla döktükleri gözyaşlarının yaptığı seller önünde nice gösterişli kâşânelerin, mâlikânelerin yerle bir olduğunu biliriz.]

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz

[O garipler ki, bütün sermâyeleri can yakıcı bir âh silâhından ibarettir ama, onu şöyle bir attıkları zaman, nice hızlı süvarilerin vurulup yere serildiklerini gördük.]
 
Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
Bî-aded mağrûrun sadr-ı i’tibârın görmüşüz

[Sadarette itibar üzere oturan nicelerini gördük ki; gün geldi de onlar el pençe vaziyette pabuçluğu mekân tuttular (yani hizmetçi oldular)]

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz

[O elindeki –gururla kaldırıp kaldırıp- içtiğin kadeh var ya, gün gelir de dilenci çanağına döner; benzerlerini çok gördük.]

Söz Nâbî’den açıldığı için bir diğer meşhur şiirini de takdim etmek isterim.
Sultan Dördüncü Mehmed zamanında hacca giden surre alayında geçer hadise. Nâbî merhûmun içinde bulunduğu kafileye –bugünkü tabirle- sponsorluk eden ağa Medine-i Münevvereye yaklaşıldığı bir sırada insanlık icabı hafif uykuya dalınca, Efendimizin bu kadar yakınında uykuyu edebe mugayir gören hikmet şairimiz irticalen yüksek sesle beş beyt terennüm eder:
 
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.

[Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisinin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i Ekrem’in makâmıdır.]

Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

[Burası Cenâb-ı Hakk'ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazîlet yönünden ise, Arş-ı âlânın üstündedir.]

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
Â’mâdan açdı mevcûdât dü çeşmin; tûtiyâdır bu.

[Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar, iki gözünü körlükten açtı.]

Felekde mâh-ı nev Bâb’üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

 [Gökyüzündeki yeni ay, O'nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O’ nun nûrundan doğmaktadır.]

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Matâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.

[Ey Nâbî! Bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu yer olup; bu kapının eşiğini, peygamberler bile edeb ve hürmet dairesinde eğilip öperler.]

Son beyte gelince üstad, baştan beri yapılan sert ihtarların muhatabı olarak kendisini göstermekte, böylelikle muazzam bir tevazu örneği sergilemektedir.
Gerçi hadise malûmdur; şehre girilince acaip bir şey olur: Sabah ezanını bitiren müezzinlerin her biri bu şiiri okurlar. Nâbî merhum adeta şoktadır. Çünkü bu manzumeyi herhangi bir insanoğlunun bilmesine imkân yoktur. Birkaç dakika önce kendisi tarafından irticalen söylenmiştir çünkü.
Bulduğu müezzinin yakasına yapışır, işin sırrını ve hikmetini sorar. Ancak müezzinlerin ağzını bıçak açmaz. İyice şaşıran merhum şair en son ser-müezzini bulur ve ona da aynı suali tevcih eder; kendisini de tanıtır. Bunun üzerine ser-müezzin der ki:
“Arkadaşlarımız ketum davranmakta haklıdırlar; çünkü mesele sırdır. Ancak siz Nâbî iseniz, sizden de gizli değil tabiî. Efendimiz (aleyhisselâm) bu gece her birimizin rüyasını teşrif ederek bu şiiri ta’lîm edip emrettiler: -Ümmetimden Nâbî şehre geliyor; sabah ezanından sonra bunu okuyarak kendisini karşılayınız!”
Nâbî merhum ikinci kez şoktadır. Sorar:
“Ümmetimden Nâbî dedi mi?” diye…
Evet cevabını alıp, yeminle te’yîd ettirir; yemini üç kez tekrarlatır ve sevincinden bayılır.
Kaynak ayan-beyan anlaşılmıştır ve hikmet şairimiz müjdelerin en büyüğüne kavuşmuştur.
http://www.youtube.com/watch?v=esKaCgHrjjs&feature=related
Ustada kalırsa bu öksüz yapı, Onu sürdürmeyen çırak utansın!  (Necip Fazıl KISAKÜREK)
http://www.facebook.com/photo.php?v=209628435792365
 
İsmi Sübhan virdin mi var? Bahçelerde yurdun mu var? Bencileyin derdin mi var? Garip garip ötme bülbül Ötme bülbül ötme bülbül Derdi derde katma bülbül Benim derdim bana yeter, Bir de sen dert katma bülbül. Bilirim âşıksın güle Gülün hâlinden kim bile. Bahçedeki gonca güle Dolaşıp söz atma bülbül. Ötme bü...lbül ötme bülbül Derdi derde katma bülbül Benim derdim bana yeter, Bir de sen dert katma bülbül. Bilirim âşıksın verde, Cünûnun var gâyet serde. Şu sînemde olan derde Bir de sen dert katma bülbül. Ötme bülbül ötme bülbül Derdi derde katma bülbül Benim derdim bana yeter, Bir de sen dert katma bülbül. Pervâz olup uçar mısın, Deniz deryâ geçer misin? Bencileyin nâ-çâr mısın? Sen de hâlin söyle bülbül. Ötme bülbül ötme bülbül Derdi derde katma bülbül Benim derdim bana yeter, Bir de sen dert katma bülbül. A bülbülüm uslu musun, Kafeslerde besli misin? Bencileyin yaslı mısın? Garip garip ötme bülbül. Ötme bülbül ötme bülbül Derdi derde katma bülbül Benim derdim bana yeter, Bir de sen dert katma bülbül Yunus vücûdun pâk derken, Cihanda mislin yok derken, Seher vakti "Hakk Hakk" derken Bizi de unutma bülbül. Yunus Emre (k.s)
 HAKİKAT BİR SIRDIR...
Kainatta bildiğimizi sandığımız nice olay var ki onun hakikatini sadece Allah ve O'nun bildirdiği kullar bilir. İnsanoğlu hakikate en yakın varlık olduğu kadar ondan en uzak duran varlıktır da. İnsanın çözemediği birçok sırrı diğer varlıklar hâl olarak yaşar ama ifade edemez. Çünkü onların ağzı mühürlenmiştir. Bana öyle geliyor ki varlıklar içinde dil, insana özellikle verilmiştir ki hakikati bütünüyle olmasa bile kendince ifade etsin istenmiştir böylelikle. İnsana hakikatten söz etme yetkisi verilmiştir ama hakikati olduğu gibi ifade etme gücü verilmemiştir. Bu insandan değil, dilden ve hakikatin bizatihi kendisinden kaynaklanan bir durumdur. Çünkü insanın, hakikatin taşıdığı ağırlığı hissettirecek bir dili yoktur.
Bir yönüyle hakikat hissedilen ama anlatılamayan bir gerçeklik olarak insana hep bitişiktir; başka bir yönüyle de hakikat, insanın bütünüyle ihata edemediği, derinliğini kavrayamadığı bir haldir.
Hakikat bazen görünür derecede müşahhaslaşır ama görmeyen/göremeyen için o sır, bilinmeyen olarak kalır/kalacaktır.
Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin bir eserinde görmüştüm. Hazret, kendince hikâye etmiş ben de kendimce hikaye edeceğim. Bu olayı anlatıyorum ama Hacı Bektaşi Veli'nin naklettiği olay aynen böyle vuku bulmuş mudur, vuku bulduysa hangi kaynaklarda geçmektedir, bunu araştırmadım. İçerik olarak hakikate uygun gördüm sadece.
Peygamber Efendimiz aleyhisselam bir gün Hz. Ali'ye bir sır verdi. Dedi ki, "Ey amcamın oğlu! Bu sırrı kızıma bile söylemedim, sen de söyleme." Sır bu. Dünyada sırrı taşımak kadar zor ne var?  Hz. Ali Efendimiz büyük bir sorumluluğu yüklenmiş olarak evine gitti. İçi kıpır kıpır. Kendisine güvenildiği için bir sevinç yaşamakta ama; bu sevincin öteki yüzünde emanet bilginin ağırlığı var.
Eve vardı. Gece bir türlü uyuyamadı. Yatağın içinde dönenip durdu. Fatıma annemiz hissetmişti Hz. Ali'deki huzursuzluğu. Bir ara içi iyice şişen Hz. Ali, bir şey söylemek ister gibi "Ey Fatıma! Ey gözümün nuru!" dedi. Annemiz de zaten bunu beklemekte idi. "Buyur Ali, dedi bir şey mi diyeceksin?" Hz. Ali hemen vazgeçti. "Yok, yok, bir şey yok."dedi. Bir zaman böyle geçti. İçinin sesi ağzından harflere ve kelimelere dönüştü. İkinci kez "Ya Fatıma!" Hazreti Fatıma: "Söyle Ey evimin direği! Ne söylemek istiyorsun?" "Yok, yok bir şey yok..."
Bu hal birkaç kere tekrar etti. Hz. Ali baktı ki olacağı yok; sır, derinden derine baskı yapmakta. Nefis de devrede. "Ne olur söyle ve rahatla. Söyle ve uyu" diye onu kışkırtmaktadır. Ama olmaz ki. Bu sır, emanet değil mi?  Sonra Hz. Ali yataktan kalktı, Medine'nin dışına doğru yürüyüşe çıktı. Ay, bedir halinde idi. Yol üstünde bir kuyuya rastladı. Üstelik kuyunun suyu kurumuştu, terk edilmiş bir kuyu idi. Hz. Ali Efendimiz, tamam dedi içinden; sırrı söyleyeceğim bir ıssız mekân buldum. Kuyunun içine eğildi ve: "Ey kuyu, dedi; bugün Hz. Peygamber bana şöyle şöyle dedi. Sırrı tek tek sıraladı."
Sonra oh be, dedi; geldi rahatça bir uyku çekti.
Efendimiz bir gün ashabıyla otururken, Medine dışından bir adam geldi. Selam verip sohbet halkasına dahil oldu. Efendimizin âdeti idi. Gelen gidenden insanların ahvalini sorardı. Adama: "Geldiğin yerlerde insanları nasıl görüyorsun? Kavmin ne iş görüyor. Anlat biraz." dedi. Adam, insanların bazı ahvalinden bahsetti, sonra aklına geldi. Dedi ki: "Ey Allah'ın resulü, nerdeyse unutuyordum. Bizim orada bir çoban var. Davarını otlatırken kaval çalıyor. O kaval çalmaya başlayınca bütün hayvanlar yemeyi içmeyi, birbiriyle oynaşmayı bırakıyor, kavalı dinliyor."
Bu haber Peygamberimizin de garibine gitti. O halkada oturan arkadaşlarına "haydi o çobana gidelim" dedi. Hep beraber yola çıktılar. Toplulukta hulefa-i raşidin de vardı. Epey yürüdükten sonra çobana yaklaşmış olmalılar ki uzaktan uzağa kavalın sesi Efendimiz aleyhisselama kadar geldi. Bu sesi oradaki ashap da duydu. Ama onlar bir şey anlamadılar bu sesten. Biraz daha yaklaşınca, ses daha net gelmeye başladı. Efendimiz durdu, Hz. Ali'nin gözlerine baktı. Hz. Ali bu bakışa bir anlam veremedi. Ama içine de bir korku, bir heyecan çöreklendi Hz. Ali'nin. Diğer sahabeler varken acaba Peygamberimiz niçin kendisine bakmıştı?
Nihayet çobanın yanına vardılar. Çoban hemen ayağa kalktı. Yer gösterdi. Efendimiz çobana sordu: "Ey insan, bu kaval çalmayı nerden ve kimden öğrendin?" Çoban: "Ey Allah'ın elçisi dedi, biz çobanlar kaval çalmasını kendi kendimize öğreniriz, ben de kimseden öğrenmedim, kendi kendime çalıyorum işte." Efendimiz anladı ki bu iş çobandan ve öğretenden kaynaklanmıyor. Sonra elindeki kavalı kastederek sordu. "Peki, bu kavalı nerden aldın?"
Çoban "Ben gezgin bir adamım, dedi. Geçen gün ta şuraya davarımı otlamaya götürmüştüm, dedi ve Medine'ye yakın bir yeri gösterdi. İşte orada bir kuyu gördüm. Suyu kesilmiş bir kuyu. İçinde de bu kavalın kamışını gördüm. Tam kavallık bir kamış dedim, indim, o kuyudan kestim bunu" dedi. Efendimiz buna da bir anlam veremedi. Hz. Ali'yi bir kenara çağırdı. Dedi ki: "Ey Ali! Ey Amcamın oğlu! Bu hayvanlar neden yemeden içmeden kesiliyor sana söyleyeyim mi? Bu kaval benim sana daha önce verdiğim sırrı ifşa ediyor. Bundan dolayı ruh halleri hemen değişiyor. Nedir bu?"
Hz. Ali efendimiz o zaman şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi, ben o gün bu sırrı içimde taşıyamadım. Fatıma'ya söyleyemedim. Sıkıntıdan da uyuyamadım. Medine dışına geldim, baktım bir kör kuyu. Eğildim içine, "Ey kuyu, dedim; bugün Allah'ın resulü bana şöyle şöyle dedi, diye içimi boşalttım. Galiba o karanlıkta kuyunun içindeki kamışı görmemişim."
Râviyân-ı ahbâr ve nâkilân-ı âsâr şöyle hikâyet ederler ki: Kaval ve ney'in ifşa ettiği sır, bu sırdır. Onu ehli bilir ama söylemez. Ney ve kaval bundan dolayı yanık yanık kendince, kendi dilinde bu sırrı ifşa eder. İnsanlar bu sırrı hisseder ama diğer varlıklar onu anlar. Efendim, hani bunun hissesi mi dediniz? Hisse bizzat kıssada, kıssanın kendisinde.
Anlayana selam olsun.
“Sana affedilemeyecek kadar büyük hata yapan birine, akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak ceza vermek istiyorsan ; bütün samimiyetinle affet. Hissedilen her şeyi arşivleyen kader, kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir...”

Şems-i Tebrizi
 
Kâse-i deryûzeye tebdil olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbiyâ çok bâde-hârın görmüşüz
______________________________________
İçtikleri kadeh dilenci çanağına dönmüştür
Ey Nabi biz bu mecliste şarap içenleri görmüşüz
"Bende yok sabr-ı sükûn, sende vefadan zerre, İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere."
Na ve bi kelimeleri Farsça ve Arapça'da 'yok' anlamına gelmektedir. Bu beyitte Nabî mahlasının oluşumunu belirtmektedir.
1641 senesinde, Şanlıurfa'da doğan Yusuf Nâbi yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyümüş, 24 yaşındayken de İstanbul'a gitmiştir. Burada eğitimine devam eder, şiirleri ile tanınmaya başlar. Paşa vefat edince ise Halep'e gider. İstanbul'da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olmuş, sarayla da bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, Halep'te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Eserlerinin çoğunu Halep'te geçirdiği bu yıllarda kaleme almıştır. Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca Nâbi'yi yanına aldı. Bu dönemlerde Nâbi Darphane Eminliği, Başmukabelecilik gibi görevlerde bulundu. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbi aynı zamanda çok güzel bir sese sahipti ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılı idi. "Seyid Nuh" ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbi, İstanbul'da 1712 yılında vefat etti. Kabri Karacaahmed Mezarlığı'nda Miskinler Tekkesi'ne giden yolun sol kenarında olup, II. Mahmut ve II. Abdülhamit tarafından tamir ettirildi. Nabi bazı kaynaklara göre espirliydi.
Sakın Terk-i Edebden

Osmanlı Divan şairlerimizden Nâbî 17. asırda yaşamıştır. Aslen Urfalıdır. Peygamberler şehri Urfa’nın manevi ikliminde iyi bir eğitim alan Nâbî, çocukluk ve ilk gençlik yıllarından sonra İstanbul’a göçmüştür. Tasavvuf terbiyesi de görmüş olan Peygamber âşığı Nâbî, padişah IV. Mehmed döneminde Hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanıyla birlikte yola çıkar. Kafile Medine-i Münevvereye yaklaşmıştır. Vakit gecedir. Rasulüllah (s.a.v) Efendimiz’e bir an önce ulaşma özlemiyle Nâbî’nin gözüne uyku girmemiştir. Fakat kafiledeki bir devlet adamı, hem de ayaklarını kıbleye doğru uzatmış, uyumaktadır. Hz.Peygamber (s.a.v)’in beldesinde, edebe aykırı böyle bir gaflet hâlini bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nâbî, içinden gelen bir ilhamla aşağıdaki kasideyi söyler :
Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu Nazargâh-i ilâhidir,
Makam-ı Mustafâ’dır bu, Sakın edebi terk etme.
Felekde mâh-i nev, Bâbüsselâm’ın sîne-çâkıdır
Bunun kandili Cevzâ, matla’-i ziyâdır
Habib-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i  Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem  zâil
Amâdan açdı mevcûdât düş ceşmin tûtiyâdır bu.
Muraât-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı Kudsiyandır cilvegâh-ı enbiyâdır bu Ey Nâbî
(Burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir.
Cenâb-ı Hakk’ın nazar buyurduğu, Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v)’nın makamı, Ravza-i Nebî’dir
Bu Gökteki yeni ay, Bâbüsselâm kapısının yüreği yanık aşığıdır.
Ayın kandili Cevzâ yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır.
Burası, Allah (c.c)’ın sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın arşının bile üstündedir.
Bu toprağın ziyâsından, yokluğun karanlıkları ortadan kalktı. Bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı, çünkü bu toprak, gözlere şifa veren sürmedir.
Bu dergaha edep ölçülerini gözeterek gir; çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve Peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir.)
Nâbî bu şiiri yolda yazar. Kafile şafak vakti Medine-i Münevvere’ye girmektedir. Ravza-i Mutahhara’ınn minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır. Müezzin, ezanın ardından Türkçe bir kaside okumaya başlar.Nâbî, dikkat eder, okunan kendi şiiridir. Hemen minarenin kapısına koşar.Müezzine; Allah aşkına, okuduğun bu kasideyi nerden öğrendin, der. Müezzin şöyle cevap verir:
“Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.v)’i gördüm, bana dedi ki: Ümmetimden Nâbî adında bir şair, benim hakkımda şu kasideyi yazdı, hoşuma gittiği için bunu okumanı arzu ediyorum. Ben de rüyamda Efendimizden öğrendiğim beyitleri aynen okudum”.
Nâbî, sevincinden oracığa bayılıp düşer. O, bu iltifata, Rasulüllah Efendimiz’e duyduğu edep ve muhabbetten dolayı nâil olmuştur.
Hz.Mevlânâ’ya göre edep, insanın bedenindeki ruhtur, enbiyâ ve evliyânın göz ve gönül nurudur, şeytanın katilidir, insanla hayvanı birbirinden ayıran en önemli vasıftır.
“Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâdan
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan
Allah ve Rasulüne yükselen merdivenin basamakları, ancak edeple çıkılır”
GAZEL

Bağ-ı dehrin hem hazânın hem baharın görmüşüz.
Biz neşatın da gamın da rûzlgârın görmüşüz.

Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbâlde,
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz.

Bir hadeng-i cangüdaz-ı ahtır sermayesi,
Biz bu meydanın nice çabük-süvarın görmüşüz.

Kâse-i deryûzeye tebdil olur câm-ı murad
Biz bu bezmin, Nâbî'ye, çok badeharın görmüşüz.

---

Açıklama

Dünya bağının hem ilk hem de sonbaharını görmüşüz
Biz neşenin de gamın da rüzgârını görmüşüz.

Çok da mağrur olma ki ikbâl meyhanesinde
Biz binlerce gurur sarhoşunun sersemliğini (de) görmüşüz.

Bir can eriten âh okudur sermayesi
Biz bu meydanın nice usta at sürenlerini görmüşüz.

Murad alma kadehi dilenci kâsesine dönüşür,
Biz bu meclisin, Ey Nâbî, nice bade içenlerini görmüşüz.
 
Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,
Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.

Açıklaması şöyledir: Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allahu Teala'nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teala'nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa'nın makamıdır. Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.

Şair Nabi

Şair Nabi, zamanın paşalarından birinin iltifatına mazhar olur ve beraberce hacca giderler. O devirlerde hacca deve ile gidilir. Develerin sırtına yüklenen mahmil
ismi verilen, iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır. 
Nabi ile Paşa da böyle bir deve de yolculuk ederler. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, mahmilin öbür tarafında ise Paşa yatmış uyuyor. Bu durum Nabi' yi mütessir eder.
"İki cihan güneşi bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?" diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür.
Sakın terk-i edebten kuy-ı mahbub-ı hudadır bu Nazargahı ilahidir, makamı Mustafa' dır bu...
Nabi farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz yükselir. Ve nihayet öbür tarafta uyumakta olan Padişah uyanır.
-Nabi ne oldu, ne söylüyorsun, der. Nabi de :
- Efendim, Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları söyledim. Paşa da Nabi' nin heyecanına katılır. Abdest alıp yay olarak Medine sokaklarında Ravza-i Mutahhara'ya doğru yürürler. Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler.
Gelen ses Mescid-i Nebevi'nin minarelerinden yükseliyor. Sesi dikkatle dinleyince, biraz evvel Nabi' nin söylediği mısraların müezzin tarafından okunduğu anlaşılır. İyice duygulanırlar.
Paşa Nabi'ye şöyle seslenir. 
-Nabi bu hal nedir? Nabi de:
-Bilmiyorum, der.
Her ikisi de sükût ederler ve beraberce minarenin kapısına girerler. Müezzin minareden inmesini beklerler. Müezzin inince:
-O söylediklerin ne idi, onları ne için söyledin, sebebi nedir, diye sorarlar. Fakat müezzin bir türlü söylemez. Ne kadar ısrar ederse de ,
"Söylemem, kafamı kesseniz de söylemem!" deyince:
-Ama, der Nabi, Bunları biraz önce ben söyledim. Sana kim söyledi. Bu sefer müezzinin tavrı ve şekli değişir heyecanla:
-Senin ismin Nabi mi? der. Evet cevabını alınca müezzin Nabi'nin ellerine, Nabi de müezzinin boynuna sarılır. Bu dehşetli manzarayı seyreden Paşa, dayanamayıp:
-Nereden bildin bunun isminin Nabi olduğunu, Allah aşkına söyle, der. Müezzin rüyasını anlatır.
-Efendim, akşam abdestli olarak yatmıştım. Biraz evvel Peygamberimizi rüyamda gördüm. Ya müezzin kalk yatma. Benim aşıklarımdan biri benim kabrimi ziyarete geliyor. Şu cümlelerle minareden onu istikbal et, dedi. Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimizin iltifatına mazhar olan aşık kimdir diye düşünerek minareye koştum.
 
 

Nabi`den Gazali`ye.

İskender Pala, divan edebiyatımızın usta şairlerinden Nabi için bir sanat adamı olmakla birlikte bir sistem koyucudur diyordu. Ve `Klasik şiirimizde kendinden sonra gelen şairlere en yoğun biçimde tesir etmiş sanatkar kimdir diye bir sual sorulsa biz hiç şüpesiz cevap hanesine Nabi adını yazardık` diyen İskender Pala, Nabi`nin şiire felsefi bir özle bakabildiğini söylüyordu. Yaşadığımız dünyanın aslında bir geçiş süreci olduğuna vurgu yapan Nabi, bu yönüyle yani fikri lafzıyla da kendisinden sonra gelen şairleri de etkileyebilmiştir. İskender Pala yazısının devamında `gerçi ondan evvel, Fuzuli, Baki, Yahya, Nefi gibi üstadlar yetişmiş, daha sonrada Nedim ve Galip gibi sanatkarlar yaşamıştır, ama o bütün bunların arasında deha mesabesinde bir sistem kurucudur` der.(1) Nabi kendisinden sonra gelen şairlerin üzerinde gerçekten derin bir iz bırakmıştır. Bunun temel nedenlerinden biri de Nabi`nin şiir yazımının altında yatan bakış açısıdır. Hangi icra alanında bulunursak bulunalım, altında mutlaka düşünsel bir derinlik olması gerekir. İşte bizdeki bu derinliği meydana getirenlerden biri de Gazali`dir
NÂBÎ 'NİN OĞLUNA VERDİĞİ ÖĞÜTLER
 
Hayriye, şair Nâbî'nin aruz vezniyle yazdığı manzum bir öğüt kitabıdır. Bir divan edebiyatı şairi olan Yusuf Nâbî, daha çok bu eseriyle tanınır. Şair bu eserini oğlu Ebü'1-Hayr Mehmed Çelebi adına yazar ve muhatap da oğludur. Kitap kendi dönemi için olduğu kadar günümüz için de şaşmaz ve değişmez dersler, öğütler ve nasihatlerle doludur. Kitabın diğer önemli yönü de, devrinin iç yüzünü ve sosyal hayatını yansıtmasıyla da tarihî bir vesika oluşudur.
Hayriye kaleme alındığı günden itibaren çok sevilmiş ve en çok okunan kitaplar arasına geçmiştir. Nabi, bu eserinde hiçbir makam ve mevki ayrımı gözetmeden, nereden ve kimden gelirse gelsin kötülüklere hep karşı çıkmış ve insanlara devamlı bir ümit ve yaşama şevki vermiş, hayatı güzelleştirmeyi hedef edinmiştir.
Hayriye'nin yazıldığı dönem (1700) Osmanlının inişe geçtiği yıllara rastlar. Saraya Valide Sultanlar hâkim olmuştur. Yeniçeri kazan kaldırıp isyan etmektedir. Halk bu kargaşadan oldukça payını almaktadır. Devlet idaresinde kaht-ı rical yaşanmaktadır, yetersiz kişiler idarede söz sahibidirler. 18. yüzyılın başlarından itibaren devlet çarkı laçka olmuştur. Sık sık padişahlar değişmekte, azledilmektedir. Toplum düzeni gün geçtikçe bozulur olmuştur, bir önceki gün aranır hale gelmiştir. Sosyal ve ekonomik hayattaki bozulmaları halk adetâ kanıksamış durumdadır. Gün gelmiş, gece sokağa çıkmak bile bir cesaret halini almıştır. Anadolu'da iç isyanlar başını almış gitmiştir. Halk perişan ve çaresizdir. Böylece Osmanlı içte ve dışta hayatî mücadele vermek zorunda bırakılmıştır.
Bu menfi şartların yanında müsbet hizmetler, halkın refah ve huzuruna yönelik gayretler olmuyor değildir. İşte Nâbî gibi edib ve şairler; ilim ve hikmet ehli çeşitli şekillerde bozuklukların önüne geçme çabası içindedirler. Hayriye bu hayırlı teşebbüslerden sadece birisidir ve o günün yaralanmış Osmanlı toplumu için bir ilâç hükmünü almıştır. Kitap elden ele, dilden dile dolaşmış ve âdeta içilerek okunur hale gelmiştir.
Günümüz şartları ve gidişatı gözününe getirilirse, tarihin tekerrür ettiğini göreceğiz. Üç asır önceki Osmanlı toplumu ile günümüz Cumhuriyet toplumu aynı dertlerle muztarip ve aynı tedavi şekillerine muhtaç haldedir. Hayriye'den yaptığımız seçmeler bu çerçevede gözden geçirilirse herkes kendi derdine derman bulacaktır.
Manzum halde İslâm harfleriyle yazılan Hayriye, değerli ilim adamı Doç. Dr. İskender Pala tarafından yeni harflere geçirilmiş ve anlaşılır, sade ve tatlı bir Türkçe ile sadeleştirilmiştir. Bedir Yayınevi tarafından da güzel ve temiz bir baskı ile 1989'da yayınlanmıştır.
Metin ve tercümesi ile birlikte 1647 beyit, 34 bölüm ve 223 sayfadan meydana gelen Hayriye'nin daha çok günümüze ışık tutan bölümlerini ve beyitlerinden seçmeler yaptık. Kitapta beyitler sayfanın üst kısmında, tercüme ise çizginin altında numaralanmış şekilde yer almaktadır. Biz numaraları vermedik. Sadece tercümesi yapılan ve numaralandırılan her beyti birer paragraf halinde sunmaya çalıştık. Bu arada okuyucuya kolaylık sağlaması için de yazarın kendi bölüm başlıklarından ziyade ara başlıklar çıkararak kısa, ara bölümler halinde vermeye çalıştık.
 
Öğütlerin yazılış sebebi
Ey isteklerimin sevinç artıran çerağı! Ey Aziz ve Celil olan Allah'ın bağışı oğul!
Bendeki özelliklerin ve şahsî erdemlerin hepsi sende aynıyla mevcut.
Sende methedilecek ahlâk çoktur ve çok şükür, ben de o bakımdan zararda değilim.
Bunlardan biri, güzel yaratılışının kokusudur. Edebe dair alametler ise sende yaratılıştan mevcut...
Lâkin babanın bu söyledikleri de evladına fazladan bir tesirde bulunsun.
Kulaklarına bir küpe olsun diye ve sana akıllıca bir sermaye olması için.
Ey babasının canı! İstediğim, bunların her zaman kulağında küpe olmasıdır.
Dilerim ki bunu, canından da nazik tutasın ve bir an bile yanından ayırmayasın, aklından çıkarmayasın!
Bunun feyzi mahşer gününe dek yürürlükte olsun ve hem seni, hem de başkalarını kuşatsın.
Bu nimetten sen de yiyip istifade edesin ve "babamın yadigârıdır" diye anasın.
Böylece sen ölünce lütfunla ruhumu şad edesin ve bir dua ile beni daima hatırlayasın.
İşlediklerinin daima sonunu düşün ve böylece din evin onarılmış olsun.
 
İslâmın beş temeli
İslâm yapısının beş temeli hikmet ölçüsüyle yükseldi.
Bu binanın içinde olan kişi rahattır. Dışı ise fenalıkların ayakları altında kalmıştır.
Bilhassa seher vaktinde hiç yatma, uyanık ol. O vakitte kendini tevbe seccadesine vakfet.
O saatte Allah huzurunda el bağlayıp hatalarından dolayı göz yaşı dökmek ne saadettir.
Secde için alnını yere koy da yeryüzünde gerçek saltanat ne imiş bir gör.
Eğer İslâmın değerini gerçekten anlayabilseydin, namazı kılmak için bir an bile gecikmezdin.
Gerçi senin yaşındaki çocuklar bunu anlayamaz, ama yine de sana bu sırrı açıklayayım.
Çalış ve gayret göster ki git gide bunun hikmetini anlayacaksın.
Ey parlak ay gibi olan oğul! Eğer namaz kılacak olursan elif gibi düzgün durmalısın.
Rükûya vardığında da dal harfi ortaya çıkar. Bu söz Peygamber simdir, bilesin!
Ey harikulade ruh oğul! İnsan olup bunu anlayabilirsen, secdeye kapandığında da mim harfinin daire şekli görünür.
Anla ki "Namaz kılmayan kişi, hiç âdem olur mu?" sözündeki sırlar sana açılır.
 
Oruç bir rahmet sofrasıdır
Ey babalık bağının seçkin meyvesi! Ey hayat denizindeki sadefin incisi oğul!
Hasta olmadıktan ve vücudun halsiz kalmadıktan sonra Ramazan orucunu sakın geçirme.
Oruç, Allah'ın kullarına bir lütfudur. Orucun mükâfatını bizzat Allah verir.
Oruç bir rahmet sofrasıdır. Oruçlu için ise nurdan bir elbisedir.
Oruç gizli tutulan gizli bir ibadettir. Onun için asla oruca riya giremez.
Oruç, Allah'ın ezelî kudret ve kuvvetine mensup temiz bir gizliliktir. Oruç melekiyet sıfatına bürünmektir.
Oruç, Cennet nimetlerinin yol göstericisidir. Böylece oruçta yeme içmeyi terketmek bir rahmet sebebi olur.
Ta gecenin karanlığı uzadığı bir vakitte güneşin parlak yüzük taşı, senin ağzına mühür vurur, yeme içme kesilir.
Artık kendi nurun parlamaya başlar ve kötü amellerin gece karanlığına gömülür, affedilir.
O ne saadettir ki dudağın kapalı olduğu için, yeme-içme olmadığı için bütün beyhude işlerden uzaklaşmışsındır.
 
Kabe yoluna git
Ey can güllüğünün taze yetişmiş gülü! Ey bilgi ve anlayış dimağını kokularla donatan oğul!
Yola çıkacaksan mutlaka Kabe yoluna git. Gayesiz boşuna yapılmış bir yolculuk cehennem ateşine götürür.
Hacer-i Esved, Allah'ın sevgili kullarının, öperek şifa buldukları bir taştır.
Günahlardan minnetsizce yıkanıp temizlenmek için Altın Oluktan rahmet dökülür.
Zemzem suyu ferahlık verici bir ilaç gibidir. Ondan içen suçlu kullara şifa verir, günahlarından arınmalarını sağlar.
"Lebbeyk" sadalarını çıkaran nefesler göklere doğru uydular gibi yükselir, giderler.
Bu ne ikbal, bu ne saadet ve ne mertebedir ki Allah'ın evini tavaf edersin.
Arefe günü, yarlığayıcı Allah'ın, insanları hesap için topladığı kıyamet gününden bir örnektir.
Arafat'ın o berraklığı ve ter temizliği, satır satır günahların affı için berat yazmaktadır.
Orada günahtan kararmış defterler yıkanmış, paklanmış ve orada günaha esir olanlar azat olunmuştur.
İhramlar içindeki hacıların oluşturdukları gümüş halkanın üstünde Rahmet dağı bir yüzük taşı gibi durur.
Ey oğulcuğum! Eğer sen Kabe'nin etrafını tavaf eden bir pergel olursan, bir gün elbet kazanç noktası sana kendini gösterecektir, karşılığını kıyamette alırsın.
 
Malını muhtaçlardan esirgeme
Ey sadefin kulak süsleyen incisi! Ey şeref hanedanının hayırlı halefi oğul!
Üzerinde zekâta ait olan bir tanecik bile bırakma. Zekâtını ver ki malın bereketi ve hayrı olsun.
Zekâta ayrılan o mal Hazret-i Allah'ın hakkıdır, sen de edasını ihmal etme.
Zekât, fakirlerin hakkıdır. Ondan elini çekme, vermemezlik yapma ki temiz olan malını kirletmeyesin.
Zekâtını verdikçe Allah'ın emri üzerinesin ve Allah senin o malının birine on verir.
Malının zekâtını vermezsen bereketi kalmaz ve o nimet sende fazla durmaz.
Malın telef olması, zekâtını vermemektendir. Ayrıca zekâtı vermemek bazı musibetlere de hedef olur.
Dine uyularak verilen zekât, malın tohumudur ve zekât olarak verilen mal, bu tohum, Allah katında kabul toprağına ekilmiş olur.
Serpilmiş tohum yerden fazlasıyla biter ki, bu da iki âlemde sana yeterlidir.
Fakirliği ve zenginliği yaratan Allah, zekâtı da fakirlere tahsis etmiş.
Her şeye kadir olan Allah'ın seni zengin yaratırken onu da fakir etmesinin elbette bir hikmeti vardır.
Fakirlerin hakkını kesme. Senesi geldikçe zekâtını ver.
Ayrıca sadaka vererek de zekâtını tamamla. Bir mal için zekât kök, sadaka ise dalbudaktır.
Sadakadan elde edilecek sevabın sınırı yoktur. Nitekim bunu kuvvetlendiren bir çok da ayetler vardır.
Fakirler zenginlerin aynasıdır. Nitekim her şey zıddı ile vardır.
Eğer Allah'ın takdiri, seni onun yerine fakir yaratsaydı, bunu değiştirmeye gücün yeter miydi?
Fakirlik olmayınca zenginliğin güzelliği ve çekiciliği kalmaz. İşte Allah bunu böyle yaratmış.
Nimetin şükrüne sebep fakirliktir. Devlet ve ikbalin güzel oluşuna süs yine fakirliktir.
Bu fani dünyada fakirler olmasa acaba sen zekâtını kime verirdin?
Fakir, zekâtı almaktan kaçınırsa üzül, alırsa da memnun ol, sevin.
Zekât, senin ikbaline ve varlığına bir vesiledir. Bunu da Allah tarafından sana verilmiş bir nimet ve lütuf kabul et.
Allah'ın verdiği nimete şükretmesini bil ki ekmeğin ve suyun ziyadeleşsin.
Fukaraya merhamet nazarıyla bak. Sertlikle konuşma, cömertlik et.
Malını muhtaçlardan esirgeme. Allah'ın sana verdiği nimetten açlara ve yoksullara yedir.
Kapını, fakirlerin boş dönmeyecekleri bir hale getir ve mümkün olduğu kadar ihsanda bulun.
Acıkmışı doyurmak, her gün nafile oruç tutmaktan hayırlıdır.
Senin elinden bir açın doyması, nice camiyi tamir ettirmenden yeğdir.
Bir susuza su vermen, her yıl Kabe'yi ziyaret etmenden daha hayırlıdır.
Senin yüzünden ihtiyaç sahiplerinin sevinmesi ne büyük saadet, ne büyük yücelik, ne büyük devlettir.
O geçim malı ne kutludur ki, fakirler onunla ihtiyaçlarını karşılarlar...
Ve o mal sahibi ne saâdetlidir ki bin yere azık gönderir.
Bir fakire yardımı dokunan kişi gerçekten dine layık kişidir ve o kişinin hayrı başkalarına da geçer.
Sakın fukaraya tiksinti ile bakma ve asla ihsanda bulunmaktan kaçınma.
İhsanda bulunarak çocukları sevindir. Gönüllerini alarak kalplerini mamur et.
Hele hele yetimlerin ve kimsesizlerin yaralı gönüllerine merhem olursa...
Eğer gidişatını düzelttiysen ve Allah da sana malca nimet ve zenginlik verdiyse nimete nankörlük semtine sakın ayak basma ve hem fiil, hem de söz ile şükrünü eda et.
Gerçi şükür kelimesi herkesçe bilinir, herkes şükreder, ama sen yine de can u gönülden şükret.
Hem gizli gizli ve çok çok şükret; hem de aynı şekilde ihtiyaç sahiplerine ihsanda bulun.
Allah'ın kullarını aç, elbiseye, ekmeğe ve yiyeceğe muhtaç görünce ihsan kapısını sakın kapatma ve sana hacetini bildireni sakın geri çevirme.
 
Misafire ikram et
Evine gelen misafir kim olursa olsun elinde bulunan her şeyle sofranı donat.
Misafire kıymeti ölçüsünde tazim göster ve misafirliğin şanına yakışır ikramda bulun.
Misafir kaba saba bir kişi bile olsa sabır göster ve bir tatlı dil ile hatırını yap.
Misafirin gözünü hasret çektiği şeyden perdeleme ve isteğinin imkânı varsa onu ondan esirgeme.
Misafirin gönlünü boş kuruntulardan kurtar. İsteğinin yerine getirilmesi için imkânlarının hepsini kullan.
Misafirin arzusunu yerine getirmek elinde değilse o garibi küstürmeden geri çevirmeye çalış.
 
Yaptığın hayrı başa kakma
Fakirlere lütuf ve ihsanda bulunduğunda riyakâr davranmamak da ayrıca teşekküre değer.
Eğer fukaraya ihsanda bulunursan bunu gizli yap ve yardım ettiğini yalnızca Allah Teâla bilsin.
Yaptığın hayrı sakın başa kakarak boşa giderme, Karşındakinin utanmasına meydan verme ve ancak kendin utan.
Nice insanlar yardım istemekten utanırlar. Senin vazifen bu durumda olanları arayıp bulmaktır.
Nice ikbali ile aşağılık olmuş kişiler vardır ki bunlar kendi felaketlerinin ayakları altına düşmüşlerdir.
Öyleleri de vardır ki fakirlik köşesinde ayaklar altında kalmıştır da bir şey isteyip dilenemez.
İşte böyle kişiler için sen bir çare ulaştıran ol, ki bu hareket altın tavan yapmakta daha iyidir.
Bu işlerdeki inceliği anla ki aslında yaptığın hayır senin kendinedir.
Eğer yardımında karşındakini incitirsen yahut riya için yaparsan, bunun hayrı ne sana, ne de ona fayda etmez ve kaybolup gider.
Kimsesizlere yardım dağıtmak; zenginleri davet etmekten elbette çok daha üstündür.
Oysa o zenginler hem yer içerler; hem de seni çekiştirirler ve bir noksanın varsa onu anlatırlar.
 
İlimlerle kendini donat
Ey edeb çimenliğini süsleyen fidan; ey babasının gönlüne ve gözüne nur bağışlayan oğul!
Gece gündüz şerefli mukaddes, ilimlere çalış ve hayvan gibi cahil kalma da ilim öğrenen ol.
İlim Allah'ın sıfatlarındandır ve dolayısıyla tüm sıfatların en yücesi ilim sıfatıdır, ilim her şeyin üstündedir.
İlim öğrenmeye çalış ve bilgililerin bilgisi ol. Resûl-i Ekrem efendimiz ilim öğrenmenin farz olduğunu söyledi.
Yine o ilim sahibi Peygamber dedi ki "Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz!"
Nur diyarının sultanı ilim hakkında "Rabbi zidnî" (Rabbim, ilmimi artır) isteğine memur oldu.
Öyle bir ilim şehrini arayıp bul ki kapısı Peygamber'in (a.s.m.) damadı Ali olsun.
Varlığın yüzünün süsleyicisi ilimdir. Var ile yoku bilme yolu, yine ilimdir.
İlim ilâhî bir sofradır. İlim Allah'tan insanlara bir bağış, bir bahşiştir.
Değer ve yücelik rabıtası ilimdir. Gönül berraklığı ve ağırbaşlılığın sebebi ilimdir.
İlim, büyüklük ve mertebenin güvenliği ve koruyucusu; ilim, doğruluğun ve talihin kopmayan bağı...
İlim, sahili olmayan bir denizdir ki onun içinde âlim geçinenler gerçekte cahildir.
Allah, cahillik için "ölüm", ilim için "hayat"tır dedi. Sen de sakın ölü gurubuyla aynı durumda olma.
Cahillik ile ebedî hayattan mahrum olma ve iyi ile kötüyü ilim vasıtasıyla birbirinden ayır.
Çeşitli ilimler ile kendini donat, zihnini doldur. Belki bir gün ona ihtiyacın olur da kullanman gerekir.
Bir şeyi bilmek, sorulduğu zaman "Ben onu bilmiyorum" demekten daha güzel değil mi?
Peygamber efendimizin (a.s.m.) insanlara telkini "İlim Çin'de de olsa gidip alınız." hadîsidir.
 
İlmi ehlinden öğren
Bir şeyi ehlinden öğren ve bunu yaparken utanma. Çünkü her şeyin âlimliği, cahilliğinden daha iyidir.
Bir şeyden habersiz olan câhil nerde; her şeyi bilen nerde! Hiç gören ile âmâ bir olur mu?
Ne kadar ululuk ve maddi üstünlük bulsa da câhile mevki ile yücelik gelmez.
Cehalet insana bir belâ zindanıdır ki içine düşenler ondan kurtuluşun yüzünü görmez.
İlim, varlığın; cahillik ise yokluğun kaynağıdır. Hiç var ile yok beraber olabilir mi?
İlimle uğraşmak kadar yüce bir iş olmadı. İlimden de hiç kimse elem görmedi.
Yaratıcı olan Allah'ın sıfatlarına sınır olmadığı gibi ilmin şerefine de bir son yoktur.
Sakın ilmin dış kabuğunda kalma. Mânâların özüne ulaşmaya bak.
İlmin dış kabuğunda kalmak, kuşun tek kanatla uçmaya kalkması gibidir. Onun için sen de ilmin dışında kalmayıp içine doğru yönel.
Nitekim yürünüp geçilen yer, evin dışıdır. Oturulup durulacak yer ise o evin içindeki halvettir.
Hiç denizin sahilinde inci olur mu? Cevher istiyorsan elbette derinine dalman lâzım.
 
Dilinde ve gönlünde Allah olsun
Ey varlık ve vücud mecmuasının seçkin nüshası, ey sıfat aynasının süslü ve yakışıklı resmi oğul!
Bu öğüdümü kulağına asılı bir küpe eyle: "Sakın kimseye fazilet satmaya kalkma!"
İnsanı hakikate yaklaştıran, Allah yolunda yüce mertebelere ulaşan kişilerin temiz nefesleri, sözleridir.
Eğer devrinde mürşid-i kâmil bulunmazsa, sana Kur'an bir mürşid olarak yeter.
Arif ol, sakın ham sofu olma; gayret göster de yakın sırrına, Allah ilmine erenlerden ol.
Allah seni Kendisini bilmen için ve Ona candan kulluk etmen için yarattı.
Asıl lâzım olan dünya denilen bu evin sahibidir (Allah'tır). Cahiller ise sahibi yerine evini isterler.
Evin sahibi senin olasıya kadar gece gündüz çalış ve bunun için pervane ol.
Dilindeki ve gönlündeki daima Allah olsun. Uğruna can verdiğin yer, yine Allah'ın yüce dergâhı olsun.
Cennet ümidi ve Cehennem korkusu ile çalışma. Ey gerçeği gören kişi! Cennet ve Cehennemin asıl sahibini isteyip bul.
Kendini ara, bul! Sen kimsin? Kim olduğunu idrak et ki iki âlem sana apaçık görünsün.
Âmâ o kişidir ki hakikat kapıları kapandığı zaman varlıkları hakikatleriyle göremez.
Peygamberlerin övüncü Hazret-i Peygamber (a.s.m.) bile, hakikatler kendisine açılsın diye duada bulunurdu.
 
Her gördüğüne istek duyma
Kimseye ihtiyacını arz etme de, minnet yükü altında eğrilme.
İsteğin için ağzını sakın açma; dilenme sözleriyle dudağını bulaştırma.
Sana ayrılmış olan rızık elbette seni bulur. Öyleyse açgözlülükten ele geçen yalnızca yüzsuyu dökmektir.
Sana takdir olunmamış rızık ele geçmez; sana ayrılmış olan da asla başkasına gitmez.
Kıymetini bilip harcamayan için yüzsuyu, bengisudur ki Nil ve Fırat nehirleri onun bir damlasına bile susamışlardır.
Kıymetini yücelt, bayağı olma. Her gördüğüne istek duyma!
Kimin elinde ne var ki isteyesin. Onu yahut bunu "bana ver!" diyesin.
O kul da Allah'ın ihsanına muhtaçtır ve Allah'ın bağışına bağlanıp kalmıştır.
O acizin lütfedecek hali mi var, yahut sana bağışlayacak malı mı var?
Allah, lütfunu herkese karşılık beklemeden verir. Kulun mülkiyeti ise arada yalnızca bir vasıtadır.
Gerçi sebebi terkedip bağışta bulunmamak sevap değildir, ama sebep, müsebbibsiz hiçbir işe yaramaz.
Sana rızık olarak verilen şeyin seni bulması için birinden istemeye ihtiyacın olduğunu sanma. Başkasından isteyip de boş yere mihnet ve sıkıntı çekme.
Allah'ın sana bahşedeceğine güven ki rızkın, sana kavuşmak için senin ona olan aşkından daha büyük âşıktır; sen ona yürürken o sana doğru koşar.
Allah'ın verdiği ile yetinip evciğinin köşesinde rahat yaşamak hoştur.
Hakkın ve ruhsatın olmadan bir mala el uzatma. Halini bilecek olan, senden daha büyük ve bilgili olan Allah'tır.
 
Rızkına kanaat et
Rızkı veren Allah'ın sana ayırdığına gönlünü bağla, razı ol ve her ne verdiyse ona kanaat et.
Rızkı hikmetle veren Allah, senin halini bilir ve rızkını, ihtiyacın olduğu anda gönderir.
Senin rızkın sadece herhangi bir mal dolayısıyla değildir. Rezzâk olan Allah, başka sebeplerle de sana rızık ulaştırır.
Para, yenilen şey değil, sadece rızkını sağlamada bir vasıtadır. Sonuçta yenilecek şey, yine Allah'ın yarattığı nimettir.
Eğer altını ve gümüşü harman etsen; ekmek, pirinç ve yağın yerini tutmaz, altın ve gümüşü dişlerimizle yiyemeyiz.
Fakirlik seni hiç korkutmasın ki, nimetin sahibi olan Allah, hiç kulunu aç bırakır mı?
Minnet ile olan nimeti yeme, hatta kokusunda minnet olan gülü bile koklama.
Ey babasının canı! Eğer sana birisi birşey verirse sakın alma, doygun ol.
Gözünü ve gönlünü zengin tut. Lütfen açgözlü ve aşağılık olma.
Ancak sana ikram eden gerçekten sadık dostun olursa ve külfetsiz karşılıksız ikramda bulunursa kabul et.
Sen de o dostuna karşılık ver ve onu ikram ile mükâfatlandır.
Vefa elini vadeye açık tut. Kime bir vaadde bulunursan yerine getir.
Zimmetinde bulunana ve himmete vade vermeyi borç bil. Vadettiğinden geri dönmeyi kişiliğine kusur say.
 
Söylediğin az, manası çok olsun
Dostunu bir latifeye feda etme ki, tuz ekmek hakkını ara yerden kaldırıp atmış olmayasın.
Bunlar samimi dostlar için nefret sahibi olur. Sonunda mutlaka bir kötülüğe sebep olur.
Latifenin bile —ki zarif ve nükteli olursa güzeldir— bir tarafı yanar ateş gibidir.
Hele hele dostların kalbine saplanan bir söz okuna, yergi ve alaya latife demek bile olmaz.
Kasten yapılmış keskin başlı kırıcı bir latife, dostlarını ağzına kadar dolu bir çekişme içine sürükler.
Zarif kişilerin latife dedikleri şey, yerinde söylenmiş cilveli güzel sözdür.
Söylediğin az, mânâsı çok olsun ve asla kimsenin gönlünü incitmesin.
Söylediğin söz, gönül bağından yeni koparılmış bir gül olmalı, onu duyan da içindeki mânâ ile bülbül olmalı.
O söz, gül kokusu gibi gönülleri açmalı ve gönüllerden kinleri gidermeli.
Gönüllere vuslat müjdesi gibi olmalı, onu işiten rağbet ile şevke gelmeli.
Böyle olursa latife ne güzel. Eğer böyle olmazsa onu terketmeyi amelin hayırlısı say.
Kimseyi kötüleyip dedikodusunu yapma. Bunu yapmak akıllı kişiler için bir ayıptır.
Dedikoduculuk ve başkasını kötülemenin lüzumu ve lezzeti yok. Üstelik günahı, diğer suçlardan da fazla.
Bunları yaparsan dostların senden emin olamazlar ve adın anıldıkça senden nefret ederler.
Dedikodu ve başkasını kötülemek, onu yapan kişiyi de kötü andırır. Zaten bu tip kişilerin nasibi de yoktur.
Allah seni bu tür işlerden koruya. Temiz kalpli ve rahat canlı olasın ey oğul!
 
Herkesle iyi geçin
Ey yol ve yordamın üstün vasıflarının bakış dikicisi, ey red ve kabulün manzarasına bakan oğul!
Komşularına eğri bakışla bakma! Mahrum ve düşkünlere iltifatta bulun!
Konu komşuyla iyi geçinerek onların hakkını gözet! Kimse senden incinmesin!
Tek başına bir lokmaya ağız açma, yediklerinden onları da faydalandır.
Sana ihtiyaçları oldukça onlara yardım et, civarını düşkünlerin sığınacakları bir yer haline getir.
Kimseye kin ve düşmanlık gütme. İyi geçinmeyi terk etmeyi de âdet edinme.
Öfke, hiddet ve kin gösterme! Kimseye alnını kırıştırarak bakma!
Herkesle iyi geçin! Cimri de olsa herkes ile gönlün hoş olsun!
Dostlanrının haricinde bir kimse de olsa onları incitme! Hoyrat teklif ile kalplerim kırma!
Kimse senin suratından muzdarip olmasın! Bütün dünya iyi huyunun esiri olsun!
Kimseyi eziyet ile incitme! Hatta sana eziyet etse bile onu azarlama! Dostlarına yar ol, yük olma! Kötü huy ile kalplerini kırma!
Eziyet ile kimsenin canını sıkma, gönüllerini yapmaya çalış, sakın yıkma!
Sakın kimseye karşı iddiacılıkla direnme! Böylece inatçılardan Settâr (ayıpları örtücü olan Allah) seni saklar!
Bir başkası için vâsi, kefil ve vekil olup haksızlık yüzünden dünya ve ahirette zelil olma!
Mahkeme salonuna hiç yolun düşmesin. Sakın başını kuru kavgaya bulaştırma!
İnsanlarla kavga ve çekişme halinde olanın eline rahatsızlık ve sıkıntıdan başka birşey girmez!
Kimse ile inatlaşma ve kimseye ayak direme ki bunlar, düşmanlık ateşini tutuşturur!
Kötü iş için adımını atma ve bir elin daima hayırda olsun!
Padişahın (idarecinin) kapısına şikâyet dolayısıyla varma, sana kötülükte bulunanı Allah'a havale eyle!
Elin göğsünde bekle ve derviş tavrında ol! Böylece gam yemez ve dertsiz tasasız olursun!
 
Huyca zengin ol
Ey hayat denizinin en birinci incisi; ey güzel vasıfların seçkin örneği oğul!
Mahrum olduğun iyi huyları bir say hele! Sonra da mülayim gönüllü ve derviş yaratılışı ol!
Huyca zengin, alışkanlıkça alçakgönüllü ol da böylece kurtuluş gülistanına kök sal!
Çatık kaş ve karışık alın, suratını buruşturmak, iyi ahlâka hiç de uygun düşmez.
Ahlâkça iyi yaratılışlı ve meşrebce geniş olmak, kalp aynasına parlaklık verir.
Güleryüzlülük rahmet alametidir. Suratı ekşitme ise nefrete sebep olur.
Kötü huy, kötü alışkanlık ve kötü meşreb, sahibini, ebedî olarak istenmeyen kişi yapar. Başkaları ondan kaçarlar.
Her kimin ki işi büyüklenme olsa, gidişatı ve hareketleri başkaları tarafından hazmedilmez.
Gururlu olmak şeytanın sıfatıdır. Gururlu kişi tıpkı şeytan gibi Allah katında kovulur.
Büyüklenen kişilerle oturup konuşma. Bu tip kişilerden daima kaçın.
Eğer onlarla bir arada bulunmak kaçınılmaz olursa, artık çaresiz sen ona karşı tevazu göster.
Gerçi akıllı kişiler şeker gibi tatlı bir söz söyleyip "Sana karşı kibirli olana sen de kibirli ol" dediler.
Lakin yine de onun bir ucu kavga ve kötülüğe çıkar. Onun için sen yine de onu tevazu ile savuştur.
Kibir ve gurur insanın yaratılışında mevcuttur. Bunlar müzmin bir hastalık ve bir nasır yarasıdır.
Bu vadiye düşen kişi iflah olmaz. Onun kötü hastalıkları düzeltilmez.
Sakın mertebe ve makam sarhoşu olma; Allah'tan gelen kötü şeylere de karşı durmaya çalışma.
 
Kimseye büyüklük taslama
Büyüklük ve ululuk, Allah'a aittir, kullarda bu sıfatlar bulunmamalı.
Yaptığın her şey kullara yakışır şekilde olsun. Allah'ı gücendirecek bir şeye sakın elini uzatma.
Sende kibir ve gurur göründüğü zaman Allah, boyunu ikiye büker, sırtını yere getirir.
Tutalım ki merteben dokuzuncu kat göğe çıkmış olsun, sonuçta yine de Allah'ın alelade bir kulusun.
Sertlik ve kabalıkla halkı kapından kovma. Kimseye el ve eteğini öptürme.
Merteben ve yerin ne derece yüksek olursa olsun eteğini öpülmekten uzak tut.
İnsan olarak sana düşen, yüzünü yere sürmendir. Hele el-etek öptürmek de asla kula düşmez.
Kendin için ayıp olan bir şeyi aklından bile geçirme, elinde olduğu müddetçe sakın başa geçme, idareci olma.
Gerçekte devlet idareciliğinin davacısı çoktur, onun için o makamda senin kıymetini bilemezler diye korkarım.
Sakın kimseye büyüklük ve kibir satma ki kimse de seni saymamazlık yapmasın.
 
Edep insanın süsüdür
Halka yumuşaklık ve alçakgönüllülükle selâm ver, onlarla buluş ve sakın onlara, ayağa kalkma külfetini yükleme.
Sana hürmet gösterilirse ne güzel; sana hürmet göstermeyen cahil ile de sakın takışma.
Utanma duygusu ve edeb sende mevcut iken elbette bunlar senin saygınlığına sebeptir.
Utanma duygusu iman nurunun süsüdür. Utanmazlık ise dünya ve ahirette ne yaman şeydir.
Yolu yordamı iyi huylulukla göz önünde bulundur da hayatının nasıl tazeleşiverdiğini gör.
Edep insanın süsüdür. Edepsiz ise şeytanın arkasından gidendir...
Hazret-i Allah hâzır ve nazır, her yerde daima mevcud ve her şeyi görücü iken, sakın Ona karşı edebini terketme.
Peygamberler sözüne uyup "Basit de olsa her kişinin yüzüne gül."
Peygamberler mesleğini kabul et ki Peygamberimiz böyle yapmakla emrolunmuştu.
Böyle yapmazsan zaten rahat edemezsin. Âlemin övüncü olan Peygamber dedi ki: "Hikmetin başı yüze gülmedir."
Sebepsiz yere insanlarla kavga etme ve aşağılıklara karşı yüze gülme siperini terketme!
Dünya mihnetinden emin olmak için böyle kişilerin yüzüne gülmekten daha sağlam bir kale olamaz.
Rüzgâr gibi her yere girip çıkma, güneş gibi de her kapıyı dolaşma.
 
Herkesi sırrına ortak etme
Ehli olmayan kişilere sırrını açma. Âdilere, layık olmayanlara da meclise girmeleri için yol verme!
Herkesi sırlarına ortak edinme; sırrını pazarlarda satılan süs malı haline getirme, pazara düşürme.
Herkesin sözünü sadakatle ve dostça söylenmiş sanma; lakin herkesi de iki yüzlü kabul etme.
Kimsenin seni methetmesiyle gururlanma, nefsini kırmaktan, körletmekten da sakın geri kalma!
Yüzüne karşı yapılan övgü ve medih, elbette gösteriş pisliğine bulaşmıştır.
Seni yüzüne karşı söz söyleyerek övüyorlarsa, o sözlerin uyuz hastalığından bir farkı yoktur.
Bu kişiler senden ümidi kestikleri andan itibaren —bayram bile olsa— artık kapını çalmaz, yanına uğramazlar.
 
Bir söyle, iki dinle
Ey oğul! Başkalarının evine davetsiz olarak gitme! Hatta her davet edildiğin yere değil, hürmet ehli olanların evine git.
Vardığın meclis doğru yolda insanlarla dolu olmalıdır, fesat ve kötülük kumkuması olmamalıdır.
Gerçi davete icabet etmek gerekir, ama davet, kötülük ve dedikodudan da emin olmalıdır.
Öyle kötü meclisler sana bir oyalanma yeri olamaz, oralar senin namusuna leke düşürür.
Mecliste sürekli susup durma; yeri geldikçe dil ol, yeri geldikçe kulak!
Sözünü mümkün olduğu kadar kısa tut ki, inci ve mercan gibi değerli olsun.
Söz söylerken sana "söylediği az, mânâsı çok" hikmetinin mânâsı bir gidiş yolu olsun.
İnsanlarda bir dil, iki kulak vardır. Öyleyse sen de bir söyle, iki dinle.
Gerçi çok konuşan hafiflik eder, boş konuşur; buna karşılık, dinlemeyi tercih eden ağır başlılık eder.
Sözü ne kısa, ne de uzun söyle. Sözün ne zaman söylenmesi gerektiğini iyi ayarla ve sözünde ne hafif ol, ne ağır.
İrfan ve olgunluk metaını teraziye koyan bilgeler dedi ki: "Çok söz ancak Kur'an'a yaraşır."
Söylediğin sözü tekrarlama, bir şeyi iki defa söyleme.
Tekrar edilecek söz ya zikir, yahut Allah'tan bağışlanmayı isteme sözü olmalıdır:
Zikir yaparken alenen dudaklarını kıpırdatma, zikir ve Allah'ı anış gizli gerektir.
 
Kimsenin ayıbını yüzüne vurma
Riyakarlık meclisine aşağılık kişiler katılır, ondan elde edilen sonuç da fenalıkların yağmalanması olur.
Kimseye sertlikle cevap verme, bilakis lütuf ve yücelikle hitap et.
Kimsenin ayıbını yüzüne vurma; bir kişi ayıplı da olsa onun sözünü sonuna kadar dinle.
Asla kimseyi cahillikle suçlayıp da Allah'ın yarattığı bir insanı ayıplandırma.
Aman ha! Kimseyi ayıbıyla ayıplama! Böyle bir şeyin sonucu ebedî bir tasa olur.
İlim cevherini sana bağışlayan Allah, sana ilmi; ona da cehaleti uygun bulmuş.
Bu, Allah'ın hikmet rabıtasıdır, kudretin adilce verdiği kısmetidir.
Bu söz dudaklarının bir süsü olsun: "Kimsenin ahım alma, halin yaman olur."
Cefa ve sitem işini terket. Aman ha! Kerem et de kötü bir iş olan kalb kırıcılık yapma.
Cancağızım! Hele ne yaparsan yap da, tek kalb kırıcı ve kesin dilli olma.
Hatır yıkmak günahların en büyüklerindendir, hatta bütün günahların en kötüsüdür.
Bunun yerine kalbleri kazanmaya, hatır yapmaya çalış da Allah'ın Arş'ını harap etme.
Hiç Yüce Allah, mamur birer ev olan kalblerin harap olmalarına razı olur mu?
 
Kalbinde hileye yol verme
Ey söz meziyetlerinin sayfasını okuyan, ey olgunluk mektebinden dersler öğrenen oğul!
Boşboğazlığı ve ikilik çıkarmayı alışkanlık edinme ki bunlar bağlılık sarayını berbat ederler.
Kalbinde hileye sakın yol verme. Budala olabilirsin, saf olabilirsin, ama sakın pinti olma.
Ah o hilekarlık ve düzenbazlık! Aman ne kadar da istenmeyen birer iştir. Onları yapan kişiye kazandırdığı ise sadece ortalığı karıştırmaktır.
Bunlar şeytanın işlerine yol gösterir, bu işin cezası da zindandır.
Hile yaparak fitneler koparanlar, hayır için bir zerrecik bile ağızlarını açmazlar.
Böyle kişiler diğer insanlar tarafından ayıplanmış olurlar. Yaptıklarından ellerine geçen ise, hayır ve bereketten mahrum kalmaktır.
Bu kişilerin kazandığı ve ele geçirdiği tek şey kötü şöhrettir. Üstelik günleri de gam ve sıkıntı içinde geçer.
Şu atasözü halk arasında meşhurdur ki: '"Hileci kişiler kolay kolay can veremezler."
Haksızlık, nifakçılık, sözünde durmama, dedikoduculuk, kötü düşüncelilik ve kötü ahlak... Hepsi, cehennem ehlinin sıfatıdır ve imanlı kişiler için kötü hareketlerdir.
O din serveri Peygamber (a.s.m.) dedi ki "Müslüman, halkın dilinden ve elinden emin olduğu kişidir."
Ey iyilik sahibi olan kişi! İmanlı kişilerin ırzı, malı ve kanı, insanlara Allah'ın birer emanetidir.
 
Borçtan çok sakın
Ey babasının cam! Şu sözümü kulağına küpe et: "Borçtan çok sakın... Borç insanı perişan eder, eğer kişi Eflatun kadar akıllı bile olsa, borç onu deliye döndürür."
Borç kültürlü insanları aptal eyler, hatta kişiyi, kahramanların en kahramanı bile olsa kadın gibi korkak eyler.
Borçlu kişinin vücudu sıhhatli, ama içi hastadır. Borçlu, alacaklısının karşısında da boynu bükük bir köledir.
Borçlunun borç vadesinin gelmesi, ona canını teslim edeceği anın gelişi gibidir. Borcunu veremediği için çarptırıldığı hapis cezası ise ölülerin mezarı sayılır.
Hele alacaklısı da şer bir kişiyse, her gün kafasını düşünce ve kederlerle doldurur.
Faiz geliri de sermayeye eklenince bu faiz yükü insanın belini büker.
Alacaklısı faizi de dahil, borcun ödenmesini istediğinde "Kanun böyle emrediyor, ödeyeceksin" der ve yalancı şahitleri de yardıma çağırır. Yani borcun faizini ödemekten aslını ödemeye fırsat kalmaz.
Bu yolla borçluyu cefaya sürükler ve zavallı dertliyi bir de halka rezil eder.
Ey gözümün nuru! Bu tür borçtan Allah Teâlâ seni korusun.
Borçlanmamak için elbiseni ve çulunu satsan daha iyi. Borçsuz olarak aç ve çıplak yatmak, borçlanmaktan iyidir.
Rehinsiz ve kefilsiz sakın kimseye mal verme ki, sonra bu hususta anlaşmazlık çıkar.
Halkta Allah korkusu azalmıştır, onun için, baltalama ve inkâr, hemen hazırdır.
Bazı güçlü kişiler de vardır ki haklının hakkını vermemekte üstlerine yoktur. Bu kişilerin yaptığı iş inkâr ile inkarlarını ispat için ettikleri yemindir.
Sonra bu hengame giderek büyür ve senin hakkını sana vermez de hakimlere rüşvet olarak yedirir.
 
Er kişi yalana tenezzül etmez
Ey cömertliğin son yüksek mertebesinin en güzel süsü, ey varlık okulunda edeb öğrenen oğul!
Yalan ve aslı olmayan şeyi sakın söyleme ki kendi söz sabahında parlaklık olsun.
Er olan kişi, yalana tenezzül etmediği gibi yalanın kötü sonucuna da tahammül etmez.
O kötü kişi ne utanmaz ve arlanmazdır ki, yalan ile ağzını pisletir.
Yalanın —ki aslı olmayan bir sözdür— İslâm inancında gireceği bir kapı yoktur.
Bütün işlerin bozukluğunun aslı, yalandır, Akıl sahibi kişiler onu yapmaz.
Ancak gayesi, düşmanları ortadan kaldırmak olan yalanı söylemek kötü değildir.
Yoksa her yalan söz, aykırılıkların özüdür; zaten böyle söz de boş lakırtıdan başka bir şey değildir.
Yalan söyleyen bu tip kişilerle dostluk kurmaktan sakın ki onunla sohbet etmekten dolayı kişiye Cehennem ateşi isabet eder.
Âlemlerin övüncü, Peygamberler sultanı Hz. Muhammed (a.s.m.) dedi ki "Bir ağızdan yalan söz çıktığında... O
taraflara kötü bir koku yayılır ve oralara melek inmez... Yalanın söylendiği yer merkezinen 30 mil kadar bir daireye o pis kokudan dolayı melek uğramaz."
İnkarcının inkârı çok kuvvetli olmazsa, kendi sözünü yeminle kuvvetlendirmeye kalkma.
Nice insanlar var ki yalan söyleyip aslı olmayan şeyler anlatarak övünürler.
Sonra da yalanını tasdik ettirmek için yemini, sözün doğruluğu hususunda sıkıca bağlanmış bir kemer haline getirirler.
Allah yolunda ilim yapmış uğurlu kişiler, can verirler, ama yine de Allah adı vererek yemin etmezler.
Ancak bilgisiz cahiller, ahmaklar ve inatçılar, yemin ederek, sözlerini kuvvetlendirmeye çalışırlar.
Nice dinsiz ve mezhepsizler görmüşüz ki her sözlerinde üç kere yemin ederler.
Çok yemin edenler imanlı kişiler değildir. Hatta üst üste ettikleri yeminler de yalancılıklarının şahididir.
Bundan daha iğrenci, nice hırsız ve kötü kişilerin yalanları ile âdeta veli imiş gibi hareket etmeleridir.
Bunlardan bir çoğu, güya kerametlerinin şöhretine parlaklık vermek için yalan rüyalar uydururlar.
Aslı olmadığı halde takva ve doğruluk satanlar iki âlemde kurtuluş yüzü görmezler.
 
Baharda gezintiye çık
Ey Allah'ın yarattıklarını temaşa eden oğul; ey akıllılık ticarethanesine dünyaya nazar eden oğul!
Gezip dolaşma mevsimi olan bahar ayları gelince gezintiye çık.
Bazan yeşillikle dolu yerlerde dolaş ve Allah'ın rahmetle ortaya koyduğu esere bak.
Allah'ın yaptıkları hakkında gözünü dört aç ve gör ki O, ölü toprağı, bahar mevsiminde yağmurlar ile tekrar diriltmiş.
Yeşilliklerin, kırların kırmızısı, sarısı ve beyazı hep o yeşillikleri ortaya çıkaran Allah'a işarettir.
Kırların taze fidanlarının salınışları, insanın gönlünde keder bırakmaz.
Gül bahçesi taraflarından akan o tatlı sular, coşku kuşuna kanat ve telek yetiştirir bitirir.
Dere kenarında yeşillikler ne güzeldir, yasemin renkli selvilerin cilveleri ne hoştur.
Güzel sesli bülbülün nağmeleri, insana can bağışlar.
İnsanlığın, nefsin çektiyse kuşların şakımalarını da dinle...
 
Gece sabırla sabaha kavuşur
Ey ebedî yüceliğe doğru koşan; ey ümit geliniyle yüz-yüzelik süren oğul! İşlerinde acele etme, sabret. Sabır kapı üzerinde duran, sıkıntılardan sonraki sevinç anahtarıdır.
Sabır ile düşmanlar dost; yol kesiciler yol gösterici olur.
Her işin düğümünü çözen sabırdır. Karanlık gece bile sabreder de sabaha erişir.
Sabûr Allah'ın isimlerinden biridir. Sabır sonsuz hikmetlerden bir hikmettir.
Hikmetler söylemede şekerler yiyenler "Sabır, sıkıntıdan sonra gelen sevincin anahtarıdır" dediler.
Cennet ve Cehenneme hayret edenlerden olma da onların sahibi olan Allah'a karşı inleyici bir âşık ol.
Seher vaktinde yatma da uyanık ol; o vakitte kendini af dileme seccadesine ada.
 
Gaflet elinde oyuncak olma
Ey olgunluk denizinin incisinin soyundan gelen oğul! Şu söyleyeceğim inciler kulağına küpe olsun:
Asla oyuna rağbet etme ki gaflet elinde oyuncak olmayasın.
Tavla ve satranca gönül bağlayıcı olma ki bunlar insana sıkıntı sermayesi olurlar.
Gerçi onları bilmek bilmemekten iyidir, ama bunlarla uğraşmak da boşuna ve gereksizdir.
Onlarla uğraşmak yerine insan gibi şöyle Allah'ın huzurunda işe yarayacak şeylerle meşgul ol.
Kur'an okumak, zikredip salavat getirmek varken vaktini oyuna harcama.
Allah'ın insanlara gerçek bir lütfü olan nefes hazinesi adi hevesler uğruna harcanırsa yazıklar olsun.
İrfanın varsa anla ki, dostların, "Vakit nakittir" diye söyledikleri işte budur.
En tatlı zamanların mayası, değersiz şeylerle uğraşırken yağmalanmış olursa yazıklar olsun.
 
Şeytanın bayrağını yükseltme
Ey kaynaşma ve dostluk kitabından ders okuyan; ey sohbet usullerinden edep öğrenen oğul!
Sakın ha, söz taşıyıcılık yapma ve koğucuun sözüne postacı olma.
Kulak kâsesine giren sözleri tellallık yaparcasına ona buna satma.
Şeytanın bayrağını yükseltici olma ve insanları birbirine düşürme.
Dilini sözler için bir cadde eyleme de, sana laf taşıyıcı demesinler.
Bir meclisten başka bir meclise söz getirme ve ağzını emanet sandığı yap.
Ağzını ve kulağını emanete sadık eyle. Eğer sorsalar bile iyilikleri için inkâr et.
O mânâ sultanı Peygamber Efendimiz "Lüzumsuz ve malayâni boş söz söylemeyi terketmek dinin güzelliğidir" dedi.
Sohbeti başkalarına nakletmek bozgunculuk çıkarır. Samimi dostlukların sebeplerine kıtlık verir.
Ayrıca çekişme, bozgunculuk ve fitne koparır; hatta belki de vuruşmayı doğurur.
Kimde bu sıfat yerleşmişse, o kişi sıkıntı diyarında başıboş biri haline gelir.
Akranları arasında yerilir ve kötülenir olur. Onun gelişini bir çok kişi uğursuzluk diye nitelendirir.
Onun vardığı yerde susar konuşmazlar ve "Kendinizi kollayın münafık dedi" derler.
O mânâ hırsızı ve haber casusu; sohbetin hepsini sabırsızca ve anında başkalarına aktarır. Allah kimseye böyle bir huy nasip etmesin.
Edep meselelerini öğreten hoca, mecliste söylenenlerin hepsine "Emanettir" dedi...
Ayıp, yüzlerce ayıp ki Müslüman bir kişi, söz terazisini bozsun...
 
Laf taşıyan nasıl çalışır?
Boşboğaz ve aşağılık birçok kişiler vardır ki söz taşımak için hızlı hızlı solurlar, koşarlar...
Ta ki bir an önce başkalarına yetiştirmek için oturamaz ve yeni getirdiği dedikodu haberini söylemedikçe duramaz.
Nefsine iki nefeslik bir zaman bile sahip olup, hiç olmazsa o meselenin açılmasını beklemeye de sabredemez.
Dağarcığında her ne varsa hemen boşaltıverir. Heybesinin hemen başını aşağı getiriverir.
Ne duyduysa tamı tamına nakleder; hatta birazını da kendi kesesinden uydurur.
Laf taşıyıcı, bir sirke tulumuna benzer ki söz taşımazsa çatlar gider.
Gammaz, bedava gönüllü olarak kedere bulaşmıştır, başkasında gördüğü bir dert ile ortak olmuştur.
Başkalarının sıkıntısından o zevk alır. Kimde bir keder görse kendisi sevinir.
Dili bir kurşun; haşin ağzı da bir tüfek... Bir nefeste savaş kıvılcımları koparır.
Onu ateşlemeye başladığı zaman, birini de bozgunculuk için saklar.
Anlatacaklarını bitirdiği zaman artık duramaz ve hızla oradan da ayrılır.
Bu sefer canını başka bir meclise atar, her ne yapıldıysa orada da satar.
Böyle böyle laf taşıyarak akşama kadar bütün şehri baştan sona dolaşır.
Onun huyu, âdeti ve işi budur. Gece gündüz biricik düşüncesi budur.
O soysuz, böyle halkın arasına düşmanlık bırakır ve o huyu; evladı ve neslinde de fasılasız devanı eder.
Böylece iki topluluk sıkıntı ve üzüntüleri hedef olur. Artık aralarında sulh bile olsa işin tadı kaçmıştır.
Onun yaptığı bozgunculuk dillere düşer ve bu arada kendisi de satılır gider.
Onun ahiretteki tek işi inleyiş ve çığlıktır. Çünki Allah "Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha şiddetlidir" buyurdu. Nice eşekler, nice haber ve hadiseler için ağızlarını ve kulaklarını bunlara vakfetmişlerdir.
Sakın böylesi kötülüklere bulaşmayasın ki iki cihanda rahat olasın!
 
Doktorluğun ve tıbbın önemi
Ey salınan ruh gibi güzel olan oğul! Mümin olan kişiye hekimlik ile din bilgilerini öğrenmek farzdır.
İlimlerin önemlileri içinde ilk sırayı tıb alır. Tıb ilmini delilerden başka hiç kimse inkâr etmez.
İçinde hekim olmayan bir şehirde oturmak caiz olmaz.
Hangi bayındır yer ki orada tıb bilgisi yoktur; orada insanlar ölümü hak etmişlerdir.
Allah, ilaç olmak üzere bitki köklerini hastalıklara bir şifa sebebi olsun diye yaratmıştır.
Adına hekîm denilmeye layık, gerçek doktorlara hazık, usta hekim denir.
Doktorlar, çeşitli ilimleri görmeye muhtaçtırlar ki her birinden bir parça nasip alsınlar.
Hastalığı, kişinin nabzını yoklayarak anlayabilmeli ve şehadet parmağı, yoklamak suretiyle hastalık casusu olmalıdır.
Tedbirlice ve denenmiş şekillerde ilaçlar vermeli ve asla cahillikle insan yaratılışını bozmamalı.
Doktor, hastaya sıhhat rehberi olmalı; aksine hastalığını kuvvetlendirmemelidir.
Hastalığa, kuralları ile şifa tedbiri almalı; yoksa insanları kobay olarak kullanmamalıdır.
Cahillik neşterini kan dökmek için kullanmamalı ve yüce ömrün yol kesicisi olmamalıdır.
Şurubu, sinir ağrılarını dindirmeli; yaratılışına zararı olan hastalıktan yok etmelidir.
Tecrübesiz ve deneyimsiz bir heveskâra, gerçek doktor denmez.
Kendi kendine doktorluk yapmaya kalkışan kişi doktor değil, öldürücü bir hastalıktır.
Birçok acaib kişiler, tabiblik sevdasındalar ve kendi hayalleri ile doktor geçinirler.
Böylesi, tıbba ait birkaç deyim öğrenmiş ve kendisini adeta Eflatun yerine koymuştur.
Sokrat'ı bile kendinden küçük görür. Hatta Bokrat'ı kendi talebesi kabul eder.
Onun derdi ya para yahut şöhret kazanmaktır. Yoksa hekimlik arada yalnızca bir vasıtadır.
Bu meslek hakkında sadece sanılarıyla hareket eder, yoksa ehlinden öğrenmiş değildir. Onun için cahilliğinden dolayı hastaları öldürür.
Nerde bir hasta görse pervasızca hemen nabzına yapışır, tabiî tutacağı yeri bilmeden.
Uzvun sertliğini yumuşaklığından bile ayıramaz; hatta vücudun kızarıklığını bile sarı sanır.
İnsanı ölüm içkisiyle sarhoş eder de zavallının ömür ağacını kırıverir.
İlaç şişesi görse, şarap şişesi sanır. Hacamatçı kabını görse, su kâsesi sanır.
İshale karşı yumuşatıcı sıvılaştırıcı ilaç ile yol açıklığı verir; kabız olanın imdadına da perhiz ile yetişir.
Kara sevdaya karşı kara patlıcanı ilaç diye verir!. Sarılık hastalığıyla karşılaşsa hemen kan alır!
Gerekmedikçe hiç boşuna vücudunu yorma da, bedenini deneme tahtası yapma.
Gerektiği zaman da hiç geciktirmeden usta bir hekimin söyledikleri doğrultusunda çaresine bak.
Üstadını bulduğunda derdinin çaresini ara. Kabiliyetinin derecesini bir tart.
Sancıların olmaması için sana Peygamberimizin gösterdiği doktorluk kafi. Zira Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın hekimliği ilgilendiren tavsiyeleri şifalı bir tıbdır.
Peygamber mide için "hastalıkların evi" perhiz için de "çarelerin başı"dır dedi.
Bu kuralı daima göz önünde bulundur ve sakın bunların derecesini arttırma.
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
Fe salli li rabbike venhar.

1. fe : artık , o halde
2. salli : namaz kıl
3. li rabbi-ke : Rabbin için
4. venhar : ve kurban kes
Anladım zebh-i azîme bir işârettir bu koç
Hem beşâretdir gele Yahyâ ile mihmân bana............(Niyazi Mısri (K.S) )
 

Tasavvuf ve Kurban

Tasavvufta, dış âlemdeki hayvanı kurban etmek, kulun iç âlemdeki hayvânî yönlerini Allah rızası için kurban etmesi mânâsına gelir.

En büyük kurban, kulun nefsini feda etmesidir. Kurbanlık koç nefsin simgesidir. Diğer varlıkların Hakk’a ermelerine aracı olması ve “emaneti” yüklenmesi itibariyle insana –kurban-ı ekrem denilmiştir.

Fuzûlî der ki;

Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem iyd için
Dem-be-dem sâat-be-sâat ben senin kurbânınım.

Mü’min kul, kurban kesmekle Allah’ın emrine boyun eğdiğini ve kulluk şuuruna sahip olduğunu ispat etmiş olur. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmuştur: “O (kurban)ların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat sizden O’na (yalnız) takvânız (saygı ve itaatiniz) ulaşır. Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir edesiniz (büyüklüğünü anasınız) diye onları sizin fayda ve hizmetinize verdi.” (22/Hac, 37).

Kurban, Allah’a yaklaştıran bir vesiledir. Ancak bu eylemin içinin takvâ ile doldurulması gerekir. Eğer bu hareket takvâdan uzak olursa artık bu kurban sevabı olmayan bir gelenek haline dönüşür.

Kurbanın akıtılan kandan ve dağıtılan etten ibaret olduğu zannedilir. İnsanlar için durum böyle olabilir. Oysa Allahu Teâlâ hazretleri kurbanın ne etine ne de kanına bakar, O’nun için önemli olan hayvanın sırf kendi rızası için kesilmesidir. Kurban edilen hayvan Allah rızası için kesilmiyorsa o kurbanın hiçbir değeri yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği, karşılığında mükâfât yazdığı şey insanın ihlası, iyi niyeti ve samimiyetidir.

Kurban Allahu Teâlâ’ya verdiği nimetlerden dolayı şükür anlamı da taşır. Mü’minler her kurban kesiminde, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in Allahu Teâlâ’nın emrine mutlak itaat ve tam teslimiyet gösterdikleri o kadîm ve şerefli hatırayı anarlar ve kendilerinin de benzer bir durumda aynı şekilde itaate hazır olduklarını göstermiş olurlar.
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş
DERMAN ARARDIM

Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş
Öyle sanırdım ayriyem,dost gayridir ben gayriyem
Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş
Savm u salat u haccile sanma biter zahid işin
İnsan-ı Kamil olmağa lazım olan irfan imiş
Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş
Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkel-yakin
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş
Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa oğratır
Mürşidi kamil olanın gayet yolu asan imiş
Anla heman bir söz dürür yokuş değildir düz dürür
Alem kamu bir yüz dürür gören anı hayran imiş
İşit Niyazi'nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Hak'tan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhan imiş

Niyazi Mısri Divanı
 Eder öyle bir iş san âkil eyler. Bu sözün Yunusu Mısrî değildir. Lûgaz bunda muammasın ol eyler. Niyâzi Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz ...
MESNEVİ'DE HZ. ALİ İMAJI
Mesnevi'de Mevlânâ Hz. Ali'den daha çok ismiyle, birkaç defa da Haydar ve Murtazâ adıyla bahseder. Bu yazıda Mesnevi'de ele alınış sırasıyla Hz. Ali'ye nasıl atıfta bulunulduğunu dikkatlere sunmak istiyorum.
Bu malzemeden hareketle, Mevlânâ'nın ve kısmen de tasavvuf düşüncesinin Hz. Ali'ye bakışı ele alınacaktır. Bu arada Mesnevi şârihlerinin yorumlarından istifade edilecektir. Ayrıca Mesnevi'de Hz. Ali ile ilgili zikredilen mâlûmat ve olayların tarihî arka plânı imkân nisbetinde irdelenecektir.
 
1. Hz. Peygamber'in Ali'nin şahsında, mânevî yolda bir mürşidin, bir rehberin gerekliliğini hatırlatması.
Peygamber (sav)'in, Ali'ye (ra) “ Herkes bir çeşit ibadetle Tanrı'ya yaklaşmayı diler, sen akıllı ve Tanrı'ya ulaşmış kulla sohbet yüzünden yaklaşmaya çalış ki o kulların en ileri gideni olasın “ diye nasihat etmesi
“ Peygamber, Ali'ye dedi ki: “ Ey Ali! Tanrı aslanısın, kuvvetlisin, korkmazsın, yüreklisin.
Fakat aslanlığına dayanma, güvenme. Ümit ağacının gölgesine sığın!
Hiç kimsenin rivayetlerle, masallarla yoldan ayıramayacağı akıllı bir kişinin gölgesine gir.
Yeryüzünde onun gölgesi Kafdağı gibidir, ruhu da Simurg gibi çok yükseklerde uçmakta, yücelerde dolaşmakta.
Kıyamete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu övüşe bir kesim, bir son arama.
Güneş, insan suretiyle yüzünü örtmüştür, insan suretinde gizlenmiştir; artık sen anlayıver. Doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.
Ya Ali! Sen, Tanrı yolundakini bütün ibadetler içinde Tanrıya ulaşmış kişinin gölgesine sığınmayı seç.
Herkes bir çeşit ibadete sarıldı, kendisi için bir türlü kurtulma çaresine yapıştı.
Sen, akıllı bir kişinin gölgesine kaç ki gizli gizli savaşan düşmandan kurtulasın.
Bu, senin için bütün ibadetlerden daha iyidir.
Bu suretle yolda ilerlemiş olanların hepsini geçer, hepsinden ileri olursun.
Bir Pîr ele geçirdin mi hemen teslim ol; Mûsâ gibi Hızır'ın hükmüne girip yürü.
Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızır'ın yaptığı işlere sabret ki Hızır” Haydi git, ayrılık geldi” demesin.
Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocuğu öldürürse saçını başını yolma.
Mademki Hak, onun eline “kendi elimdir” dedi; “Yedullahi fevka eydîhim” hükmünü verdi;
Şu halde Tanrı eli, onu öldürse de yine diriltir. Hattâ diriltmek nedir ki? Ona ebedî hayat verir.
Bu yolu, nadir olarak yapayalnız aşan bile yine Pîrlerin himmetiyle aşmış, varacağı yere onların sayesinde ulaşmıştır.” (Mesnevi, C. I, beyit: 2959-2974).[1]
Hz. Ali'den bütün kaynaklar, onun kahramanlığı, cesareti ve ilmi konusunda ittifak halindedirler. Onun lakaplarından biri de “Allah'ın arslanı”dır. İleride değineceğiz.
Mevlânâ'nın da dahil olduğu tasavvuf inanışında, manevi tekâmül için bir rehbere, yol göstericiye ihtiyaç vardır. Mevlâna burada ona vurgu yapmaktadır.[2]
 
2. Hz. Ali'nin bir savaşta mübarek yüzüne tüküren düşmanını bağışlaması.
Allah'ın aslanı Hz. Ali bir savaş esnasında düşmanı olan yiğitle epeyce vuruşarak sonunda onu yere yıkıp öldürmek üzereyken, o düşman askeri Hz. Ali'nin mübarek yüzüne tükürdü. bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bırakarak ayağa kalktı:
-Yürü git, seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin, dedi.
Savaşçı bu duruma şaştı:
-Beni altedip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne alıkoydu? diye sordu.
Hz. Ali cevap verip şöyle dedi:
-Ben seninle Allah yolunda ve sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için savaşıyordum ve onun için seni öldürecektim. Sen yüzüme tükürünce öfkelendim, sana kızdım. Eğer o an öldürseydim, sana olan kızgınlığımdan dolayı bunu yapmış olacaktım. Yani seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım. İşte bu düşünceyle seni serbest bıraktım.
Bunu duyan adam, bu büyük asâlet ve ince anlayış karşısında iman ederek müslümanların safına katıldı. (Mesnevi, C.I, beyit: 3721 vd.)
Özetle verdiğimiz bu olay Mesnevi'de hayli uzun ve ayrıntılı biçimde anlatılır.
Şârihler bu olayla Hendek savaşı arasında bir bağ kurarlar. Hendek savaşının bir adı da Ahzab gazasıdır. Ahzab suresi 10. ayetin tefsiri sırasında Elmalılı Hamdi, tarihi bilgiler aktarır. Bir küçük ilâveyle olayı oradan özetliyoruz:
Hendek savaşı sırasında müşrikler zor durumda kalıp son bir hamle yapmak isterler. Hendeğin en dar noktasından gözüpek cengaverler Müslüman tarafına geçer. Bunlardan biri de Amr bin Abdivüd'dür. Bedir savaşında yaralanmış, intikam almak için ant içmişti. Bu sıralarda 90 yaşlarında olmasına rağmen güçlü kuvvetliydi ve hendeği ilk geçen o olmuştu. O zamanın savaş adetleri gereği vuruşmak için er istedi. Hz. Ali karşısına çıkmayı arzu etti. Peygamberimiz önce razı olmadıysa da sonunda kabul etti ve Ali mübareze için meydana çıktı. Rakibi önce onu küçümsedi. 27 yaşındaki Ali Amr'a dedi ki:
-Ey Amr, senin bir adetin vardı. Kureyş'ten biri sana iki teklifte bulunsa mutlaka birini tutarsın değil mi? Amr “evet” dedi. Hz. Ali:
- O halde ben seni Allah'a ve İslam'a davet ediyorum. Amr:
-Ona ihtiyacım yok. Hz. Ali:
-Öyleyse seni binitlerimizden inip dövüşmeye davet ediyorum. Amr:
-Vallahi seni öldürmek istemem, diye alay etti. Hz. Ali:
-Fakat ben seni öldürmeyi arzu ediyorum, dedi.
Bunun üzerine Amr kızıp atından indi, bir kılıç darbesiyle kendi atının ayağını kesti, Hz. Ali'ye saldırdı. Amr'ın darbesi Ali'nin kalkanını parçalayıp alnını kanattı. Ali karşı darbe ile Amr'ı omuzundan biçti, öldürdü.[3]
Gölpınarlı burada şu ilâvede bulunur: Amr Hz. Ali'nin başını yaralar, o da onu ayaklarından vurur, yere yıkar, göğsüne oturup başını kesmek üzereyken Amr çaresizlik içinde Al'nin yüzüne tükürür. Ali kızar, Amr'ı öylece bırakıp biraz gezinir, öfkesi yatışınca dönüp Amr'ın başını keser, getirip Resulüllah'ın önüne atar.[4]
Abdülbaki Gölpınarlı olaya şu yorumu ekler: Mevlânâ bu olayı anlatmaya başlamış, fakat Amr'ın adını anmamış, ondan sonra da tasarrufa başlamıştır. İman dolu gönlü Ali aşkıyla coşunca böyle bir mürüvveti, böyle bir keremi gören kişinin, böyle bir ihlâsa sâhip olanın kâfir olarak ölmesine razı olmamış, vak'anın sonunu kendi icat etmiştir.[5]
Bu olay eski zaman vuruşmalarındaki meydan okumalardan örnekler de ihtivâ ederek İslâm Tarihi kaynaklarında, bazılarında renkli bir üslûpla yer almaktadır.[6]
Olayın tarihi yönü araştırılıp tartışılabilir. Fakat Mevlânâ ve tasavvuf düşüncesi bakımından, dindeki önemli bir kavram olan “ihlâs”ı çok iyi açıkladığı için Mesnevi'deki şekli önem taşır.
Günlük hayatta sık sık düşülen bir hatâ vardır: Şahsî ve nefsânî olanla dînî ve ulvî olanın karıştırılması. Böylece nice insan farkına varmadan kendi benlik ve tatmin duygusuna yüce kavramları âlet edebilir. İyi bir iş yaptım zannıyla büyük hatâ ve günâha saplanıp kalır.
Dinde esas olan her şeyin Allah için, Allah rızâsı için yapılmasıdır. “Birini sevmek, birine kızmak, vermek, vermemek sâdece Allah için olmalıdır. Bu, imanda olgunluk alâmetidir.”
Mevlânâ, Hz. Ali'ye öldürmekten vazgeçtiği savaşçının şaşkınlığı karşısında hal diliyle çok hikmetli şeyler söyletir. Bir Mesnevi şarihi de bunları şöyle dile getirir:
“Ben kılıcımı kendi keyfim için değil, Allah'ın emri ile sallarım. Kâfirlerin ve münâfıkların başını, yine Allah'ın emri ile keserim. Ben Allah'ın aslanı, O'nun kılıcıyım, kendi nefsimin, kendi kibir ve gurûrumun değil.
“Ben imânımın emrini yerine getiririm. Hareketlerim, davranışlarım, nasıl bir dîne inandığımın delîli ve şâhidi olurlar.
“Ben, hakîkatte ben değilim. Nefsini Allah yolunda yok etme mertebesine ermişlerdenim. Benim için Allah'tan gayrı, kendim de dâhil, hiçbir varlık yoktur. Kılıcımın şiddeti ve yenilmezliği de kendi hünerim değildir. O kılıç benim değil, Allah'ın kılıcıdır. Bu sebepledir ki Allah'ın kılıcını ancak Hakk'ın dilediği işlerde kullanırım.”
“Düşün ki sen beni kızdırmak istedin. Eğer yüzüme tükürdüğün için hiddete kapılsam, seni sırf gazabıma, yâni nefsime tâbi olmak gibi bana yakışmayan bir sebeple öldürecektim. Halbuki ben gurûrumu tatmin için değil, Allah için gazâda idim.”[7]
Hak yolunda cihadı bir ibadet kabul eden anlayış, öldürmede nefsin dahli olunca bunu bir şirk kabul eder ve “Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın” ( Kehf, 18/110 ) ayetine aykırı görür.[8]
 
3. Hz. Ali'nin, katilini önceden biliyor olması
Mesnevi'nin ilk cildinde üç ara başlık altında Hz. Peygamber'in sağlığında Hz. Ali'ye ölümünün İbn Mülcem eliyle olacağını bildirdiği, bundan İbn Mülcem'in de haberdar olduğu anlatılır. Bu arada Hz. Ali'nin dilinden ölüm, kader, kısas, düşmanını affetme gibi hassas konular hakkında Mevlânâ'nın tasavvufi ve hikemî görüşleri sıralanır.[9]
Bölüm, “Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lutuf şerbetim kahır zehri olmadı” beytiyle başlar. Hz. Ali İbn Mülcem'e hitaben: “Kader kalemi böyle yazmıştır, sen beni öldüreceksin” der ve ilâve eder. “Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil.”
Mutasavvıflara göre ölüm, beden kaydından kurtulup Hakk'a kavuşmaktır.[10] Mevlânâ bu vesileyle benzer düşüncelerini dile getirir:
“Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum.
Çünkü ölümüm, bana can gibi hoş geliyor; dirilmemle âdeta bir.
Ölümsüzlük ölümü bize helâl olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir.
Ölümün görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise ebedîliktir.
Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni baştan bir hayat var.
Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın” nehyi asıl bizedir.
Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki.
Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir.
Bana da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” âyeti benim içindir.
Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim ebedî hayatım öldürülmemdedir.” (Mesnevi, I, beyit: 3925-3934)
Bazı Mesnevi şarihleri İbn Mülcem'i Hz. Ali'nin seyisi olarak gösterir.[11] Şii kaynaklarının hemem hemen tamamı, Hz. Ali'nin kaderini önceden bildiğini, Kûfe'ye gelip yerleşen İbn Mülcem'in niyetini ve onun kendisini öldüreceğini sezdiğini, fakat ölümden korkmayıp Allah'ın kaderine teslim olduğunu rivayet ederler.[12]
Hz. Ali Hendek savaşı sırasında yaralanınca, Hz. Peygamber ileride başından yara alacağını haber verdi. Başka bir gün hüzünle: “Bir ramazan ayında senin kanını dökecekler; sakalın, başından akan kanlarla boyanacak” buyurdular.
Ali (kv) hicretin 40. yılı ramazan ayının 19. günü sabah namazından çıkarken ağır yaralandı. Hendek'te Amr'ın yaraladığı yerden İbn Mülcem zehirli kılıcıyla vurdu. İki gün sonra 21 ramazan cuma günü vefat etti. Katiline iyi davranılmasını hatırlattı. Kendisi ölürse işkence yapılmadan kısas uygulanmasını istedi.[13]
 
4. Hz. Ali – Hayber
Ya baltayı al, ercesine vur; Ali gibi şu Hayber'in kapısını sök gitsin
Ya da şu dikeni gül fidanı haline getir; ateşi sevgilinin ışığı haline sok, nârı nûra çevir.
Bu Mesnevi beytinin öncesi şöyledir:
Her kötü huyunu bir diken bil, diken kaç keredir ayağını yaraladı.
Kaç kere kötü huyun yaraladı seni, fakat sende duygu yok ki, duygusuz yaratılmışsın.
Çirkin huyunun başkalarını yaraladığını bilmiyorsan kendi yarandan da haberin yok değil ya, sen hem kendine azapsın, hem başkalarına.
Ya baltayı al, ercesine vur; Ali gibi şu Hayber'in kapısını sök gitsin
Ya da şu dikeni gül fidanı haline getir; ateşi sevgilinin ışığı haline sok, nârı nûra çevir. (Mesnevi, II, beyit: 1239-1245)
Hayber savaşı h. 7. yılda vuku buldu. Burası Yahudilerin kralı Merhab'ın karargakı durumundaydı. Bir türlü müslümanlarca ele geçirilememişti. Savaşın zorlu bir anında Hz. Peygamber şu müjdeyi verdi: “Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, Allah ve Resulü onu sever ve Allah kalenin fethini onun eliyle gerçekleştirecektir.”[14]
Ertesi sabah sancağı teslim alan Hz. Ali Peygamberimizin hayır duaları ile savaşa girer. Komutan Merhab'ı ve kardeşini öldürür. Hayber kapısıyla ilgili destanlaşan hadise hakkındaki rivayet şöyledir:
Hz. Ali kaleye yaklaşınca yahudilerden birisi vurarak kalkanının yere düşürür. Bunun üzerine Ali, kale yanında bulunan bir kapıyı alarak kalkan yapıp kendisini korur ve şehri fethedinceye kadar onu kullanır. Resulüllah'ın azadlısı Rafi'in yedi arkadaşıyla birlikte daha sonra bu kapıyı kaldırmakta zorlandıkları Taberi Tarihi'nde yer alır.[15]
Alıntıladığımız metinde de görüldüğü gibi Mesnevi'de “Hayber” motifi, içe dönük savaş demek olan mücahede ve ahlâkı düzeltme eyleminde bir unsur olarak kullanılır. Yani Hz. Ali'nin Hayber kalesinde gösterdiği yiğitliği, sen de kötü huylarını bozguna uğratarak göster. Nefs-i emmare kalesine hükmet, onun kapısını kopar.[16]
Mevlânâ başka bir yerde aynı istikamette olmak üzere şöyle der:
“Dostlar, suretten geçerseniz her yer sizin için cennettir. Gül bahçesinin içinde gül bahçesi.
Suretini, şeklini kırdın mı her şeyin suretini kırmayı öğrendin demektir.
Artık her sureti kırar, Haydar gibi Hayber kapısını çekip koparırsın.” (Mesnevi, III, 578-580).
 
5. Haydar-Arslan
“Haydar” kelimesi Hz. Ali'nin isim veya lakaplarından biridir. Mesnevi'de birkaç yerde geçer. Şu beyitte de büyük savaş, yukarıdaki anlamda, yani nefisle savaş manâsındadır:
“Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar'la Rüstem'in harcıdır.” (Mesnevi, V, b. 3802)
“Haydar” erkek aslan demektir. Ensesinin kalınlığı ve pençelerinin güçlülüğü sebebiyle böyle denmiştir. Arslan eski devirlerden beri kuvvet, cesaret ve kahramanlık sembolü sayılmış, bu sebeple Hz. Ali'ye de arslan anlamnı gelmek üzere “Haydar” denmiştir. Hayber'de hasmı Merhab'ın meydan okuması karşısında Hz. Ali şöyle cevap vermiştir: “Doğduğum vakit anam bana Haydere (Arslan) adını vermiştir. Vahşi ormanların arslanı gibiyim. Düşmanları fena şekilde öldürürüm.”
Hz. Ali, İslam dünyasında Haydar, Haydar-ı Kerrar (tekrar tekrar, döne döne savaşan) Haydarullah, Esedullah, Şîr-i Yezdan, Şîr-i Hudâ, Allah'ın aslanı lakaplarıyla anılır. Divan ve tasavvuf şiirinde Haydar çeşitli bağlamlarda kullanılır.[17]
Sırr-ı Haydar'dan göründü nûr-i Rabbi'l-Alemîn
Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zü'l-fikar
Seyyid Nizamoğlu
Olursa kal'a-ı Hayber hicâb-ı gaflet eğer
Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk
Osman Şems Efendi
Mesnevi III. Ciltte şöyle denir:
“Peygamber Ali'ye de temsil yoluyla arslan demiştir. Arslan onun benzeri değildir ama misal bu, böyle demiştir işte.” (Mesnevi, III, b. 1941)
Gölpınarlı bu beytin açıklaması sırasında Hz. Peygamber'in Haz. Ali'yi övücü beyanlarını ihtiva eden uzunca bir ifade sırasında, “… bu yeryüzünde Allah'ın arslanıdır, düşmanlarına karşı Allah'ın kılıcıdır..” dediğini yazar.[18]
 
 
6. Bir Yahudinin Hz. Ali ile tartışması.
Mesnevi'de şu olay nakledilir:
Bir Yahudi'nin, Allah yüzünü ulu etsin Ali'ye ''Eğer Allah'nın korumasına güveniyorsan kendini bu yapının üstünden at'' demesi, Müminler emîri'nin ona cevabı
Allah'ı ululamayı bilmeyen bir inatçı, bir gün Murtaza'ya dedi ki:
“Peki yüksek bir yapının damındasın... ey aklı başında olan, Allah'nın koruyacağını biliyorsun değil mi?”
Murtaza, evet dedi... o koruyucudur, ganidir... bizim varlığımızı, bizi ta çocukluğumuzdan adamlığımıza kadar hep o korur, o görüp gözetir!
Yahudi, peki dedi... mademki öyledir, kendini bu damdan aşağıya at... Allah'nın koruyuculuğuna tamamı ile güven!
Kendini aşağıya at da ben de adamakıllı inandığını anlayayım, güzelim inanışını, deliliyle göreyim!
Müminler emiri ona dedi ki: sus, defol git de bu cüret yüzünden canın belaya sataşmasın!
Kulun, iptilalara düşerek Allah'yı sınaması hiç yaraşır mı? (Mesnevi, IV, b. 354-359)
Hz. Ali'nin lakaplarından biri de “Murtazâ”dır. Kubbealtı Lugatı'na göre beğenilmiş, seçilmiş, hoşnut ve râzı olunmuş kimse anlamınadır. Pir Sultan “Hak murtazâ dedi sana ey velî” derken, Nef'î şunu söyler: “Tîğına n'ola yemîn eylerse rûh-i Murtazâ / Bir gazâ ettin ki hoşnud eyledin Peygamber'i”[19]
Hz. Peygamber h. IX. yılda Tebük gazvesi sırasında Hz. Ali'yi ailesine ve işlerine bakmak üzere Medine'de bırakmıştı. Münafıklar “Ali aşağı sayılacak önemsiz görülerek geride bırakıldı, çocuklar ve kadınların muhafızlığına layık görüldü” şeklinde dedikodu edince, Hz. Ali hemen silahını kuşanır ve Peygamberimize yetişerek söylentileri ona anlatır.
Bunun üzerine Allah Resulü “Onlar yalan söylüyorlar. Ben seni Medine'de arkamda kalanlara bakmak üzere muhafız bıraktım. Sen geri dön, ailemde ve kendi ailende benim halefim ol. Ey Ali Musa'ya nisbetle Harun ne ise, sen de bana nisbetle o mevkide bulunmaya razı değil misin? Ne var ki, benden sonra peygamberlik yoktur” buyurur.
Bilindiği gibi Hz. Musa Tur dağına çıktığı zaman kardeşi Harun'u , dönünceye kadar İsrail oğullarını idare etmek üzere [20] yerine vekil bırakmıştı.[21] Ali de razı oldum, razı oldum demişti. Bu sebeple aynı zamanda Allah'ın razılığını kazanan anlamına “Murtazâ” lakabıyla lakaplanmıştı.[22] Bu konu daha kısa olarak Hadis kitaplarında da yer alır.[23]
 
7. Hz. Ali'nin kuyuya ah edip sırrını söylemesi
Mesnevi'de iki yerde Hz. Ali'nin kuyuya ah etmesinden söz edilir. İlki şöyle: Balık avcılarından kurtulmak isteyen akıllı bir balık sür'atle gölden kaçmaktadır. Arkadaşları ile bu konuyu müzakere edecek zamanı yoktur. Kendi kendine şöyle der:
“Kendine gel, şimdi danışma zamanı değil, yola düş. Ali gibi kuyuya ah et.
O âhın mahremi pek azdır; geceleri git, hem de bekçi gibi gizlice yürü!” (Mesnevi, IV, b. 2232-33)
İkincisi şu şekildedir:
Senin erliğine mahrem olacak Rüstem nerede ki senin yüzlerce harmanından bir buğday tanesini söylemeye kalkayım.
Senin sırrından bir ah etmek istersem ancak Ali gibi bir kuyuya gitmeli, kuyunun içine ah etmeliyim.
Kardeşlerin gönüllerinde kin olduğundan Yusuf'umun kuyu dibinde kalması daha iyi. (Mesnevi, C. VI, b. 2013-15)
Mevlevi kültüründe “ney”in menşei ve ondan çıkan akıcı sadâlarla ilgili şöyle bir olay anlatılır:
Rivayete göre Miraç Gecesin'de yüce Allah habibi sevgili peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretlerine bir hayli sır veya doksan bin kelime söylemiş. Hz. Peygamber de bunların otuz binini halka ayan, otuz binini seçkinlere beyan, otuzbinini de nihan etmiş (saklı tutmuştur). Bu arada Allah'ın aslanı Hz. Ali'ye de bir hayli sır ifşâ buyurmuş ve bu sırları kimseye zinhar fâş etmemesini (sakın açıklamamasını) tavsiye ve emir buyurmuştur. Fakat Cenâb-ı Murtaza (Hz.Ali) bu sırra tahammül edemeyerek, nihayet içi boş bir kuyuya varıp sırrını ona söylemek mecburiyetinde kalır. Bir müddet sonra bu tesirle kuyu su ile dolmaya başlar, taşar ve yanında bir ney (kamış) biter. Bunu bir çoban keserek kaval yapar ve çalmaya başlar. Kavalı duyan Hz. Peygamber: “Ya Ali niçin sırları ifşa ettin?” diye sorar, Hz Ali de: “Yâ Resulullah halktan hiç kimseye ağzımı açmadım”, cevabını verir. Resulullah: “ Ya bu sır nedir, o sır değil midir?” buyurur. Hz. Ali dinler, görür ki o sırdır. Hemen Risaletpenah'tan özür dileyip: “Yâ Resululah daha fazla tahammül edemediğim için kırda boş bir kuyuya söylemiştim” der. Bunun üzerine Allah Resulü: “İşte bu ney bu sırları kıyamete kadar söyler.” buyururlar.[24]
Beşir Ayvazoğlu'na göre eski Anadolu'daki Midas'ın Kulakları efsanesi dilden dile dolaşarak yeni şekillere bürünür. İranlı şair Senai (ö. 1131) daha sonra Mevlânâ'nın (ö. 1273) dilinde tasavufi gerçekleri anlatan bir metafora dönüşecektir. Aynı efsane Hz. Ali'ye de uyarlanmıştır.[25]
Tabii bütün bunlar birer tahmin. Kültürler arasında geçişler her zaman mümkündür. Midas mitolojisinin hangi yollarla, nasıl ve ne zamandan itibaren İslamî çevrelere geçtiği araştırılmaya muhtaç bir konudur. Bu iddianın gerçek olduğunu kabul etsek bile çok ciddi deformasyona uğradığını söylemeliyiz. İlk haliyle çok sıradan ve beşerî bir konu olan hadise, İslamî kültür çevresinde tamamen farklı ve ulvî bir mahiyete bürünmüş oluyor.
İslâm tarihi açısından bakınca Ali-kuyu konusunu, en azından Sünnî kaynaklar açısından mevsuk bilgilerle desteklemekten şimdilik yoksun olduğumuzu söylemeliyiz.
Tasavvuf ve edebiyat çevrelerinde Ali-kuyu motifinin yaygın olarak benimsendiği görülür. Feridüddin Atar (ö. 1221) Mantıku't-Tayr'da bu meseleye yer verir.[26] Dede Omer Ruşenî'nin (1487) Neynâme'sinde konu daha uzun anlatılır. Şu mısralar Neynâme'dendir:
 
Ol Resûlün “ente minnî” dediği
Olmayan bir kerre “innî” dediği”
 
Şehr-i ilmin bâbı şâhı Kanber'in
Kal' iden kudretle bâbın Hayber'in
 
Vardı gördü Hazret-i Peygamber'i
Dedi ey dü serânın serveri
 
“Lev denevtüm” sırrını keşfet ki tâ
Çâh-ı dil pâk oluban bula safâ
 
Başladı sûz ile söze âğâz edip
Sırr-ı esmâda söze âğâz edip
 
“Lev denevtüm” sırrını etti beyan
Râz-i mahfîyi edip küllî ayân
 
Mustafâ'nın sohbetinde Murtazâ
Vecde girip etti zevk ile safâ
 
İstedi kim dürlü sırlar fâş ede
Özüni pertav edip evbâş ede
 
Mustafâ ana dedi yâ Murtazâ
Sırrı fâş etmekliğe yoktur rızâ
 
Murtazâ dedi Resûl'e yâ Resûl
Her ne desen ederim kabul
 
Lîk sabrım kalmadı bir zerre hîç
Tâkatım tâk oldu oldum pîç pîç
 
Dedi Peygamber Alî'ye ey ahî
Ger tükendi kalmadı sabrın dahî
 
Var fülân çâha de, sırrın etme fâş
Sakla sırrın hâzır-ı kandîl-i bâş
 
Deme sırrın gayra desen çâha de
Yâ Alî şehd ü nebât ü kande de
 
Varuben çâha Alî bir hû dedi
Özge sırlardan ne ol ne bû dedi
 
Lîk çâha saldı ol Hû hây u hû
Salıban çâh içine gavgây-ı Hû
 
Bitdi bir ney anda ol Hû'dan revân
Olup, ol çâhın suyu ol demde kan
 
Pes budur ney dediğü Hû, Hû müdâm
Dimedüğü hîç gû gû ey hümâm[27]
Mevlevi şair Şeyh Galib “ney” redifli gazellerinde konuya değinir:
Envâr-ı mâh-ı Nahşebî'dir şu'le-i sadâ
Ayn-ı Alî'den aldı nazar çünki çâh-ı ney
(Neyin sadâsının alevi Nahşeb şehrinin ayının ışıkları gibidir. Çünkü ney (kamış) kuyusu Hz. Ali'nin gözünden nazar almıştır.)
Zemzeme-i feyz-i sülûkü çıkarır zemzemesi
Sır verip çâh-ı Alî'den dem-i kubâne-i ney [28]
(Hz. Ali'nin kuyusundan sır veren neyin demi ve onun nağmeli sesi, sülûk feyzinin zemzemesini çıkarır.)
 
8. Damdaki çocuğu kurtarması
Mesnevi'nin 4. cildinde şöyle bir olay geçer:
Çocuğu, kayıp oluk üstüne giden ve tehlikeye düşen kadının, Allah yüzünü ululasın, Ali'ye gelerek çare araması
Murtaza' nın yanına bir kadın gelip dedi ki; Çocuğum, oluğun üstüne kaydı.
Çağırsam ele geçmez., bıraksam düşüp helak olacağından korkuyorum.
Akıllı değil ki tehlikeden kurtul, yanıma gel diyeyim de anlasın.
Elle işaret etsem anlamaz, anlasa bile kötülük şu ki dinlemez!
Mememi, südümüu gösterdim ama benden gözünü, yüzünü çevirip duruyor!
Allah hakkı için ey ulular, siz, bu âlemde de âcizlerin ellerinden tutan, onlara yardım eden erlersiniz, o âlemde de!
Benim derdime tez bir derman bul ki gönlümün mey vasini kaybedeceğim diye yüreğim titremede!
Ali dedi ki: dama bir çocuk çıkar., çocuğun, kendi cinsini görünce,
Derhal oluktan dama gelir, cins, cinsine ebedî olarak âşıktır.
Kadın öyle yaptı, çocuğu, o çocuğu görünce ona yüz tuttu;
Oluktan dama geldi. Her cins, kendi cinsinden olanları çeker, bunu böyle bil!
Çocuk, sürtüne sürtüne öbür çocuğun bulunduğu tarafa geldi ve aşağıya düşme tehlikesinden kurtuldu.
Peygamberler de, kulları oluktan kurtarmak için insan olarak gönderilmişlerdir. (Mesnevi, IV, b. 2657-69)
Süyûtî'nin el-Leâli'l-Masnûa'sında şöyle bir olay nakledilir: “Resulüllah'a ensardan biri geldi, oğlum damdan oluğa yürüdü; Allah'a dua et de onu anasına babasına bağışlasın, dedi. Oraya varınca korkunç bir şeyle karşılaştık. Hz. Peygamber, dama bir çocuk çıkarın, dedi. Öyle yaptılar; oluğa kadar gitmiş olan çocuk, o çocuğu görünce dama geri geldi.”[29]
Gölpınarlı bu bilgiyi aktardıktan sonra, Mesnevi'deki olayın buna pek benzediğini, Furuzanfer'in de bunu kabul ettiğini yazar.[30]
 
9. Hz. Ali'ye iki atıf
a) Mesnevi V. Ciltte şu beyit yer alır:
“Peygamber bunu Ali'ye değer biçilmez sözleri arasında açıkça söylemiştir.” (M. V, b. 272)
Konunun gelişinden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber'in Ali'ye söylediği o eşsiz sözler şunlar olmalıdır: “Ya Ali, eşinle beraber olurken: Allah'ım beni şeytandan uzaklaştır, bana açık olarak verdiğin şeylerden de şeytanı uzaklaştır, de. Sizden bir çocuk olursa ona zarar veremez.”[31]
b) “Ali gibi kılıçla hançer, ona reyhan kesilmiş, nerkisle nesrin, canına düşman olmuştu.” (M. V, b. 2676)
Gölpınarlı burada Hz. Ali'nin şu beytinden manen iktibas olduğunu söyler.
“Kılıçla hançer, bizim fesleğenimizdir; yuf olsun nerkise, mersin ağacına.
Şarabımız düşmanımızın kanıdır; kadehimiz düşmanımızın kafatası.”[32]
 
10. Ali-Mevlâ
Mesnevi VI. Cildin ara başlıklarından biri ve devamı şöyledir:
Mustafa salavatullahi aleyh, "Ben kimin mevlâsıysam şüphe yok ki, Ali, onun mevlâsıdır" buyurdu. Münafıklar, "Kâfi değil miydi ki kendisine muti olduk, kul köle kesildik. Bir de, daha çocukluktan kurtulmamış zata bizi kul köle yapmada" diye kınadılar.
Bu yüzden ictihat sahibi Peygamber kendine de mevlâ adını taktı, Ali'ye de.
Dedi ki: Ben kimin mevlâsı ve dostuysam amcamın oğlu Ali, onun mevlâsıdır.
Mevlâ kimdir? Seni âzâdeden, ayağındaki kulluk pırangasını çözüp atan!
Hürlük yolunu gösteren peygamberliktir. Mü'minler, peygamberlerden azatlık bulurlar.
Ey inananlar, sevinin. Selvi gibi, süsen gibi hür olun.
Fakat her an, yeşermiş, güzelleşmiş, bezenmiş gül bahçesi gibi dilsiz dudaksız olarak suya şükredin! (M. VI, b. 4538-44)
Bu sözler ve bunların söylendiği Gadîr-i Hum hadisesi Şii ve Sünni dünya tarafından farklı yorumlanıp değerlendirilen konuların başında gelir. Şiiler Gadîr-i Hum'da Hz. Peygamber'in, Hz. Ali'yi açıkça kendisinden sonraki halifesi olarak ilân ettiğini, fakat daha sonra bu hakkın ondan gasbedildiğini söyler. Sünni kaynaklar ise bunun doğru olmadığını belirtirler.
Sünni hadis kaynaklarında bu ifade yer alır. En ayrıntılı olan biri şöyledir: Hz. Peygamber hacdan dönerken, bir yerde konaklamış, namaz kılınacağını ilân ettikten sonra Hz. Ali'nin elini tutmuş: “Ben mü'minlere kendi, canlarından daha yakın değil miyim?” diye sormuş, “Evet” cevabını aldıktan sonra da: “Ben kimin dostu isem bu da (Ali) onun dostudur (mevlâ). Allahım onu sevenleri sen de sev, ona düşman olanlara sen de düşman ol!” demiştir.[33]
Aynı konuya daha kısa olarak başka hadis kitaplarında da yer verilir. Ahmed b. Hanbel olayın Gadîr-i Hum'da geçtiğini, Peygamberimizin sözünden sonra başta Hz. Ömer olmak üzere ashabın ileri gelenlerinin Hz. Ali'yi tebrik etiklerini nakleder.[34]
“Hz. Peygamber'in hadisinde geçen “mevlâ” kelimesi; dost, efendi, arkadaş, yardımcı ve velî demektir. Hz. Peygamber, her müslümanın velîsidir, dostudur. Hz. Ali ile olan münasebeti de böyledir” dedikten sonra E. R. Fığlalı Peygamberimizin Hz. Ali'ye bu özel davranışının sebebini şöyle açıklar:
Hz. Ali müslümanlardan bir çoğunun müşrik akrabalarını öldürmüştü. Dini konularda tavizsiz bir tutumu vardı. Ganimet dağıtımında kılı kırk yaran bir titizlik gösterirdi. Benzeri bir çok konularda hassasiyet sahibiydi. Bütün bunlar Ali'ye karşı kırgın ve kızgın olanların sayısını artırmıştı. İşte Hz. Peygamber'in amacı bunları uyarmak; onun bütün müslümanların dostu olduğunu belirtmek isteğiydi. Kaldı ki Hz. Ali'yi sevmenin Hz. Peygamber (sa)i sevmek gibi farz, ona düşman olmanın Hz. Peygamber'e düşman olmak gibi haram olduğu hakkında bütün müslümanlar ittifak halindedir.[35]
Sonuç: Hz. Ali'nin bir tarihi bir de menkıbevî yönü söz konusudur. Mesnevi'de bunlar mezcedilerek, fakat menkıbe tarafı ağır basar şekilde yer alır.
Mevlânâ'daki Hz. Ali imajında; onun kahramanlığı, cesareti, samimi imanı, ihlâsı, Hz. Peygamber'in özel sırlarına mahrem olması gibi noktalar dikkati çeker. Ayrıca Mevlânâ'nın kendi hayal dünyasında kurduğu bir Ali sîmâsı da vardır.
 

NECM SURESİ

Bu sure Mekke'de nazil olmuştur. 62 ayettir. Rahman suresinde Allah (c.c); "Kur'ân'ı bize öğretenin Allah (c.c) olduğunu, Kur'ân'ı an­lama ve anlatmayı da, beyanida, karşılıklı konuşmalarımızı, bu konuş­malarımızı üreten beynimizi de yaratan ve öğretenin Allah (c.c) oldu­ğunu." bildiriyor.
Yani öğretici olarak yegane öğreticinin Allah (c.c) olduğunu yüce Rabbim kendisi bildiriyor.
Rabbim yeryüzünü bizim için bir dershane yapmış ve şu andaki 6 milyar insanın da eğitilmeleri için Kur'ân-ı Kerim'ini indirmiştir.[1]
1- And olsun batan yıldıza ki,
2- Arkadaşınız ne saptı nede azıttı.
Mekke insanı gözlerini, dünya dershanesinden bir anda gökyüzüne çeviriyor. Bu sureyi okumaya başladığımız da bizim de gözlerimizi gökyüzüne çevirmemiz gerekmektedir. Tiriİyon arca yıldız sabahleyin güneşin gelişiyle kayboluveriyor. Aslında onlar kaybolmuyorlar. Şu anda da (gündüz) yıldızlar gökyüzünde vardır.. Ancak güneşin ışığı karşısında o yıldızlar görünmez hale geliyor.
Rabbim tabiattaki bütün araç ve gereçlerin kendisinin birer ayeti ol­duğunu, kendisinin varlığına ve birliğine delil olduklarını, Kur'ân'ın çe­şitli ayetlerin de bize bildiriyor.
İkinci ayet sevgili Peygamberimizden bahsediyor. Burada şöyle bir anlam da var; Gökyüzünde parlayan yıldızlara yemin olsunki, sizin ar­kadaşınız sapmadı. Güneş doğuyor. Tirilyonlarca yıldız kaybolacaklar. O güne kadar fikir üreten, felsefe yapan ve insanları yönlendirmek ve çıkarlarını garantiye almak için Mekke'nin Önünde, Ka'benin yanında şiir yarışmaları.yapan ve şiirleri seçilenler, her türlü iyi veya kötü söz imal edenler!! Gerçek doğru geliyor, güneş geliyor, o güneşin gelişiyle de karanlık gecenin parlayan yıldızlan da yok olup gidiyor.
Rabbim olayın önemine yemin ederek sevgili peygamberimizin sa­pıtmadığını belirtiyor.
Rabbim "sizin arkadaşınız" diyor Mekke'lilere. Yani tanımadığınız bir insan değil bu. 40 yaşına kadar beraber oldunuz. O'na en güvenilir anlamına gelen "Emîn" lakabını verdiniz. Kendisine bu kadar güveni­yor ve saygı duyuyordunuz da şimdi niye; "Bu delirmiş, bunun aklı ka­rışmış, bu sinirlenmiş" diyorsunuz.?
Rabbim Peygamberimizin sapıtmadığını-* haddi aşmadığını yeminle teyid ediyor.[2]
3- O hevadan konuşmaz.
4- O kendisine vahyoiunan, vahiyden başka bir şey değildir.
Burada Tefsircilerimiz; vahyedilenden maksadın birinci derecede Kur'ân ayetleri olduğunu, ikinci derecede, Kur'ân doğrultusunda, Kur'ân'ı açıklamak ve yaşanır hale getirmek üzere sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)'in söylediklerinin de Rabbim kontrolünde ol­duğu anlamına gelir demişlerdir.
Buna delalet eden Kur'ân'ın bizzat kendi ayetleri vardır. "Allah'a ve Rasûlüne itaat ediniz.", "O'na uyunuz.", "O'nun ahlakı en büyük bir ah­laktır." Bunlar da ifade ediyor ki; Sevgili Peygamberimizin sözleri dav­ranışları ve söyledikleri de Rabbimizin kontrolündedir.
Peygamberimizin ashabı ile olan ilişkilerinde bazen ashabına uy­duğu olmuştur. Bazen bir fikir, beyan etmiştir. Ashabı sormuştur: "Ya Rasulullah! Bu sizin kendi görüsünüz müdür yoksa Rabbimizin size bir vahyimidir?" denildiğinde, "Kendi görüşüm" demiştir Peygamberimiz.
Sahabe; "Öyle ise Ya Rasulallah, bunu şöyle yapsak" dediğinde, sahabenin sözünü de tuttuğu olmuştur.
Sevgili Peygamberimizin söz ve davranışlarını Rabbim de onayla­mış öyle söylemiştir. Bazen hatası olmuş -buna geçmiş alimlerimiz "zelle" demişler- Rabbim onu düzeltmiştir.
Sonuç olarak, sevgili Peygamberimiz hatasız olarak ahirete göç­müştür.
Onun için sevgili peygamberimiz (S.A.V)'den bize ulaşan sahih ha­disler de "vahiy" kaynaklıdır diyoruz. Usûl kitaplarımızda buna "vahy-i gayri metluv" denir. (Bu konuda "Sünnet Savunması ve Hadis Usulü" isimli kitabımıza müracaat edebilirsiniz.)[3]
5- Onu çok kuvvetli (Cebrail) öğretti.
6- Kamil akıl sahibi (Cebrail) hemen doğruldu (kendi suretinde göründü.)
7- O en yüksek ufukda idi.
"Zû mirra." Çok güçlü, çok zeki, çok güzel olan Cebrail (A.S) de­mektir. İşte Kur'ân'i Peygamberimize bu özelliklere sahip bir melek getirmiştir.
Bunu şunun için söylüyor Rabbim: Sevgili Peygamberimizin cinlere karıştığını, cinlerin O'na vesvese verdiği şayiasını, Mekke'li müşrikler etrafa uydurup yayıyorlar. Rabbim'de bu mesajın Cebrail ile gönderildi­ğini ifade ediyor.
Cebrail Öylesine güçlü ki; şeytanların ona vesvese vererek, Allah'ın kelamının içine kelime katmaları veya çıkarmaları mümkün değildir.[4]
8- Sonra (Cebrail) yaklaştı ve sarktı.
9- İki yay kadar veya daha da yakın oldu.
10- (Allah'ın) kuluna vahyettiğini vahyetti.
11- Gönül gördüğünü yalanlamadı.
12- Gördüğü konusunda onunla çekişiyormusunuz?
13- Andolsunkü, Onu diğer bir inişte yine gördü.
14- Sidretül-Münteha'nin yanında.
15- Cennetül Me'va onun (sidre'nin) yanındadır.
16- Sidre'yi bürüyen buruyordu.
17- Göz ne kaydı nede saptı.
18- Andolsun! O, Rabbinin büyük ayetlerini gördü.
Sevgili Peygamberimizin, Cebraili baş gözü ile de gördüğünü Allah (c.c) bize haber veriyor.
"Kabe Kavseyn" "iki yay arası" diye terceme ediliyor. Bu, arabın di­linde yakınlığı ifade etmek için kullanılmaktadır. Türkçede biz buna; "göz göze gelmek" veya "diz dize gelmek" diyoruz.
Cibril hadisinde de Cebrail peygamberimizle diz dize konuşmuştur.
"Allah'ın kulundan" maksat Cebrail (A.S)'dır.
Peygamberimiz, Cebrail (A.S)'ı "Sidre-i Münteha'da" asli şekliye görmüştür. Gözünün gördüğünü gönlü yal anlamamıştır. Gözü şaşma­mıştır. Peygamberimizin gönül doygunluğu ve vakarını da bu ayet ifade etmektedir.
Çok güzel manzaralar görünce bazan kendimizden geçeriz. Şair de­miş ki:
-Hüsn odur ki; ihtiyar elden gider.
Yani güzel odur ki-, görünce irademiz elden gidiverir. Biz kendimiz­den üstde bir güzellik, söz ve davranış gördüğümüzde şaşkınlık içine gireriz.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V), Cebrail'i aslî şekliyle görüyor. Kâinatta ulaşabileceği en zirve yer olan sidretü'l-Münteha'ya varıyor. Yanında Me'va cenneti var. O cenneti görüyor. Ama öyle sağlam bir beden, öyle sağlam bir ruh. Öyle sağlam bir akıl, öyle sağlam bir bilgi yüklü ki, o manzaralar karşısında O'nun gönlü hep Rabbinin kelamı ile meşgul.
O Rabbinden gelen kelamı alma, onu dinleme, onu hazmetme ve onu en doğru şekliyle insanlara ulaştırma gayreti, sevinci ve heyecanı içerisinde. Mümin'de dünyadaki hiçbir makam, mevki, şan, şöhret, pa­raya meyledip gözünü onlara kaydırıp Allah'ın ayetini ikinci plana it­memeli.[5]
19- Gördünüzmü Lat ile Uzzayı?,
20- Ve üçüncüsü olan diğer Menafi?
21- Erkek sizin de, dişi O'nun (Allah'ın) öylemi?
22- İşte bıı haksız bir taksim.
23- Bu (putlar) sizin ve babalarınızın taktığı isimden başka bir §ey değildirler. Allah onlar hakkında bir delil indirmedi. Onlar ancak zanna ve nefislerin hevasına uyarlar. Andolsun onlara! Rablerinden hidayet gelmiştir.
Lat, Menat, Uzza putlarının adı. Bu isimlerin hepsi dişi adı. Melekleri sembolize eder demişler. Ama dişilik vasfı vermişler. Eski Yunanlıların tanrıça dedikleri gibi. Yani Yunanlıların ilahlarını kadm-laştırdıkları veya kadınlarım ilahlaştırdıkları gibi, Mekke'li müşrikler de ilahlarım tanrıçalaştırıyorlar.
Rabbim diyor ki; bunlar hakkında ne diyorsunuz. Bunlar bir şey ya­ratabilirler mi?. Koyuldukları yerde hiç kımıldamadan duruyorlar. Bunlar size yağmur yağdırabilir, yerden yiyecekler bitirebilir mi? Kanınızı kay­natabilir mi? Sonra bunlara niye kız ismi veriyorsunuz? Niye erkekleri kadınlardan üstün tutuyorsunuz? Kızın mı, erkeğin mi hayırlı olduğunu siz değil, Allah bilir.
Günümüzde de insanlar elleriyle yaptıkları putlara tapmaktadırlar. Bundan bin sene sonra imansızlar yine elleriyle yaptıkları putlara ta­pacaklardır. Değişecek olan yalnızca putlarının ismi ve şeklidir.[6]
24- Yoksa insana her umduğu şey varmıdir?
25- Ahiret de, dünya da Allah'ındır.
İnsanın her istediğinin olmadığını, bütün insanlık görüyor. "Ben is­tediğimi elde ettim" diyen bir adama, ben sordum; "Türkiye'nin en zengini olmak istemedin mi?" dedim. "İstedim" dedi. "Ama olamaz­sın!!" dedim.[7]
26- Gökyüzündeki meleklerin şefaati, ancak Allah'ın dilediği ve razı olduklarına izin verdikden sonra fayda verir. Şefaat; ancak Allah'ın izin verdikleri ve Allah'ın razı oldukları tara­fından olabilir. Allah kime izin vermişse, o şefaat eder. Kime şefaat edilmesine izin vermişse de, ona şefaat eder. Rabbimin izni;
1- Şefaat edecek olana ve
2- Şefaat edilecek olanadır.[8]
27- Ahirete iman etmeyenler, Meleklere dişi adı takarlar.
28- Onların bu konuda bilgileri yoktur. Onlar zanna uyarlar. Zan ise hakdan hiçbir şey ifade etmez.
Hakkı ancak "Hakk" olan Allah (c.c) belirler. İnsanların yaptıkları kanunlar ise zandan ibarettir.[9]
29- Ohun için zikrimizden (Kur'ân'dan) yüz çeviren ve dünya ha­yatından b\şkasini istemeyenden, sen yüz çevir.
"Bizim zikrimizden yüz çeviren" Ne demektir? Kur'ân'm bir ismi de zikirdir. Kur'ânımızdan yüz çevireni bırak. Bırak demek, tebliği de bı­rak demek değildir.
Yani onun imansızca tavırları, ilişkileri üzerine varma, onu dinleme. İmansızlığım dinleme o halde iken ondan vazgeç, yüzçevir. Çünkü on­lar ancak dünya hayatını isteyen insanlardır.
Günümüzde dünya hayatından başka hiçbir şeyi istemiyen insanlar; Kur'ân'dan yüz çeviren insanlardır. Bütün hedefi dünyada istediği gibi yaşamaktır. Ancak o da olmayacaktır. Olmayacağını kendi hayatı da gösteriyor. Çünkü yaşlanıyor bedenine sahip olamıyor.
İşte onların bilgilerinin ulaşabileceği yer buraya kadar. Dünyayı gö­rüyor ahireti göremiyor.[10]
30- İlimden ulaşabilecekleri yer işte budur. Şüphesiz, Rabbin yo­lundan sapam daha iyi bilir. Doğru yolda olanı da O daha iyi bilir.
31- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Kötülük eden-leri yaptıklarına karşılık cezalandırması ve iyilik yapanları da daha güzeliyle mükafatlandırması için (yaratmıştır).
32- (O iyilik yapanlar) ufak tefek hatalar hariç, günahın büyükle­rinden, fuhuşdan kaçınırlar. Şüphesiz Rabbinin mağfireti boldur. O, sizi toprakdatı yarattığında da, annelerinizin karnında iken de en iyi bilendir. Kendinizi temize çıkarmayın. Muttaki olanı en iyi O bilir.
Gerçek mii'minler ve sağlam mii'minler büyük günahlardan kaçınır­lar. Ama küçük günahları da işlememek elde değil. Bir mü'min zina yapmaz ama, iftira yapanın gıybetini duyar. Gönlü istemese de hafif meyil ederek dinleyebilir.
Hadis-i şerif de ifade edilmiş: "Bir gün gelir, mii'minler faiz yemezler ama onlara faiz tozu bulaşır." diyor.[11] Bu tür küçük günahlardan kaçınmanın da zor olduğunu, ayet bize işaret ediyor.
Peygamberimiz yüreğimizi serinletiyor. "Şefaatim, büyük günah işle­yen ümmetime dir" diyor. Yani küçük günahların da Rabbim katında af-vedileceğini bu ayetten anlıyor, büyük günahlar için de sevgili Peygamberimizin Rabbin izniyle şefaat edeceğini umuyoruz. Onun için biz Rabbe kul olmaya ve Peygamberimize Salat-u Selam getirmeye devam edelim.[12]
33- (Kur'ân'dan) yüz çevireni gördün mü?
34- (Malından) azıcık veripde kaskatı kesileni,
35- Gaybin llmj yanında da o görüyor mu?
36- " Musa'nın sahıfelerindekiler ona haber verilmedi mi?
37- Görevini tam yerine getiren İbrahim'in (sahıfelerindekiler ha­ber verilmedimi?)
38- Hiçbir günahkar başkasının günahını taşımayacaktır,
39- İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.
40- Şüphesiz çalıştığı yakında görülecektir.
41- Sonra Ona tam karşılığı verilecektir.
42- Son varış yeri Rabbinedir.
Cimrilik yapanlar genellikle ahirete inanmayanlardır. Ali imran 180, Nisa 37, Muhammed 38 ve Maun surelerinde açıklandığı gibi; "Allah'dan yüz çevirenler dini yalanlayanlar, Allah'a güveni olmayan­lar, cimrilik yaparlar. Cimrilik kendilerine zarar verir onunda farkın? varamazlar." Doğmak kendi elimizde olmadığa''gibi, ölümünede ete* olamayan insanoğlunun neticede yine varacağı yer, Allah(cc) dır.dönüşümüz O'nadır.[13]
43- Şüphesiz güldüren de ağlatan da O'dur.
44- Öldürende diriltende O'dur.
Gülen ağzı, güldüren gönlü ve gülünecek şeytanı Dirilten O. Öldüren O'dur. Öyle ise gülüne; ve ancak! durum"larda ölçü Kur'ân olsun. Gülünecek hallerimize ağlamayalım. Ağlanacak halimize gülmeyelim.[14]
45- Şüphesiz erkek ve dişi, iki çifti yaratan O'dur.
46- Atıldığı zaman meniden (yaratan O'dur).
47- Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.
48- Zengin edip memnun eden O'dur.
49- Şi'ra yıldızının Rabbi O'dur.
50- Evvelki Ad'i (Tud'un kavmini) helak eden O dur.
51- (Savin kavmi) Semud'u da bırakmadı.
52- Dance Nuh kavmini de (helak etti), Çünkü onlar çok za-"m veazgın iöil
53- (Lut kavminin) şehirlerini kaldırıp yere vurdu.
54- Onları bürüdükce bürüdü.
55- Peki, Rabbinin hangi nimetlerinden şüpheleniyorsun?
56- Bu, önceki uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
57- Yaklaşan (kıyamet) yaklaştı.
58- Allah'dan başka onu açığa çıkaracak yoktur.
59- Bu sözemi (Kur'ân'amı) şaşıyorsunuz?
60- Gülüyor da, ağlamıyorsunuz.
61- Sizler (Kur'ân dinlenilmesin diye oynayıp duruyorsun
62- Artık Allah'a secde edin ve O'na ibadet edin.
Secde, ilk defa Mekke'de bu suredö nazil oluyor ve Peygamberimız Mekke'de tilavet secdesini yapıyor.
Güneş doğunca yıldızların kayboluşu gibi, Efendimizin peygamber olarak gönderilmesiyle putperestlerin, ateistlerin ve onp uzantılarının fikir kıvılcımları yokoldu.
Eski deniz fenerleri gibi yanar, döner din tacirlerinir sonu geldi.
Ad, Semud, firavun ve Lut kavminin sonu geldiği gibi, çağdaş putperestlerin, Kur'ân'la alay edenlerin, onu eğlence yerine koyup gülenlerin de sonu gelecektir.
Biz Kur'ân'm gösterdiği yolda yürümeye ve başımızı secdeye vardı­rarak değerlendirmeye, kula kul değil, Allah'a kul olmaya çalışalım. Rabbimiz yardımcımız olsun
Mevlâna, Okuyucuya "Kardeş! Kıssa ölçeğe, mana ise onun içindeki taneye benzer. Akıllı kişi taneyi alır; ölçek var mı yok mu ona bakmaz."1 uyarısında bulunarak dikkati anlatılan hikâyenin ardındaki anlama çeker. Çünkü anlatım biçimi sadece bir zarftır; mana onun içinde gizlidir. "Yaşadığım müddetçe Kur'ân'ın kuluyum, Hz. Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi benim sözlerimden bu ikisine aykırı manalar çıkarır, beni başka türlü tanırsa, ben bu sözleri çıkaranlardan da, bu sözlerden de bıkmışım usanmışım" diyen Mevlâna, zarfın içindeki manaya talip olanları Kur'ân-ı Kerîm'e ve Rasulullah (sav)'tan rivayet edilmiş hadislere yönlendirir.
Zarf söylenir, mazruf yani zarfın içindeki anlaşılır.
Zarf ve mazruf ilişkisinin kaotik yapısı malum. Zarfı önemsediğinizde mazrufu kaybedebiliyorsunuz......
“Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar'la Rüstem'in harcıdır.” (Mesnevi, V, b. 3802)
'Mazlumun duasindan sakinin. Cunku onun duasiyla Allah arasinda perde yoktur.
"Oku kitabını, bugün sana hesap görücü olarak kendi nefsin yeter ...
 
İkra/ kitâbeke kefâ binefsike-lyevme ‘aleyke hasîbâ(n)
 

Kuran 17:14 - İsra Suresi 14. Ayet

Diyanet İşleri
İSRA 17/14. "Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin."
*Cehennem bu nefistir.Bizim nefsimiz ateşten parçadır. Parça bütünü özler. Nefsin hedefi de ait olduğu cehenneme bizi çekmektir.
 

MESNEVIDEN

 
Mesnevi 1. Ciltten Notlar


Dinle neyden kim hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri
Ahımdan herkes inlemede.
(Kamışlık: Cennet, Ney: İnsan, Ayrılık: Dünyaya iniş, Özlem: Allah)

*Dildeşinden ayrı düşen yüz türlü nağmesi bile olsa, dilsizdir. Gül solup da mevsim geçince bülbülden nağme duyamazsın.
*Kimin aşka eğilimi yoksa, kanatsız kuş gibidir.

*Rahmet kapıları dilencilere hırslarından dolayı kapandı.Zekât verilmeyince yağmur bulutu gelmez, zina artınca bulaşıcı hastalıklar artar. İçine gam ve kasvetten ne gelirse korkusuzluk ve küstahlığından gelir.

*Her odunun kokusu dumanından çıkar.İnleme, hastalığın çeşidini ele verir.

*Aşk, Allah sırlarının usturlabıdır.(Usturlab: Güneşin yüksekliğini ölçen alet) Dilin tefsiri pek aydınlatıcıdır. Fakat dile düşmeyen aşk, daha nurludur .

*Vakit keskin bir kılıçtır. Sufi, vakit oğludur. Yarın demez, anı değerlendirir.

*Sırların gönülde kalırsa, muradın çabuk gerçekleşir. Tohum toprağa gizlenirse yeşerir.

*Zahiri güzelliği ait olan aşklar aşk değildir. Onlar sonuçta utanç olurlar.

*Cihan dağdır, yaptıklarımız ses. Başına gelenler o sesin yankısıdır .

*Bu sıkıntılar çileler ocağın posayı gümüşten ayırması içindir. İyi ve kötünün imtihanı altının kaynatılıp, tortunun üste çıkmasıdır.

*Dünya hissi cihanın, din hissi göklerin merdivenidir. Dünya hissinin sağlığını hekimden,din hissinin sağlığını Muhammed'den iste. Dünya hissinin sağlığı vücut sağlığıdır. Din hissinin sağlığı arzuları öldürmektir.

*İnsan tarafgirlik, hiddet ve şehvetten şaşı olur. Hiddet ve şehvet ruhu Hak'tan ayırır. Garez gelince, hüner örtülür.

*Fare nin şerrini def etmeden ambara buğday koyma.

*Kalp huzuru olmadan namaz tamam olmaz.

*Beden haset evidir .

*Bu âlem canların hapishanesidir.

*Nakış ve suret manâyı görmeyi engeldir .

*Akıl ve zekâ kemâle ermekle Allah'a varılmaz.Yöneticiler hediye ve ihsanını çok bilmişlere değil,önlerinde acizlenenlere verirler.

*Manâ yüzünden yükselmek, temiz ruhlara nasiptir .

*Kimde dert varsa o koku almış, dermana ermiştir.Kim daha çok uyanıksa, derdi daha fazladır.

*Parçaların yüzü bütüne dönüktür. Bülbülün aşkı da güle.

*Putların anası nefistir.

*Ahad ve Ahmed'e yapış ki, beden ebucehilinden kurtul.

*Allah bir kimsenin perdesini yırtmak isterse o kişiyi temiz insanları ayıplamaya sevk eder. Ayıbını örtmek dilerse o kimse ayıplı kimseler hakkında konuşamaz hale gelir. Yardım etmek isterse, ona dua ve yakarış kapısını açar.

*Her ağlamanın sonu gülmektir.

*Akarsu nerdeyse orası yeşerir. Gözyaşı varsa rahmet gelecektir.

*Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam Yaratıcı'nın emri ile tesir eder. Allah dilerse bizzat gam ve sıkıntı sana neşe bile olabilir.

* Fakirlik korkusu insanları hırs ve emele lokma yapmıştır.

*Dünya zindan biz mahpususuz; zindanı del kurtul.Ten bir gemi, dünya denizdir. Dünyayı tenine koyarsan, gemi batar. Ayaklarının altına al ki yüzüp gidesin.

*Âlem cesettir. İlim can.

*Üç şey hakkında dudağını kıpırdatma: Gittiğin yol, paran ve mezhebin .

*Hikmet arayanlar: Hikmet kaynağı olur.Tahsilden ve sebebe bağlanmaktan kurtulur.Bilgileri hıfzeden levh, levhi mahfuz olur, akıl ruhtan feyz alır.

*Heva (arzular) iman kapısının kilidi dir.

*İçi kötü olanın ayıbını deri örter.İçi iyi olanın aybını gayb âlemi örter.

*Kalemin su, kağıdın rüzgar ise ne yazarsan yaz kıymeti yoktur.

*Manâsız söz; suya yazılan yazıdır.

*Gözün nuru gönül nurudur .

*Kaza gelince bilgi ve tedbir uykuya yatar.

*Allah insana akıbetine göre isim verir.Halk Ömer'i müşrik bilirdi.Ama Allah ezelde onu mümin yazdı. Mümin oldu.

*Kaza seni gece gibi sarsa da elinden tutacak olan yine odur.Seni emin kılmak için Allah'ın bela ile korkutmasını da bir çeşit yardım bil.

*Sağlık; zıtların barışıdır.Aralarında savaş varsa bedene ölüm gelir

*Zalimin zulmü karanlık kuyudur.Sonunda içinde boğulur.

*İnsanlardan gördüğün zulümler senin huyundur.Sen kendi huyunu onların aynasında seyredersin.

*Ey gam ateşine dalan! Ateşe azar azar nur serp de nur olsun.

*Dünya; dedikodu, tartışma ve bahis kuyusudur. Bu kuyuya düşersen sağlam çıkamazsın .

*Üstünlükler ve durumların değişmesini Hak'tan bil .

*Birkaç gün su içmeyi bırak. Ağzını ebediyet şarabına daldır ki hakikât içesin.

*Cehennem bu nefistir.Bizim nefsimiz ateşten parçadır. Parça bütünü özler. Nefsin hedefi de ait olduğu cehenneme bizi çekmektir.

*Ok gibi doğru olursan, hiçbir yay seni tutamaz. Hakça ol ki, nefis yayından hakikâte fırla.

*İnsan, gözden ibarettir. Göz ise dostu gören gözdür.

*Hak'tan korkup takva yolundan tutandan cinler ve insanlar korkarlar.

*Ekmek sofrada cansızdır. Vücuda girince neşeli ruh olur.

*Allah'ın yaratması bizim işlerimizi meydana getirir. Bizim işlerimiz Allah işlerinin eseridir.

*Allah Adem'e'Senin suçunu da ben takdir ettim.Ama sen suçun tamamını üstüne alıp tevbe ettin.Niye , Rabb'im bunu sen yaptırdın demedin'dedi.Adem'korktum, edep dışına çıkamazdım'dedi.Allah'işte o edebin sebebi ile biz seni koruduk ve kayırdık'dedi.

*Hürmet eden, hürmet görür.

*Akıl hakim iken Ömer'le Ebulhakem bir idi.Ömer can âlemine geçti Halife oldu.Ebulhakem akıl aleminde kaldı.Ebucehil oldu.

*Kuran'ın hükümlerini tutar,kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.

*Halk arasında meşhur olmak, sırlara ermeye engeldir.Şöhretten kurtulmaya bak.

*Dostların sevgiliyi anması sevgiliye ne mutludur.

*Allah'ım kahrına da, lütfuna da hakkı ile âşıkız.

*Dil çakmaktaşı ve demiri gibidir.Dilden çıkan ateş olur.

*Şeker gibi söz söylemek istersen helva yemeği bırak, sabret.Firaset sahiplerinin hırsı sabra, çocukların hırsı helvayadır.Sabreden arşa çıkar, helva yiyen yerde kalır.

*Kâmil insan toprak tutsa altın olur, eksik insan altın tutsa toprak olur.

*Söze kulaktan gir.(Önce dinle)

*Adem Allah'ın azabından ağlamakla kurtuldu.

*Helal lokma, nuru ve olgunluğu arttırır.İlim, hikmet, aşk, incelik helal lokmadan doğar.Lokma tohumdur; mahsulü fikir.Lokma denizdir; incisi fikir.

*Ağızdan bir kere çıkan söz; yaydan çıkan ok gibidir.

*Canını yak ki, tenin aydınlansın.

*Padişahlar önlerinde eğilene ikram ederler. Çok bilenlere değil.

*Kim seviyorsa, bil ki seviliyordur.

*Susuzlar suyu arar, su da susuzları.

*Hakk'a dalan doymaz, daha çok dalmak ister.

*Âşıkların hayatı ölümdür.Gönül , gönül verilerek alınır.

*Ucuz kazanan, ucuz verir.İnci çocuğun eline geçerse onu bir somun ekmeğe satar.

*İki deniz olan gözlerin incilerle dolsun istersen, gam toprağından gözüne sürme çek de ağla.

*Dünyanın lütfu ve yaltaklanması hoş bir lokmadır. Ama az ye. Çünkü o lokma ateştendir.

*Kınanmak; kaynatılmış ilaç gibidir.

*Nefis övüldükçe firavunlaşır. Alçakgönüllü ol, büyüklenme.

*Yusuf gibi güzel olamadıysan bari Yakup gibi ağlamayı öğren.

*Niyaz ve yoksullukta ölü gibi ol.

*Nebi;'bahar yelinden yararlanın,güz yelinden sakının' dedi. Güz; nefis ve hevadır. Bahar akıl ve ruh. Güz şeytanı fısıldar. Bahar ise Evliya sözüdür.

*Bu âlemin direği gaflettir. Akıllılık ve uyanıklık öbür âlemdendir.Bunlar sana galip gelirse bu âlem gözünde alçalır. Akıllılık güneş, hırs buzdur. Akıllılık su, dünya kirdir.

*Allah kimi kendine davet ederse, o kişi dünya işlerinden vazgeçmeye başlar.

*Geçmişe üzülmek, gelecekten tedirgin olmak, Allah'la arandaki perdedir. O perdeyi ateşe at ki ardından Allah görünsün.

*Aşığın vergisi, can vermektir.Hak uğruna ekmek verene ekmek verilir. Can verene can katılır.

*Sel ister bulanık olsun, ister saf olsun madem ki geçicidir, onu konuşarak vakit öldürme.Dünya malı sele benzer.

*Bütün yaratılanlar Allah'ın ailesidir.Allah da ne güzel aile reisi!.

*Mal ve para külah gibidir.Külaha keller sığınır.

*Yoksullar mal ve mülkün ötesinde Allah'tan pek büyük rızık alırlar. İnsanlar onları anlamaz, sözlere değer vermez.

*Peygamber'fakirlik övüncümdür'dedi.

*Yoksulluğa sabret, gam ve kederi bırak artık.Yüce Allah'ın ululuğu yoksulluktur.

*Benim sözlerim can memesinde süttür.Emen olmadıkça güzelce gelmez.Dinleyen susuz ve arayıcı olursa vaiz ölü de olsa söz söyler .

*Aşağılık kişi yücelerin düşmanıdır.

*Allah kadını erkeğe yoldaş yarattı.Adem nasıl olur da Havva'dan ayrı kalır.Görünüşte su, ateşten üstündür.Görünüşte erkek kadına üstündür.Ama gerçekte su, ateşe konunca fokur fokur kaynar.Gerçekte erkekler mağluptur.Mağlupluk muhabbet vesilesi olacaksa ne mutlu mağluplara!.

*Sevgi ve merhamet, insanlık; hiddet ve şehvet, hayvanlıktır.

*Kadın Hak nurudur.Sevgili değil.Kadın sanki yaratıcıdır.Yaratılmış değil .

*Barış dalgaları gönül kirlerini giderir.Sevgi acıları tatlıya çeker.Sevgilerin aslı hak yola gitmektir.

*Sıradan otlar, bir ayda yetişir.Gül yetiştirmek istersen bir yıl bekleyeceksin.

*Su korukta ekşidir, üzümde tatlı olur, şarapta haram olur, sirkede helal olur.

*Görünüşteki iyilikler, gizli sevgilerin alemetidir .

*Akrabalık sevgiyi bildirir

*Sevgi, insanı kör ve sağır eder.

*Gözlerini heva ve hevesten yum.

*Yoksulluk aynadır. Yoksula olan tavrına göre kendini gör. Cimri misin cömert misin anlarsın.

*Herkes Hakk'ı işitemez. Her kuş bütün inciri yutamaz.

*İstetmeden vermeye bak.

*Yöneticilerin huyu halka tesir eder. Gökyüzü yeşil ise, yer yeşerir. Gökyüzü kara ise yere yıldırımlar yağar.

*Deniz ; ölüyü üstünde taşır, diriyi boğmak ister.Nefis sıfatlarını öldür ki hakikât sırlarını denizi seni üstünde taşısın .

*Manâ kapısını tıklatırsan, açarlar.Fikir ve mantık kanadını terk et ki, sırların şahini olasın.

*Görüntü ibadete engeldir.Görüntüyü bırak manâya bak.

*Gam ve kederin anahtarı sabırdır. Endişe etmekten sakın, sakin ol. İlacın başı perhizdir. Düşünce ve mantık perhizi yap ki, can kuvvetini göresin.Kaşınmak uyuza ilaç olmaz,sadece kaşıntıyı artırır.

* Süslenen kişi, kendini göstermek ister. Ahirete dünyadan ibadet süsü sürmemişsen kendini Allah'a nasıl göstereceksin!.

*Çiçek dökülünce meyva çıkar.Ten harap olunca can görünür

*Heva ve hevesle az dost ol.

*Aslanlığına güvenme. Ümit gölgesine sığın

*Dünya malı Allah'ın tebessümüdür. Ona bak ama, sarhoş olacak kadar değil .

*Hayallerimiz geniş, dünya dardır.Hayale fazla dalma, sıkıntın artar.

*Akıllı kişi sıkıntı çekerken, harap olanlardan ders alır.

*Aslana ancak akılsızlar yiğitlik taslar.

*Görüntüden geçip gönlünü arıtan, gayb sırlarına ayna olur .

*Başına gelen eziyetler artıyor değil mi? Buğdayı başak olsun diye toprağa attılar.Değirmende un olsun diye ezdiler.Ekmek oldu.Dişleri ile ezdiler.Ezil ki can olasın.Can veresin.

*Varlık yoklukta görülür. Zenginin cömertliği yoksul varsa anlaşılır.

*Noksanını gören, Allah'a kanatlanır.Kendini olgun sanan yerde kalır.

*Kasırga, ağaçları yerinden söker.Ama alçak otlara şifadır.Gönül, sende Allah'a karşı ot gibi mütevazı ol da rahmete eresin .

*Faziletin mihrabı şüpheli işten kaçınmak ve dünya sevgisini azaltmaktır.

*Heveslerinden kurtulan kişi buluğa ermiştir.Milletin çoğu ise halen çocuktur.Vehim, fikir, duygu, çocukların tahtadan atıdır.Sen ilim atına bin.İlim, gönül ehline küheylan olur, beden ehline yük olur.

*Kendini kendinden arıt ki, içindeki pak seni göresin.

*Vücut ana gibi ruha gebedir.Ölüm ruhun doğumudur .

*Zindandan kurtulmak istersen sevgiliye baş eğ.(Secde yap)

* Ümit ve korku perdesini yırtarsan gayb alemi bütün ihtişamı ile karşına çıkar.

*Sözden el çek ki, Allah sende Ledün ilmini meydana çıkarsın.

*İyilikte ve kötülükte her insanın kendisine benzer melekten bir arkadaşı vardır .

*Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılana düşmandır. Ateş suya , su ateşe düşmandır. Ateş heva, su ise dindir. Din ehlini, kin ehlinden ayır. Hak'la oturanı ara bul da onunla otur.

*Olayları yorumlama.Kendini yorumla.Kendine kötü de, ama gülbahçesine kötü deme. Hilm (yumuşaklık) kılıcı düşmanları yener. İlim suyu toprağı yeşertir .

*Allah'a kul ol, tene memur olma.

*Hışım, şehvet ve hırs rüzgârı namaz ehli olmayanları siler süpürür.

*Arzulara kul olan, Allah katında köleden beterdir.

*Bazı suçlar ve günahlar rahmet ve kurtuluş sebebidir. Ömer Peygamber'i öldürmeye geldi.İman etti. Âdem yasak meyve yedi. Kulluk ve dünya hayatı başladı.

*Bazı öldürmeler hayat verir. Bahçıvan ağaçları budamasa dallar gelişir mi?Terzi kumaşı parça parça etmese elbise çıkar mı?

*Yürü, kork ve kötüleri az kına. Allah takdirinin tuzağına karşı aczini bil.

*Hangi renk camdan bakarsan güneşi o rengte görürsün. Camı kır ki nur görünsün.

*Allah seni bezedi, nakşetti. Nakşı kıramazsan ruhu göremezsin. Allah'ın nakşını yine Allah'ın eliyle kır. Sevgilinin camına onun bahçesinden taş at.

*Amaca sabırla varılır. Acele ile değil.

Mesnevi 2. Ciltten Notlar


*Öte âleme bağ olan şeyler; ağız ve boğazdır. Onları kapa da ötel

*Bâki nur, bu aşağılık dünyanın ardındadır. Unutma ki; süt de kan nehirlerinin içinden akarak saf oldu.

*Bir akıl başka bir akılla birleşirse, kötü söz ve kötü işe engel olmuş demektir. Nefis başka bir nefsle dost olursa, akıl işe yaramaz hale gelir. Akıl başka akılla birleşti mi yol görünür, nefs başka nefsle birleşti mi yol kapanır.

*Bilgiyle uyumak, uyanıklıktır .

*Ruh, ilim ve akılla dosttur.

*Hayvan padişahın mevkiini bilebilse, öküzle eşek de Allah 'ı görürdü.

*Sabır, kurtuluşun anahtarıdır. Sabır, gözün perdesini açar; gönlü yarar açar. Gönül saf hale gelince de toprak ve su haricinde suretler görürsün.

*Güzel; güzeli sever.

*Can aynası, ancak sevgilinin yüzüdür.

*Mal çöptür. Ama boğazına da bir takıldı mı âb-ı hayatı içmene engel olur.

*Nice dualar vardır ki; helak olmanın ta kendisidir. Onun için Allah kabul etmez onları.

*İnsanların çoğu; insan yiyicidir. Selam verseler de pek emin olma.

*Aslan gibi avını kendin avla.Yabancının yaltaklanmasını, akraba desteğini falan unut.

*Kimsesiz olmak; adam olmayanların işve yapmasından daha iyidir.

*Tene yağlı ballı şeyleri verdikçe cevherini gelişmiş göremezsin.

*Miski tene sürme, gönle sür. Misk; Allah adıdır.

*Temiz söz hakikatten uzak olanlara tesir etmez. Çarpık ayakkabı çarpık ayağa uyar. Doğru olmayan gönüllere de şeytanın efsun ve efsanesi uyar.

*Dini, babadan bedava miras olarak buldun. Onun için şükürden baş çevirirsin. Mirasyedi, mal kıymetini ne bilsin!..

*Ben birisini ağlatırsam rahmetim coşar, ağlayıp taşan kişi de rahmete erer.

*Birine bir şey vermek istemezsem, o isteği ona göstermem.

*Rahmetim ağlamalara bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi dalgalanmaya başlar.

*Şehirler diridir. Kalıba bakma sen, onlar da hisseder.

*Gönlüne geçim kaygısını az koy. Eğer Hak kapısında isen korkma, ikram edilirsin.

*Beden, ruha otağdır .

*Dal, ağlayan buluttan yeşerir. Mum ağladıkça aydınlık artar.

*Mukallit olarak yaşama dini. Ama mukallit de ihsana nail olur.Yakını ölmese de cenazede yas edicilere de ücret verirler. Ekmek isteyen, yıllardır 'Allah ' der de gönle inmemişse bu söz, mushaf taşıyan eşekten farksızdır .

*Gözün, aklın ve kulağın saf olsun dilersen; tamah perdesini yırt.

*Afetsiz, felaketsiz hiçbir köşe yoktur. Allah 'ın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenme ve rahat yoktur.

*Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır.

*Kurtuluş ümidi imandan gelir .

*Sen mekânsın. Ama aslın mekânsızlıktır. Bu dükkânı kapa da ötekisi açılsın.

*Kim seni Hak 'tan, hakikatten soğutursa bil ki; şeytan içindedir.

*İnsanlardaki güzellik, altın yaldızdır.

*Eşeğin varsa mutlaka semer de olur. Canın var ise ekmek az çok gelir korkma.

*Tenini geliştirip de sonra 'İnsanlar bana hased ediyor 'diyen yanıldı. Hasedci içinde a ahmak!.

*Nefsini öldürürsen, özür dilemekten kurtulursun.

*Allah seni çirkin yaratmış olabilir. Bari ahlakını güzelleştir de hem yüzü hem huyu çirkin olmaktan kurtul.

*Bu dünyada en iyi ehliyet, iyi huydur.

*Fazileti ve mahareti kenara at. Hak yolda iyi huy ve hizmet fayda verir.

*Demirciler demir döverler. Demir kıpkırmızı olur da silah olur işe yarar. O demir, meşakkat çeken fakirdir.

*İnsan; dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısına perdedir. Rüzgâr eserse perde açılır, içi görünür.

*Halk kendinden gafildir. Herkes önce kendi kusurunu görebilse ıslah edicilere ihtiyaç kalır mıydı? Kendi yüzünü görmek herkese nasip olmaz. Gören, Hak nurunu görür.

*Her şey, neye layıksa ona dönüşür.

*Her hünerin aslı, hayal ve düşüncedir.

*Kötü huylu güzel yüz, sahte paraya benzer.

*Sevgilinin huzurunda tedbir almayı bırak. Hoş,sana tedbir aldıran ya da aldırmayan da O zaten

*Şehadet mümine hayat, münafık için çürüme ve ölüm.

*Her canın gıdası farklıdır. Öküz şekerden ne anlar?

*İnsanın asıl gıdası Allah nurudur.

*Her şey bir şeyle buluşur da hayat bulur. Erkek kadınla buluşur çocuk olur, toprak bulutla buluşur bereket olur.

*Yeşilliğe bakanın gamı gider.

*Nice kişiler surette kaldı, özü göremedi. Göz aslında bir yağdır; gönülle birleşirse nur olur. Sen gözü gönülle destekle de nuru gör, sureti aş.

*Her kötü huyunu diken bil. Kaç kere ayağın yaralandı da fark etmiyorsun.

*Cömertlik; şehvet ve lezzetleri terk etmektir. Şehvet yüzünden düşen kalkamaz, hiç unutma.

*Heva ve hevesi bırakmak sağlam bir iptir. Buna tutunup arşa çıkarsın.

*His nuru insanı aşağı çeker, Hak nuru yukarı

*İhlasa eren kurtulur. Hiçbir ekmek tekrar buğday olmaz, hiçbir ayna tekrar teneke olmaz. Öyleyse ihlas makamına ermeye bakmak. Erdin mi geri inmezsin korkma.

*Güzele eş olan kurtuldu. Kara odun ateşe eş oldu aydınlık geldi. Ölmüş buğday (ekmek) cana eş oldu hayat geldi.

*Hıristiyanların cehaletine bak ki; asıldı dedikleri İsa 'dan medet umarlar. Bizim İsa 'mız diri.

*Haset, pusuya yatmış kurttur.

*Bedene hangi huy galip ise hüküm onundur. Maden içinde altın fazla ise altın sayılır, bakır fazla ise bakır sayılır. Sevabın fazla olsun ki; mümin diye hüküm verilsin.

*Öküz nefsini öldür de gizli ruh dirilsin.

*Zina edenler avret yerleri kokarak, şarap içenler ağızları kokarak haşrolacaklar.

*Dost, altın gibidir, bela da ateşe benzer. Halis altın ateş içinde saf hale gelir.

*Gaybı bilen Allah 'ın has kulları kalb casusudur. Has bilgi almak istersen o casuslarla irtibata geç.

* Lokman iyi bir köle idi. Efendisi onda bereket sezdi de her yemeği önce ona verir sonra onun artığını yerdi. Bir gün karpuz aldı efendisi ve lokmana yollamadı, onu huzuruna çağırdı. 'Lokman al karpuz ye 'dedi bir dilim verdi. Lokman iştahla yedi. Bir daha kesti onu da yedi. Derken son dilime gelindi. Efendi 'Bunu da ben yiyeyim 'dedi. Isırması ile tükürmesi bir oldu. Efendi 'Lokman bu karpuz zehir, nasıl yedin, niye demedin bize ? 'dedi.

Lokman 'Efendim, bana bugüne değin öyle çok ihsan ettiniz ki, bu karpuz acı diyemezdim. Bu edebe ters olur, size nankörlük olurdu 'dedi.

Hak 'tan gelen belaları acı karpuz bil. Sana ne nimetler verdi. Acı karpuz verdi diye hemen kızacak mısın, yoksa Lokman olma niyetin var mı?

*Sevgiden acılar tatlı, bakır altın olur. Sevgiden ölü dirilir. Sevgi, bilgi neticesidir. Noksan bilgi, aşk doğurmaz.

*Aklın özelliği sonu görmektir. Sonu görmeyen akıl ise nefsindir.

*Bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun.Tek kanatlı uçulmaz zaten.

*Can İbrahim'i olursa onu ateş yakar mı?

*Hile eden, hile bulur.

*Allah hükmeder dilediğini yapar. Bazen derdin kendisi bile şifa olur.

*Tevbe de elde değildir. O nasip ederse tevbe edersin.

*Tevbe tohumunu gözyaşı ile sulamazsan rahmet meyvesi nasıl beklersin

*Akılsız dost, düşman demektir.

*Musa, dağda bir çobana uğradı. Çoban aklınca Allah 'ı zikrediyordu. Şöyle diyordu:

'Hey koca Tanrı!.. Gel bana sakalını tarayayım, gel bitini ayıklayayım, gel sana süt içireyim, gel de kulübemde dinlen '

Musa hiddetlendi:

'Behey sersem, Allah 'la nasıl konuşursun? Dua ederken kâfir oldun gitti, behey akılsız '

Çoban bir feryat etti ki, ağlayarak tası tarağı bıraktı çöllere düştü. Allah Musa 'ya vahyetti;

'Kulumla arama girmeye utanmaz mısın? O ne güzel beni kendi aklı ve gönlünce anardı. Ey Musa sen Allah 'a yaklaştırmaya mı geldin uzaklaştırmaya mı? '

Musa hatasını anladı ve üzüldü de çobanın ardına düştü. Çoban çöllerde idi artık. Musa 'Hakkını helal et, sürünün başına dön 'dedi. Çoban 'Sen beni azarlayana dek ben dünyada idim. Şimdi Rabbim beni öyle bir nurla ateşledi ki durmam artık, perde açıldı ey Musa! 'dedi ve gözden kayboldu.

Can, sevgiden nurdur. Allah can ehlinin diline bakmaz kalbine bakar. Kâbe 'nin içine girene 'Kıbleye dön 'demek ne kadar abestir.

*Âşıkların şeriatı da mezhebi de Allah 'tır.

*Ölümün sırrı haşrde, kanın sırrı bedende ortaya çıkar.

*Karalanmış tahtaya yazı yazılmaz. Bil ki, Allah 'ın bela vermesi ve seni ağlatması rahmet yazısı yazmak için kalp tahtanı temizlemesi demektir.

*Kim altına ve gümüşe ermiş ise bil ki, kazanma zahmetine katlanmış demektir.

* Ay, ancak geceleyin cilve eder. Sevgiliye gece git.

* 'Akıllının düşmanlığı cahilin sevgisinden yeğdir 'der Hak Peygamber.

*Adamın biri ağaç altında uyurken ağzına yılan girdi. Bunu uzaktan gören yiğit bir atlı koştu ve hemen uyuyan adamı uyandırıp kırbaçlamaya başladı ve ona yerden çürük elmaları yemesini emretti. Adam korkudan yedi. Sonra yiğit adamı kırbaçlayarak koşturuyordu. Zavallı adam çöllerde saatlerce koştu. Kan ter içinde kalmıştı. Nihayet yere diz çöktü ve başladı kusmaya. Yılan çıkıverdi. Adam yiğite minnetle baktı ve 'A yiğidim bunu neden baştan demedin, sana düşman kesilmiştim şimdi minnettarım, canım kurtuldu . 'dedi.

Yiğit 'Baştan desem ödün patlar yaşayamazdın. Kurtulman için kırbaç, çürük elma ve koşma gerekiyordu 'dedi.

İyi anla! Yılan giren adam sensin. Yiğit, Hak Nebi...Kırbaçlar dünyevi eza ve belalar. Çürük elma fakirliktir. İçinden çıkan yılan ise nefsin. Onu defetmeden kurtulamazsın.

* Gönül aynan saf olmadıkça çirkini güzelden ayıramazsın.

*Gülsuyuna b.k böcekleri üşüşmüş ise, bil ki o su aslını yitirmiştir.

* İblis Adem 'e secde etmiş olsaydı; Adem, Adem olmazdı.

*Aptalın sevgisi, ayı sevgisidir. Kini sevgidir, sevgisi de kin.

*İhsan etmek kine merhemdir.

*Cemaate dost ol. Kervan kalabalık ise eşkıyanın cesareti kırılır.

*Miractan maksat, Dost 'u görmek idi. Bu arada arş da görüldü melekler de.

*Gönül uykuda penceredir. Uyanık rüya görenler ise ariflerdir.

* Ağrı, sızı ve hastalık hazinedir. Deri yırtıldı mı iç tazelenir .

*Akıl, başka bir akılla kuvvet bulur.

*Dünyada üç tip kadın vardır, ikisi zahmet ve mihnet, biri hazinedir:

1-Bakire olanı alırsan, her şeyi ile senindir, hazinedir.

2-Dul olanı alırsan yarısı senindir, yarısı eski kocasının.

3-Hem dul hem çocuklu alırsan hiç senin olmaz, aklı hep çocuğun babasındadır.

*Anaları ağrı tutmasa, çocuk doğmaz. Bu gönül gebedir, ağrısı bela. Nasihatler de ananın ebesi.

*Allah 'ın feyzine geç mazhar oldu isen üzülme. Bil ki, O ihmal etmez, imhal eder (mühlet verir, zamanı vardır.)

*Vuslat muhabbeti duymak dilersen VEDDUHA suresini çok oku.

*Ateşe mensup nefsi gül bahçesi yap. Vefa tohumunu ek de zikir ve tesbih bülbülleri ötüşmeye başlasın.

*Kahırla lütuf birbirine eştir. İkisinden rahmet doğar.

*Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.

*Gönül yalan sözden ferah bulmaz. Yağa su karışırsa kandil güzel aydınlatır mı?

*Halk, arzu ve heva sarhoşudur .

*Kasıtsız olmak bilgisizi âlim yapar, kasıt ve garez bilgiliyi zalim yapar.

*Avamın ibadeti havâsın günahıdır .

*Dostlarla olunca acı yemiş bile hoş olur.

*Yemin, yalancıların siperidir. Doğrular buna ihtiyaç duymaz ki.

*Hak olmadıkça batıl anlaşılmaz.

*Allah Kadir gecesinde gizlidir.

*Korku, açlık, mal azlığı ve hastalık can hazinesinin ortaya çıkması içindir.

*Söz manaya yetmez. Söz hesaba benzer. Hesap güneşe bizi ne kadar yaklaştırır ki? Allah 'ı bilenin dili kapanır, gönlü manaya açılır .

*Oltadaki et, balığın canını almak içindir. Onu ihsan sanan helak oldu

*Başkasının ayıbını söyleyen, onu mutlaka görecek demektir .

*İnsanın yarısı ayıp, yarısı gaybtır.

*Allah merhamet etti de bize Nuh ve Hud kavminin helâkini örnek yaptı. Biz ibret alalım diye onları kahretti. Ya tersini yapsaydı?

*Ekmeğim yok diye ağlayan! Mademki Allah merhametli diye inandın, korku niye?

*Yunus balık karnında pişti.Yunus tesbihle karaya çıktı. Sabretmek canın tesbihidir. Sabır sırattır, geçerken sızlanma, nasıl olsa yolun cennete çıkacak.

*Dünya hikmeti zannı ve şüpheyi artırır, din hikmeti kişiyi arşa çıkarır.

*Ahir zamanın adi ukalaları kendilerini evvelki alimlerden üstün görür .

*Fikir ona derler ki; bir yol açsın. Yol ona derler ki; Allah 'a varsın.

*Duygu koyunlarını Allah yaylasında otlat ki, hakikât bahçesine gidebilesin .

*Söz yuva gibidir, Manâ kuş gibi. Cisim ırmaktır, ruh su gibi.

* Nefs Nemruttur. Ateş yakar onu. İbrahim nefsi öldürdü ateş yakmadı.

*Kılavuz yolcuya gerek, menzile varana kılavuz gerekmez.

*Her şey zıddı ile anlaşılır .

*Karalanmış kağıtta yazı okunmaz, beyaz kağıtta okunur. İçini arıt da nur görülsün.

* İçsiz tohum fidan olmaz, zevksiz ibadet fayda etmez .

*Güneş ışığı pisliğe düşmekle değerini yitirmez.

*Kibir ve kinin başlangıcı şehvettir .

*Büyüklenmek zehirdir.

* Şehvet yılanını hemen ez ki, büyüyüp başına ejderha kesilmesin.

*Yoldaşını çok övme, ayrılık gelir.

*Anne yavrusuna süt vermek için çocuğu çağırsa çocuk delil ister mi, güvenerek hemen koşar. Peygamber anadır, hâlâ sözlerinde delil ve mantık mı ararsın?

*Kıssa ölçektir, mana içindeki buğday. Akıllı olan, taneyi alır ölçeği almaz, ona takılmaz.

* Aralarında sözden eser yok, ama Bülbülle Gülden ne maceralar dinlersin ibret alırsın!.

*Gönlü açık olanın, eli de açık olur.

*Sirkeyi ısıtsan bal olmaz, balı ısıtsan sirke olmaz.

*Uzağa bakış kör eder. Adam sarayda uyur, sarayı görmez. Yakına bak da gör kendindekini. Gök gürlemesi, susuzun başını ağrıtır. Bilmez ki rahmet gelecek.

*Kötü zan, insana güçlü bir engeldir.
 
Mevlana bir gün hamama gitmişti. Soyunup hazırlandı, yıkanma yerine girdi. Girdi, ama girmesiyle çıkması da bir oldu. Tekrar giyindi ve gitmeye hazırlandı.

Sebebini sordular.

Dedi ki:
...

“Soyunup hamama girmiştim. Tellak beni görünce, bana yer açmak için bir şahsı havuzun başından uzaklaştırdı. Benim yüzümden rahatsız edilen o kişiye karşı utancımdan o kadar terledim ki dayanamayıp dışarı çıktım!”

Hey koca Mevlana, güzel insan!.. Şimdi manevi torunların, birbirinin yerini kapmaya çalışıyor. Gücü yeten bazı zalimler, fukaranın etini ekmeğini bile elinden kapmaya uğraşıyor..

Sen ise bir havuz başında yer açılmasını bile istemedin kendine. Biz ne yerler açıyoruz kendimize, kul hakkını yiye yiye, eze eze, üze üze, neleri kimlerden kapmaya çabalıyoruz.....

Mevlana’mız! Bizim de biraz efendileşmemiz için himmetini dileriz..
ehl-i akıl anlamaz efsus-ı lisan-ı dilden
zanneder ki aşık-ı divane muamma söyler...yahya kemal

Vermeyince Mabut, Neylesin Mahmut

Sultan Mahmut kıyafet değiştirip, beraberinde sadrazam ve birkaç muhafız ile halkı teftişe çıkmış. Dolaşırken bir kahvehaneye girip oturmuşlar. Bakmışlar müşteriler kahvehaneciye seslenip duruyor: "Tıkandı Baba, çay getir"; "Tıkandı Baba kahve getir". Tıkandı Baba lakabı Sultan Mahmut'a ilginç gelmiş. Merak edip kahvehaneciyi çağırmış. Kahvehaneci gelince:
- Baba sana neden "Tıkandı Baba" derler? Hele otur da anlat, demiş.
Tıkandı Baba başlamış anlatmaya:
- Ben bir gece, bir rüya gördüm. Rüyamda tanıdığım tüm insanların bir çeşmesi vardı ve hepsinin çeşmesinden oluk oluk su akıyordu. Benim de bir çeşmem vardı fakat benim çeşmemdeki su ip gibi akıyordu. Sonra ben; "Keşke benim çeşmem de onlarınki kadar aksa" diye içimden geçirdim. Sonra yerden bir çomak alıp suyun geldiği oluğu dürtmeye başladım. Ben oluğu dürterken çomak kırıldı ve ip gibi akan suyum damlamaya başladı. Bu sefer ben; "Keşke çeşmem diğerlerininki kadar olmasa da, bari eskisi kadar aksa" diye içimden geçirdim ve oluğu kurcalamaya devam ettim. Ben uğraşırken suyun geldiği oluk tamamen kırıldı. Az önce damlayan suyum, tamamen kesildi. Ben yine uğraşmaya devam ediyordum ki, o sırada Cebrail göründü; "Tıkandı, baba! Artık uğraşma!" dedi. O gün bu gündür bu rüyamı kime anlattıysam adım Tıkandı Baba'ya çıktı. Hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp zar zor geçinmeye çalışıyorum.
Tıkandı baba'nın anlattıklarından etkilenen Sultan Mahmut, muhafızlarına; "Bundan sonra her gün bu adama bir tepsi baklava getirin; her baklava diliminin altına da bir altın koyun." diye emir vermiş. Hemen ertesi gün askerler ilk tepsi baklavayı getirip, Tıkandı Baba'ya teslim etmişler. "Padişahımızdandır" diyerek...
Tıkandı Baba baklavaya sevinmiş. "Ne zamandır tatlı yemişliğim de yoktu" diye içinden geçirmiş. Almış tepsiyi tutmuş evinin yolunu. Yolda düşünmüş kendi kendine; "Yahu ben bir canıma nasıl yerim bir tepsi baklavayı? En iyisi ben buna hiç dokunmadan satayım."
Tıkandı Baba işlek bir yol kenarına kurmuş tezgâhını başlamış; "Taze baklava! Taze baklava!" diye bağırmaya... Bu sırada yoldan geçen bir Yahudi baklavaya talip olmuş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar, Yahudi baklavayı alıp gitmiş... Tıkandı Baba baklavadan kazandığı ile ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
Yahudi baklavayı evine götürmüş. Bir dilim atmış ağzına... Fakat dişine bir şey değmiş... Bu nedir diye bir bakmış ki; altın. Ve baklavanın her diliminin altında bir tane altın... Yahudi bu duruma anlam veremese de ertesi gün tekrar aynı yere gitmiş ki; aynı adamı görür müyüm diye... Bakmış ki adam orada... Demiş ki; "Sen her akşam burada olacaksan, biraz indirim yap da ben her akşam alayım bu baklavaları senden." Tıkandı Baba kabul etmiş ve her akşam baklavayı Yahudi'ye satmaya başlamış.
Sultan Mahmut, bir ay baklava gönderdikten sonra; "Bakalım Tıkandı Baba şimdi ne durumda?" deyip adamlarıyla beraber tutmuş kahvenin yolunu. Fakat bu kez kıyafet değiştirmeden... Sultan Mahmut bakmış ki; Tıkandı Baba aynı tas aynı hamam. Ne uzamış ne kısalmış. Yine aynı kahvehanede, ekmek kavgasında... Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'yı yanına çağırtıp sormuş:
- Tıkandı Baba sana yolladığım baklavaları almadın mı?
Tıkandı Baba biraz mahcup:
- Geldi hünkârım, demiş. Ben de satıp ihtiyaçlarımı giderdim. Duacınızım.
Sultan Mahmut, bunu duyunca tebessüm etmiş. "Anlaşıldı Tıkandı Baba, sen gel bakalım benimle" demiş. Birlikte sarayın yolunu tutmuşlar. Saraya varınca Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'yı doğruca hazine odasına götürmüş. Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'nın eline bir kürek tutuşturup:
- Baba daldır bakalım küreği istediğin yere... Küreğin üzerinde ne kalırsa senindir, demiş.
Bunu duyan Tıkandı Baba öyle heyecanlanmış ki; küreği ters tuttuğunu fark etmemiş bile... Hızla küreği daldırıp çıkarmış ama ne çare? Kürek ters olunca üzerinde bir tanecik altın kalmış o da düştü düşecek... Derken o da düşmüş. Sultan Mahmut:
- Baba, demiş. Senin buradan nasibin yok! Sen şu bizim askerleri takip et. Onlar ne derse yap.
Tıkandı Baba boynunu büküp düşmüş askerlerin önüne... Sultan Mahmut askerlerden birini yanına çağırmış:
- Bu adamı alın Üsküdar'a götürün, demiş. Deyin ki; baba bir taş seç. Seçtiği taşa karışmayın. Sonra deyin ki; seçtiğin taşı fırlat. Tıkandı Baba taşı ne kadar uzağa atarsa; durduğu yerden taşı attığı yere kadar ona verin.
Askerler Tıkandı Baba'yı alıp Üsküdar'a götürmüş. Demişler ki baba bir taş seç. Tıkandı Baba sormuş "Ne için ki?" diye ama askerler bir şey söylememiş. Tıkandı Baba; şu büyüktü, şu küçüktü, şu yamuktu derken kocaman bir kayaya sarılmış demiş ki seçtiğim taş budur. Askerler demiş ki; "Baba sen şimdi bu taşı fırlat, ne kadar uzağa atarsan o kadar yer senindir." Bunu duyan Tıkandı Baba heyecanla seçtiği taşa atılmış, güç bela yerden kaldırmış. Fakat taşın ağırlığını direyemeyip elinde taş olduğu halde sırtüstü devrilmiş. Taş da üzerine düştüğünden oracıkta can vermiş. Askerler gidip durumu Sultan Mahmut'a anlattıklarında, Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:
- Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?
Gördünüz mü padişahım, terbiye yaratılışa bağlıdır
Hükümdarlardan biri vezirine, oğlunun hocasıyla ilgili yakınıyordu:
- Ben oğlum ilim öğrensin istiyorum... Benim yerime iyi bir hükümdar olsun... Ama o devamlı müzikle, sazla, sözle uğraşıyor... Zannımca hocası onu, vasfına yakışır şekilde yetişmesi yönünde destekleyemiyor.
Vezir:
- Hükümdarım, hocanın elinde mucize yok! Çocuğun neye yeteneği varsa hocası ancak onda ilerlemesine yardım edebilir. İnsanın doğası değiştirilemez. Terbiye yaratılışa bağlıdır.
Hükümdar düşüncesinin arkasındaydı... Doğuştan sahip olduğumuz yetilerin, terbiye ile değiştirilebileceğini savunuyordu... Bunu kanıtlamak için de; bir akşam sarayda eğlence tertip ettirdi. Eğlence arasında eğitimli kedilerin bir gösterisi vardı. Kediler, sırtlarına konan tabağı ve tabağın içindeki yanan mumları düşürmeden itinayla taşıyorlardı. Hükümdar vezire, kedileri göstererek:
- Görüyor musun? dedi. Terbiye ile neler başarılabiliyor...
Vezir karşılık vermedi, olumlu ya da olumsuz... Başka bir eğlence gecesini bekledi ve bu geceye gelirken de yanında birkaç tane fare getirdi gizlice. Kedilerin gösterisi başladığında, fareleri kedilere doğru salıverdi. Fareleri gören kediler, sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine düştüler. Mumlar bir yana, tabaklar bir yana yuvarlandı... Yanan mumlardan, halılar tutuştu... Ortalık bir anda tarumar oldu... Bu sırada vezir ise padişaha sokulup; iddiasını destekler kanıtı gururla seyrederek şöyle dedi:
- Gördünüz mü padişahım, terbiye yaratılışa bağlıdır!
Sen Derviş Olamazsın, Yunus Emre


Dervişlik der ki bana
Sen derviş olamazsın..
Gel ne diyeyim sana
Sen derviş olamazsın..

Derviş bağrı taş gerek,
Gözü dolu yaş gerek,
Koyundan yavaş gerek,
Sen derviş olamazsın


Doğruya varmayınca,
Mürşide ermeyince,
Hakk nasib etmeyince,
Sen derviş olamazsın


Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek
Sen derviş olamazsın


Ele geleni yersin,
Dile geleni dersin,
Böyle dervişlik dursun
Sen derviş olamazsın


Şeyhim sözleri Hakk’tır
Asla hilafı yoktur
Senin inadın çoktur
Sen derviş olamazsın


Derviş Yunus gel imdi
Ummanlara dal imdi
Ummana dalmayınca
Sen derviş olamazsın
KARŞILIKSIZ PAYLAŞIN
Eserlerimizin telif hakkı yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, "ALLAH" (c.c)ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu bakış açısıyla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücretsiz okuyabilir, dinleyebilir, bilgisayarınıza indirebilir; orijinaline sadık kalmak, yazar ve kaynak belirtmek şartıyla her yoldan çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilminin karşılığı alınmaz.
 
Ehl-i kemal “Her köşede mürşidim diyen çoktur, lakin binde birinin irfanı yoktur.” demişlerdir. Hz. Mevlana ise “Her beyaz elbise giyeni doktor sanma, kasaplar da beyaz elbise giyer.” buyurmuştur. Hz. Pir Efendimiz “Hakk’ı bulmak kolaydır, lakin bulduranı bulmak zordur.”
. | . . | . . | Telefon:0000000000