 
| Öfkenin ateşi önce sahibini yakar, sonra kıvılcımı düşmana ya varır ya varmaz. ( Bişnev) “dinle” ... |
|
attention changing the most clicks by the number of page titles |
|
|
Burası Âşıklar Kâbesi, Burada Âşk'tan Gayrı Ne Görürseniz Bilin ki Puttur!
|
Ben Yaşadıkça Kur'an'ın Bendesiyim.
Ben Hz. Muhammed'in (s.a.v) Ayağının Tozuyum.
Biri Benden Bundan Başkasını Naklederse;
Ondan da Şikayetçiyim, O Sözden de Şikayetçiyim! |
|
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
|
|
“Bazen de susmak gerekir, duymak için…”
Şems-i Tebrizi
|
Evlilik
Nikâh, “Lâhavle” okumaya benzer; oku, yani bir kadın nikâhla da şehvet, seni belâya düşürmesin. Mademki yemeye-içmeye hırsın var, çabucak evlen; yoksa bil ki kedi gelir, yağlı kuyruğu kapar (şehvete kul olur gidersin). Sıçrayan eşeğin (nefsin, şehvetin) sırtına taş yükünü vur; o kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle! Eşlerin birbirine benzemesi lâzım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak! Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz. Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu? Ormandaki aslana kurdun eş olduğunu hiç gördün mü? Bir kadının kocasını yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa koşa mutlaka onun yanına gelir. Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder. Birisi gelip bir kadının kocasını esir ederek götürse karısı, kocasını araya araya çıkagelir. Nikâhta iki kişinin de birbirine denk olması lâzım. Yoksa iş bozulur, geçim kalmaz. Niceleri kadın alarak Kârun gibi zengin oldu; niceleri de kadın yüzünden borçlandı gitti.
Hikâye:
Kadının biri kocasına dedi ki: “Ey adamlığı bir adımda aşan! Bana hiç bakmıyorsun, neden? Ne vakte dek bu horlukta kalacağım?” Kocası dedi ki: “Boğazına bakıyorum; çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp çabalıyorum. Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin, gediğin yok.” Kadın, gömleğinin yerini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi. Dedi ki: “Kabalığından bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi?” Kocası: “Ey kadın” dedi, “sana bir sorum var. Ben yoksul bir adamım, elimden ancak bu geliyor. Doğru, bu çok kaba, çok çirkin, fakat ey düşünceli kadın, bir düşün! Bu mu daha kötü, yoksa boşanmak mı? Bu mu sana daha kötü geliyor, yoksa ayrılık mı?” Ey kınayıp duran kişi! Belâ, yoksulluk, eziyet ve minnet de böyledir işte. Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır, ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.
Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi (Mesneviden)
|
KALBİNİN HER ATIŞININ ECEL DAVULUNUN SESİ OLDUĞUNU BİL
GÜNÜN ADAMI OLMAYA ÇALIŞMA,,HAKİKATİN ADAMI OLMAYA ÇALIŞ..
ÇÜNKİ GÜN DEĞİŞİR, HAKİKAT DEĞİŞMEZ....
YA RABBE'L- ALEMİN! BÜTÜN KALBLER SENİN CELAL VE CEMAL PARMAKLARININ ARASINDADIR...KALBLERİMİZDE BİRBİRİMİZE KARŞI MUHABBET HALK EYLE.
MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.)
|
Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş.
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.
Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem,
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş.
Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin,
İnsân-ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş
Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin,
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş.
Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al-yakîn,
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş.
Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,
Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş
Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû bir yüz dürür gören anı hayrân imiş.
İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,
Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş
Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz
|
| Sakın terk-i edebten kuy-ı Mahbub-i Huda'dır bu. Nazargah-i ilahidir, Makam-ı Mustafadır bu. |
Nefsi natıkai kainatın kalbi sarayı ehadiyetin hususi misafiri düşmüşlerin Melcei kırık kalblilerin Melhemi bütün insanların şefaatçisi yani
rabbuke feterda (sen razı oluncaya kadar vericem) ayetinin mazharının Şanına Hurmeten bizi Muhammedi getirdiğin gibi MUHAMMEDİ OLARAK EMANETİNİ AL YA RABB... |
| Kur'ân-ı Kerim » 16 / NAHL - 90 |
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagy(bagyi), yeizukum leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
|
|
Diyanet Vakfi |
: |
Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. |
|
ZULMET İÇİNDE KALMIŞ BİR KALPTEN NURU ADALET BEKLENMEZ..!
SEN BAKIYORSUN BİR ZALİME ONDAN BANA BİR ADALET GELSİN DİYORSUN OLUR MU YAHU!
KUDRETİN KANUNUNDA YOK O...
MİLLET ADİL OLURSA HÜKÜMETTE ADİL OLUR,
MİLLET ZALİM OLURSA HÜKÜMETTE ZALİM OLUR...
BU ALLAHIN KANUNU, KOYMUŞ KUDRET BUNU, BUNU KİMSE BOZAMAZ NE YAZI İLE BOZULUR, NE FİKİRLE BOZULUR NE KONUŞMAYLA BOZULUR HİÇBİR ŞEY BOZMAZ..
BUNU DUYURAN HZ.MUHAMMED ALEYHİSSALATÜ VESSELAMDIR O NE DEMİŞSE ONUN HARİCİNDE HİÇBİRŞEY OLMAZ...
ONUN İÇİN RÜCU EDELİM SEVELİM BİRBİRİMİZİ,İSTİĞFAR EDELİM YALVARALIM ALLAH'A..
NEDİR BU NİFAK-I ŞİKAK, KAÇ GÜNDÜR ÖMÜR ?
DÜNYADA HANGİ ZALİM,YERİNİ MAZLUMA BIRAKMAMIŞDIR ?.
HANGİ ATEŞ,YERİNİ KÜLE TERKETMEMİŞDİR ?..
HANGİ YÜKSEK TAVAN YERE DÜŞMEMİŞDİR ?.
KİM VARDIR Kİ YER,ONU YEMEMİŞDİR?..
NE OLUR BU SINIFLARDA OLMAYALIM.!
ÖLÜMÜ ÖLDÜREBİLİYOR MUSUN ? ÖLDÜREMİYORSUN!
KABRİN KAPISINI KAPATABİLİYOR MUSUN ? KAPATAMIYORSUN.!
BEŞERİYETTEN ACZİ GİDEREBİLİYOR MUSUN ? GİDEREMİYORSUN !
O HALDE MAĞLUPSUN..!
İNANANDA İNANMAYANDA ONA ÇALIŞIR..
BU TEZGAH KURULMUŞTUR, HERKES ONA ÇALIŞIR..
NİHAYET İSTİKAMET KARŞIKİ ÇUKURA "MARŞ MARŞ" DER HERKES ÇUKURUNU DOLDURUR...
ONUN İÇÜN
“SEMAYI DELER GİBİ BAKMA, YERİ EZER GİBİ BASMA”,
NE SEMAYI DELEBİLİRSİN NE YERİ EZEBİLİRSİN.."YER SENİ YER"..
ONUN İÇİN SEVELİM BİRBİRİMİZİ,
İSTİĞFAR EDELİM YALVARALIM ALLAH'A..
NEDİR İSTİĞFAR BİLİYOR MUSUN GAMIN VAR MI İSTİĞFAR ET KAPI AÇILSIN BAŞKA TÜRLÜ AÇILMAZ AÇAMAZSIN KAPIYI..!
KALBİNİN HER ATIŞININ ECEL DAVULUNUN SESİ OLDUĞUNU BİL
GÜNÜN ADAMI OLMAYA ÇALIŞMA,,HAKİKATİN ADAMI OLMAYA ÇALIŞ..
ÇÜNKİ GÜN DEĞİŞİR, HAKİKAT DEĞİŞMEZ....
YA RABBE'L- ALEMİN! BÜTÜN KALBLER SENİN CELAL VE CEMAL PARMAKLARININ ARASINDADIR...KALBLERİMİZDE BİRBİRİMİZE KARŞI MUHABBET HALK EYLE.
MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ (K.S.)
HUTBELER
|
''Allah (c.c) hiç kimseye"
Taşıyabileceğinden fazla bir yük yüklemez!
Bakara Suresi 286. Ayet
***
|
Bir gönlü mü kırdın; ağlamalısın… Hele özür dilemesini bilmiyorsan; senden dost olmaz… Senden yâren olmaz… Ya incittiğin kırdığın gönlü ALLAH seviyorsa, Rasulallah (S.A.V) seviyorsa, hatta arz-ü sema dahi seviyorsa!!! Nerden bileceksin, bilmiyorsun… Bilseydin ödün kopardı dokunmaktan… (Hz. Mevlana)
|
Burası Âşıklar Kâbesi, Burada Âşk'tan Gayrı Ne Görürseniz Bilin ki Puttur!
|
Ben Yaşadıkça Kur'an'ın Bendesiyim.
Ben Hz. Muhammed'in (s.a.v) Ayağının Tozuyum.
Biri Benden Bundan Başkasını Naklederse;
Ondan da Şikayetçiyim, O Sözden de Şikayetçiyim! |
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
|
Geçer
Izdırabın sonu yok sanma , bu alemde geçer ,
Ömr-i fani gibidir , gün de geçer , dem de geçer ,
Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer ,
Devr-i şadi de geçer , gussa-i matem de geçer ,
Gece gündüz yok olur , an-ı dem adem de geçer ,
Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi ,
Çağlıyan göz yaşı mı , yoksa ki hicran seli mi ?
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi ?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu'unun filimi ,
Ney susar , mey dökülür |
Girmemiştir bu avalim , bu bedyi' gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne ,
Hak olur pir-i mugan , sohbet-i hemdem de geçer |
|
Yâ Vedûd - Ey Seven ve Sevilen
|
|
Ahmed Muhammed Mustafa Aleyhisselâm |
|
"Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin (r.a |
"temâşâ-i hayâl erbabına özge temâşâdır
meâli ehline mâlum olur ise de sırrı muammadır
ne anlar cahil-i nâdân olan sırrı muammadan
bakar zâhir gözüyle sanki mîr-atı mücellâdır
verâsın fehm-ü idrâk eyleyen yârâna aşk olsun
değildir ehl-i irfâna hafî zâhir hüveydadır
misâl etmiş onu şeyh küşterî gülzâr-ı dünyâya
anınçün sâbıka zıll-i hâyâl ile müsemmâdır
ul-ül ebsâr olan çeşm-i faziletle nigâh eyler
cihâna ibret gözüyle bakmayan zahirde âmâdır."
|
Açıklaması:
Hayal (Karagöz) oyunu erbabının anlayabileceği bir oyundur
Ki anlatmak istediği şey ancak o anlayabilir ama işin sırrı bilinemez
Bilgisizler (kalp gözüyle görmesini bilmeyenler) ne anlar bu sırrı
Bir aynaya bakar gibi dış görünüşü seyreder
Görünüşün ardındaki iç anlamı anlayabilen dostlara aşk olsun
Bu anlam bilgili (kalp gözüyle görmesini bilenler) kişiler için ortadadır
Şeyh Küşterî (perde gazelini yazan kişinin mahlası) onu dünyanın gül bahçesine benzetmiştir
Onun için hâyâl gölgesi diye adlandırmıştır
Görmeyi bilenler dünyaya bilgi gözüyle (kalp gözüyle) bakarlar
Dünyaya ibret gözüyle bakmayanlar aslında kördür.
|
Dostların kalbini KIRMAKLA,
Düşmanların ARZULARINA hizmet etmiş OLURSUN...!!
Hz.Ali |
|
|
Mesnevi Oku 6. Cilt Hilal'in Hastalığı
|
Hilal kazara hastalandı, zayıflamaya, erimeye başladı. Mustafa, vahiyle onun halini anladı. Efendisi, onu, pek hor gördüğünden hastalığından da haberdar olmadı.
O ihsan sahibi ahırda tam dokuz gün yattı. Hiç kimse halini bilmiyordu. Er olan, erlere padişahlar padişahı kesilen, kendisini yüzlerce akıl, bir deniz gibi kaplayan, peygambere vahiy geldi. Tanrı merhameti dertlilere derman oldu, iştiyakını çeken Hilal hastadır.
Mustafa kadri yüce Hilal'i görmek, ona geçmiş olsun deyip hatırını sormak için o tarafa doğru yola çıktı.
O ay, vahiy güneşinin ardına düşmüş, sahabe de yıldızlar gibi onun ardınca gitmedeydi. Ay “Sahabem yıldızlara benzer. İyilere doğru yolu gösterirler, azgınları taşlarlar” diyordu.
Beye o padişah geldi dediler neşesinden çılgın bir halde yerinden sıçradı. O padişahlar padişahını kendisi için gelmiş sanıp sevinçten ellerini çırptı. Aşağıya inip muştucuya canlar saçıyordu adeta. Yeri öptü, selam verdi. Yüzü, sevincinden gül gibi kızarmıştı.
Buyurun dedi yurdumuzu şereflendirin de burası cennete dönsün. Evim, gökyüzünden üstün olsun, çünkü zamanın kutbunu gördüm. O hürmete değer sultan, onu azarlar gibi dedi ki: Ben seni görmeye gelmedim. bey, ruhum sana feda olsun dedi, hatta ruh da nedir ki? Lütuf et, bu geliş kimin için? Söyle. Söyle de senin lütuf ve ihsan bağına dikilmiş bir fidan olan o zatın ayaklarına toprak olayım.
Mustafa, arşın Hilal'i nerede? Tevazuundan ay ışığı gibi yerlere döşenen. Kullukta, gizlenen padişah, o sırları duymak için dünyaya gelmiş er nerede? O bizim kulumuz seyisimiz deme. Şunu bil ki define yıkık yerlerdedir.
Binlerce dolunay ayaklarının altına döşenmiş olan Hilal, hastalıkla ne alemde acaba? Dedi. Bey, hastalığından haberim yok ama dedi, birkaç gündür yanıma gelmedi. O, atlarla katırlarla düşer kalkar, seyis olduğu için şu ahırda yatar.
Peygamber Hilal'i görmek üzere ahıra girdi araştırmaya başladı. Ahır karanlık, pis ve berbattı. Fakat ülfet zamanı gelip çatınca bu kötülüklerin hepsi ortadan kalktı.
O erkek aslan, Yusuf'un kokusunu alan Yakup gibi Peygamberin kokusunu aldı. Mucizeler, imana sebep olmaz, sıfatları çeken cinsiyet kokusudur. Mucizeler düşmanı kahretmek içindir. Halbuki cinsiyet kokusu, gönül almaya insanı aşık etmeye sebep olur. Mucizeler, düşmanı kahreder ama dostu değil. Hiç dostun boynu ağlar mı?
Hilal uykudayken Peygamberin kokusunu aldı, bu gübrelik içindeki şu güzel koku nedir ki? Dedi. Derken atların katırların ayakları arasında o eşi olmayan Peygamberin tertemiz eteğini gördü. Sürüne sürüne ahırın bucağından gelip o erin ayağına yüzünü gözünü sürdü. Peygamber yüzünü yüzüne sürdü. Başını yüzünü gözünü öptü.
Rabbim dedi, sen ne gizli mücevhersin. Ey arş garibi, nasılsın iyi misin?
Hilal dedi ki: Uykusu dağılmış bir aşığın ağzına gün doğarsa ne hale gelir? Toprak çiğneyen bir susuzu su, güzel bir halde başı üstünde taşırsa nasıl olur?
İsa gibi hani. Irmak onu baş üstünde tutardı; abıhayat içinde gark olmadan emindi.
Ahmed dedi ki: Eğer yakıyni fazla olsaydı hava ona binek olurdu. Benim gibi... Ben de havaya bindim, miraç gecesi hava üstünde yürüdüm.
Hilal dedi ki: Kör ve pis bir köpek, uykudan sıçrayıp kalkar da kendisini aslan olmuş görünce ne hale gelir? Fakat okla vurulan aslan gibi bir aslan değil, korkusundan kılıçların temrenlerin kırıldığı bir aslan. Yılan gibi karnı üstünde sürünüp giden bir körün gözü açılır, bağı baharı görürse ne olur? Mahiyet ve keyfiyetten kurtulan, keyfiyetsizliğin ebedi hayat yurduna ulaşan birisi nasıl olur?
Mekansızlık yurduna mahiyet ve keyfiyet bağışlayan bir hale gelir, bütün keyfiyet ve mahiyetler, köpekler gibi sofranın etrafına toplanırsa, keyfiyetsizlik aleminden onlara kemik verirse ne olur? Cenabetken sus bu sureyi okuma. Keyfiyetten gusül edip, tamamı ile yıkanıp arınmadıkça sen bu musafa dokunma oğlum.
Fakat ey padişahlar, pis olayım, temiz olayım, alemde bunu okumayayım da neyi okuyayım? Sen bana sevaba girmem için diyorsun ki yıkanıp arınmadan su havuzuna girme. Fakat havuzun dışında topraktan başka bir şey yok. Havuza girmeyen temizlenemiyor. Suyun bu lütuf ve keremi olmasa, her pislikleri kabul edip temizlemese, vay ona iştiyak çekenlere, vay ona ümit bağlayanlara, vay onların ebedi hasretine!
Suyun yüzlerce lütfu vardır, yüzlerce ihsanı vardır. Pislikleri kabul eder vesselam. Ey hak ziyası Hüsamettin, nur seni kötü kuşlardan korur, gözetip bekler. Ey yarasalardan gizli olan güneş, Tanrı nuru ve onun yücelişi, senin gözcün bekçindir. Güneşin yüzündeki perde, ancak parlaklığının fazlalığı ve ışığının keskin ve şiddetli oluşudur. Güneşin perdesi de Tanrı nurudur. Ondan nasipsiz olan yarasadır gecedir. Her ikisi de güneşten uzakta ve perde ardında kaldığından ya yüzleri kararmıştır, yahut da donup kalmışlardır.
Hilal'e ait hikayenin bir kısmını yazdım. Şimdi de dolunaya ait hikayeyi dile getir.
Hilal'le dolunay birdir. İkilikten, noksandan, gidilmeden uzaktır onlar. Hilal hakikatte noksan kabul etmez, görünüşteki noksan, yavaş yavaş dolunay haline gelmek,kemal bulmaktır.
Geceleyin geceye yavaşlık hususunda ders verir. Sıkıntının yavaş yavaş açılacağını gösterir. Yavaşlıkla ey ham aceleci der, dama dayanan merdivenden basamak basamak çıkılır. Tencereye yavaş ve ustaca kayna, delice kaynayan yemekten hayır gelmez der. Tanrı, alemi bir kere Kün demekle yaratmaya kadir mi değildi? Bunda şüphe mi var? Peki neden bu yaratış altı gün sürdü, her gün de tam bin yıl kadardı. Neden çocuk dokuz ayda yaratılmada? Çünkü padişahların adeti bir şeyi yavaşlıkla yapmaktır.
Neden Adem'in yaratılışı kırk sabah sürdü, yavaş yavaş o balçığı insan haline getirdi? Tanrı, senin gibi aceleci değildir a ham adam. Sen, şimdi sıçrayıp koştun; çocuk olduğun halde kendini şeyh göstermedesin. Kabak gibi her şeyin üstüne çıktın. Nerede sen de savaşta direnecek ayak? Ağaçlara duvarlara dayandın, kabak gibi yukarı çıktın a kelceğiz.
Önce bineğin, usul boylu selvidir ama sonunda kupkuru, içi boş bir hale gelirdin. A su kabağı, yeşil rengin tez sararır, çünkü o renk iğreti bir boyadır, aslında yok ki.
|
|
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.
وَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ |
Vaktiyle Hz. Süleyman, kuvvet ve haşmetiyle yolda giderken bir alay karıncaya rast geldi. Karıncaların hepsi, tazim etmek üzere huzuruna koştular. Bir an içinde binlerce, hatta daha da fazla karınca huzura vardı.Fakat bir karınca, hemencecik huzura gelmedi. Yuvasının önünde bir toprak tepe vardı. O tepeyi düzeltmek için yel gibi toprak zerrelerini birer birer taşımaktaydı.
Süleyman, bu karıncayı yanına çağırıp dedi ki:
“Ey karınca! Görüyorum ki pek güçlü sayılmazsın. Nuh’un ömrüyle Eyyûb’un sabrına sahip olsan yine bu tepeyi kaldırmaya güç yetiremezsin. Böyle bir iş, senin gibisinin kol kuvvetiyle yapılamaz. Bu tepeyi sen kaldıramazsın.”
Karınca dile geldi:
“Padişahım!” dedi, “bu yolda ancak himmetle yürünebilir. Sen benim yaratılışıma bakma. Himmetimdeki yüceliğe bak. Benden ayrı bir karınca var. Göremiyorum onu. Fakat beni aşk tuzağına çekti. Bana dedi ki: ‘Sen şu toprak tepeyi dümdüz yol yaparsan ben de senin yolundan bu hicran kayasını kaldırır, seninle düşer kalkarım.’ Hemen şimdi ben de bu işe bel bağladım. Bu toprağı taşımaktan başka çarem yok. Bu toprağı kaldırır, tepeyi dümdüz bir hale getirirsem onun vuslatını elde edebileceğim. Bu hususta çalışıp çabalarken ölebilirim, ama hiç olmazsa yalan yere bir davaya kalkışmış sayılmam ya!”
Azizim, aşkı karıncadan öğren! Gözün kıymetini körden belle!
Karıncanın kilimi karadır ama gayret kemeri vardır belinde. Karıncaya bile hor bakma sakın! Onun da gönlünde bir aslan yatar.
Bu yolda hal böyle; bir karınca, bir aslanın kulağını çekmede…
|
| “HASTALIK İYİLEŞMEYE GİDEN YOLDUR” |
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş. |
| Ey Derviş, yolu nasıl bulurum? İşareti nedir?" |
| İyileşmenin hedefi bütünleşmek ve "bir" olmaktır. İnsan eğer "gerçek kendi"ni bulmuşsa ve "olan" her şeyle bir olmuşsa, iyileşmiş demektir. |
Yol Ver

|
"Beni dinle, dinlerken de düşün! ( SENİN İÇİN) işaret şudur: |
| Hep ileri doğru gitmene rağmen mahrumiyetinin arttığını görürsün. " Ferideddin Attar] sh: 104 |
Kendi hastalıklarını anlayabilen bir insan, "kendi"ne giden yeni ve daha iyi bir yol bulmuş demektir.] |
[İNSAN ZATEN HASTADIR
“Bir keşiş, mağarada meditasyon yapıyordu. O sırada içeri bir fare girdi ve sandaletini kemirmeye başladı. Keşiş kızgınlıkla gözlerini açtı:
"Neden dua ederken beni rahatsız ediyorsun?"
"Açım" dedi fare.
"Git buradan, ahmak fare", diye uyardı keşiş,
"Ben Tanrı'yla Birliği arıyorum, beni nasıl rahatsız edersin?" Fare o zaman sordu:
"Daha benimle "bir" olamazsan, Tanrı'yla nasıl "bir" olmayı istersin?"] |
[Konuşmanın psikosomatik çift tabanlılığını dinlemeyi öğrenirsek, hastanın, bedenindeki hastalık belirtileri hakkında konuşurken, genellikle hep ruhsal problemini de bununla birlikte anlattığını hayretle fark ederiz: Kiminin gözleri o kadar kötü görüyordur ki, etrafındakileri net olarak ayırt edemez. Bir diğeri üşütmüştür ve burnu tıkalıdır. Kimi, kaskatı kesilir ve eğilip, bükülemez. Kimi hiçbir şey yuta-maz. Başka biri artık hiçbir şey hatırlayamaz olur. Bazısının kulakları duymaz ve bazısı da kaşıntıdan derisinin içinden yani kabuğundan çıkmak ister. Burada yorumlanacak çok fazla bir şey yoktur. Hasta, ruhsal problemlerini zaten aynı kelimelerle bedenine yansıtmaktadır. Bu söylenenleri dinleyen biri, kafasını sallayıp, şu sonuca varabilir: "Hastalık kişiyi dürüst hale getirir."] |
[Eskiden anne babalar, çocukların atlattıkları her hastalıktan sonra bir olgunlaşma ve gelişme evresi geçirdiklerini bilirlerdi (tüm çocuk hastalıkları enfeksiyon rahatsızlıklarıdır).
Sadece çocuklar değil, yetişkinler de her hastalıktan daha olgunlaşmış olarak çıkarlar. Bütün büyük kültürler de büyük mücadeleler sonucu oluşmuşlardır. Darwin de türlerin gelişimini çevre şartlarıyla mücadeleyi kazanma yeteneğine bağlamıştır. |
KANSER
[Kanserin yenilmesi gerekmiyor - kendimizi anlamayı öğrenmek için kanseri anlamamız yeterli. İnsanlar, kanser oluyorlar, çünkü insan kanserin kendisidir.
Kanser, hatalarımızı keşfetmek için en büyük şansımızdır. Bu nedenle kanserle ortak olarak kullandığımız kavramların zayıf yönlerini keşfetmek zorundayız. Kanser "ben veya topluluk" kutuplaşmasında başarısız kalmıştır. Onda daha büyük ve kapsamlı birliğin bilinci yoktur, birliği sadece kendi sınırları içinde algılar. Birlik konusundaki bu yanlış anlama insanda da aynıdır.- Oysa, "birlik" ancak "ben"in kurban edilmesiyle elde edilir.
Bir "ben" olduğu sürece, bir de "sen" olmak zorundadır ve kutuplaşma devam eder. "Ruhta yeniden doğmak" her zaman bir ölümü gerektirir ve bu da "ben"in ölümüdür. İslami mistik Mevlana Celaleddin Rumi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, bu konuyu şu kısa hikâyede çok güzel Özetler:
"Bir adam, sevgilisinin kapısına gelir ve kapıyı çalar. Bir ses sorar:
"Kim var orada?"
–"Benim" der adam. İçerideki ses devam eder:
"Burada benim ve senin için yeterince yer yok. " Ve kapı kapalı kalır. Bir senelik bir yalnızlık ve hasretten sonra, adam tekrar gelir ve kapıyı çalar. İçeriden bir ses sorar:
"Kim var orada?"
- "sen", der adam. Ve bu kez kapı açılır. "
Kanserli hücrenin, vücut hücresinden farkı, egosuna aşın değer vermesidir. Hücre çekirdeği, hücrenin beynidir. Kanserli hücrede, çekirdek sürekli önem kazanır, bu nedenle büyür (kanser, hücre çekirdeğindeki şekilsel değişiklikten de teşhis edilir). Çekirdekteki bu değişim, ben-merkezci zihinsel düşünceyi temsil eder. Yaşadığımız zamana şekil veren de bu düşüncedir. Oysa burada içerik ve şekil birbirine karıştırılmaktadır; şeklin çoğalmasıyla aranılan içeriğin de elde edileceği sanılmaktadır. Eskiden beri bütün aydınlanma okulları, yukarıdaki düşüncenin tersi olan yolu öğretirler:
"İçeriği elde etmek için, şekilsel görüntüyü kurban etmelisin" veya başka bir deyişle: "Kendinde" yeniden doğabilmen için, "Ben"i öldürmek zorundasın. Buradaki "kendi", kendimiz değildir, her yerde olan orta noktadır. "Kendi" için başkaları yoktur, onda her şey birdir. Tabu böyle bir hedef, "ben" için oldukça tehlikelidir. Oysa kendimizi bütünün bir parçası olarak yaşamak ve bütün adına sorumluluk almak için, adım adım "ben"in katılığını aşmalı, sınırlarını sorgulamalı ve kendimizi açmalıyız. O zaman, bütünün iyiliği ile bizim iyiliğimizin aynı şey olduğunu anlayabiliriz. Her hücre, organizmanın bütün genetik bilgisini zaten içinde taşımaktadır - tek yapması gereken, kendisinin gerçekten "bütün"ün parçası olduğunu kavramasıdır!
Hermetik felsefe "Mikrokozmos (küçük evren) = Makrokoz-mos (büyük evren)" olduğunu öğretir. Gerçekte, "ben" ile "sen"in, "parça" ile "bütün"ün kaderi birbirinden ayrılamaz.
Kanser hücresinin organizmada yol açtığı ölüm, aynı zamanda kanser hücresinin kendi ölümüdür. Tıpkı insan eliyle Öldürülen çevreyle birlikte, insanın da ölmesi gibi. Kanser hücresi, kendisinden ayrı bir "dışarısı" olabileceğine inanır, tıpkı insanlar gibi. İşte bu inanç öldürücüdür. İlacı ise sevgidir. Sevgi, sınırlan açarak "dışarıdakini" içer alır ve onunla "bir" olur, bu nedenle iyileştirir. Seven insan, kendi "ben"ini ilk sıraya yerleştirmez, çok daha büyük bir "bir"liği yaşar. Seven insan, sevdiği insanı kendisiymiş gibi algılar. Bu sadece insanlar için geçerli değildir. Bir hayvanı seven bir insan, onu ekonomik bir bakışla yiyecek maddesi olarak göremez. Çünkü tüm "Olanların" bütünlüğünü hisseder. Kanser, yaşanan sevgi değil, yolundan saptırılan sevgidir:
Sevgi, bütün sınırları ve engelleri aşar.
Sevgide bütün zıtlıklar birleşir ve kaynaşır.
Sevgi, her şeyle "bir" olmaktır, sevgi her şeye yayılır ve hiçbir şeyin önünde durmaz.
Sevgi, ölümden korkmaz, çünkü sevgi yaşamdır.
Bu sevgiyi bilinçlerinde yaşayamayan insanlarda, sevgi bedensel boyuta iner ve burada kendi kanunlarını kanser biçiminde gerçekleştirmeye çalışır:
Kanser hücresi de sınır ve engel tanımaz. Kanser de organların bütün kişiselliğini ortadan kaldırır.
Kanser de her şeye yayılır ve hiçbir şeyin önünde durmaz.
Kanser hücresi de ölümden korkmaz.
Kanser, yanlış alanda yaşanan sevgidir. Mükemmellik ve birleşme, maddede değil ancak bilinçlerde gerçekleşebilir. Madde ise bilincin gölgesidir. İnsan, şekillerin geçici dünyasında, geçici olmayan bir şeyi yerine getiremez. Dünyayı iyileştirmeye çalışanların bütün çabalarına rağmen, çatışmasız ve problemsiz, kavgasız ve sürtüşmesiz, "iyi"leşmiş bir dünya asla olmayacaktır. Hastalıksız ve ölümsüz sağlıklı bir insan asla olmayacaktır. Her şeyi kapsayan bir sevgi asla olmayacaktır. Çünkü şekiller dünyası sınırlarla yaşar.
Eğer şekilleri anlayarak onları aşabilirsek, bilincimizde özgür oluruz ve işte o zaman, bütün hederleri gerçekleştiririz. Kutuplaşmış bir dünyada, sevgi hapsolur - Bütünleşmiş bir dünyada ise sevgi, çağlaya çağlaya akar.
KANSER, YANLIŞ ANLAŞILMIŞ SEVGİNİN BELİRTİSİDİR. KANSER, SADECE GERÇEK SEVGİYE SAYGI DUYAR. GERÇEK SEVGİNİN SEMBOLÜ KALPTİR.
VE KALP, KANSERE YAKALANMASI MÜMKÜN OLMAYAN TEK ORGANDIR!] sh: 258-261
Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş.
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.
Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem,
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş.
Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin,
İnsân-ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş
Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin,
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş.
Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al-yakîn,
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş.
Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,
Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş
Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû bir yüz dürür gören anı hayrân imiş.
İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,
Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş
Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz |
7.İnsanın bilincinde eksik olan şeyler ona hastalık belirtisi olarak gelir!
8.İyileşme, sadece insanın hastalık belirtisinde saklı olan gölgesini bilincine yükseltip, onunla bütünleşmesiyle mümkün olur. İnsan kendisinde eksik olanı bulduğu zaman belirti zaten gereksiz hale gelir.
9.İyileşmenin hedefi bütünleşmek ve "bir" olmaktır. İnsan eğer "gerçek kendi"ni bulmuşsa ve "olan" her şeyle bir olmuşsa, iyileşmiş demektir.
10. Hastalık, insanı birliğe giden yolu terk etmemeye zorlar. Bu nedenle; HASTALIK BÜTÜNLÜĞE GİDEN BİR YOLDUR. ] sh:102-103
[Dedin ki:
"Ey Derviş, yolu nasıl bulurum? İşareti nedir?"
"Beni dinle, dinlerken de düşün! Senin için işaret şudur: Hep ileri doğru gitmene rağmen mahrumiyetinin arttığını görürsün. " Ferideddin Attar] sh: 104
[Eskiden anne babalar, çocukların atlattıkları her hastalıktan sonra bir olgunlaşma ve gelişme evresi geçirdiklerini bilirlerdi (tüm çocuk hastalıkları enfeksiyon rahatsızlıklarıdır).
Sadece çocuklar değil, yetişkinler de her hastalıktan daha olgunlaşmış olarak çıkarlar. Bütün büyük kültürler de büyük mücadeleler sonucu oluşmuşlardır. Darwin de türlerin gelişimini çevre şartlarıyla mücadeleyi kazanma yeteneğine bağlamıştır. |
|
|
Kapsalar kolundan İSA' sını Meryem duymaz...Görse mahimin didarını puthanede
|
|
| İhanet ve meşruiyeti aşma, âyet-i kerîmede açıkça zulüm olarak tanımlanmaktadır. |
Hz. Yusufun Duaları *
* Ve üzerine yalandan kan sürülmüş ola gömleğini getirdiler. Hayır dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp böyle bir işe sürüklemiş. Bundan sonra bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüpuydurduklarınıza karşı yardım istenecek olan Allahtır *
* Bunun ardından köle olarak önde gelen bir Mısırlıya satılan Hz. Yusufa, ergenlik çağına geldiğinde Allah ilim ve hikmet verir *
* Yusuf Dedi kiRabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara korkarım eğilim gösterir, böylece cahillerden olurum *
* Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı bir sürü Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allahtan başka taptıklarınız, Allahın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allahındır. O, Kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler *
* Yıllar boyu orada kaldıktan sonra, Mısırlının karısının da Hz. Yusufun masum olduğunu söylemesi üzerine Hz. Yusuf zindandan çıkarılır *
* İşte böylece Biz yeryüzünde Yusufa güç ve imkan iktidar verdik. Öyle ki, orada Mısırda dilediği yerde konakladı *
* Rabbim, Sen bana mülkten bir pay ve onu yönetme imkanını verdin, sözlerin yorumundan bir bilgi öğrettin. Göklerin ve yerin Yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat *
|
Âyet 21: Onu Mısır'da satın alan kimse karısına: «Ona güzel bak, belki bize faydası olur yahut da evlât ediniriz» dedi. Biz işte böylece Yûsufu oraya yerleştirdik; ona, rüyaların nasıl yorumlanacağını öğrettik. Allah işinde hâkimdir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
Âyet 22: Erginlik çağına girince (rüşte erince) ona hikmet ve bilgi verdik. İyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.
Âyet 23: Evdeki kadın onu kendine çağırdı, kapıları sıkıca kapadı ve: «Gelsene» dedi. Yûsuf: « Günah işlemekten Allah'a sığınırım, doğrusu kocan benim efendimdir; bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar (zâlimler) felâh bulmaz» dedi.
Bu üç âyet de Yûsuf’un Mısır’daki ilk devrini dile getirmektedir. Yûsuf’un dayanılmaz güzelliği Züleyha'nın hasret kaldığı duyguları kamçılamış. Onu saldırmaya kadar götürmüştür. Birçok din tarihi âlimi, Kıftir’'in iktidarsız olduğundan, Züleyha'nın bu devirde bâkire olduğu görüşündedir.
Ayet 21: Bu âyette iki mesaj vardır. Dünya menfaatlerini temsil eden Kıftir, nefse; yâni Züleyha'ya gönle iyi bakmasını telkin eder. Çünkü gönlün yüceliği, sonsuz kabiliyeti bizzat nefse ve dünya menfaatlerine güç katacaktır. İkinci mesaj ise, Allah'ın Yûsuf’a rüya tâbirlerini öğretmesidir. Rüya tâbiri, bilinmezin yorumudur. Bu yüzden bu hikmet ancak kalple sezilir ki, ilâhî mesajla rüya yorumu ancak kalbe Cenab-ı Hakk'ın verdiği mânevî bir kabiliyetle yürütülebilir.
Rüya tâbiri ne demek?...
Bir insanda rüyayı gören madde ötesi yanı, ruhudur. Ruh, zaman ve mekân kaydı olmaksızın özellikle gelecekteki olayları ilâhî kader ekranında okur. Ancak bu bilgilerin insan vücuduna aktarılması hâfıza ile mümkündür. Hâfızaya yansıması ise, o şahsın bilgi kayıt arşivine bağlıdır. Yâni ruh rüyayı görür, onu unutmamız için hâfıza bandına kayıt eder. Ancak bu kayıt hâfıza arşivinin dilindendir. Bu nedenle rüyaları kolayca mânâlandırmak mümkün olmaz. Hatta gündüz ki hadiselerin tekrarı olan rüyalar bile bu hâfıza arşivine kaydolmuş rüyaları, gerçeğine uyan bir tercüme kabiliyetine sahiptir. Âyet-i kerîmede geçen «Ona rüyaların, tâbirini öğrettik» mesajı, bu önemli insan sırrını bildirmektedir.
Bir insanın gönül gözünün isabetle görüp görmediğinin en iyi mihengi, rüya yorumu kabiliyetinden anlaşılır. Kalp gözü kör olmayanlar rüyaları isabetle yorumlayabilirler. Unutmayınız ki, rüya yorumu rüyayı görene bağlıdır ve aslında kalıp şeklinde değildir. Meselâ bir kimsenin rüyasında at görmesi, bir başka kimsenin at görmesi ayrı ayrı mânâlar ifade eder. Gerçi rüyada görülen bazı şeyler için genelleme vardır. Fakat bunlar çok sınırlıdır. Âyetin son bölümündeki emir ise, Allah'ın hikmet dolu kudreti ile bu sırrı, îman dolu kalplere verdiğini beyandır.
Âyet «gönülde apaçık olan bu hikmet-i ilâhiyi insanlar anlayamaz» buyuruyor.
Yûsuf kıssasının buraya kadar olan kısmında Hz. Yûsuf’a secde eden on bir yıldızdan, yâni gönle râm olan güzelliklerden beş tanesini müşâhede ediyoruz:
1) Kuyuya atıldığı zaman teslimiyet.
2) Köle olarak satılırken ihlâs.
3) Evde mânevi eğitim görürken sıdk.
22 ve 23. âyetlerde de bunlara ilâveten:
4) Züleyha'nın teklifine hayır diyerek hayâ.
5) Efendisine sâdık kalarak vefa.
Âyet 22: Hz. Yûsuf’un sıdk ve ihlâsına karşılık, Cenab-ı Hak ona hikmet ve ilim veriyor. Yeni kuşaklar «ilim» kelimesini tanırlar, fakat «hikmet» kavramını pek tanımazlar. İlim ile hikmeti şöyle tanımlayabiliriz:
İlim: Gerçeği tanıtan bilgidir.
Hikmet: O bilginin gerçeği anlayabilecek şekilde yorum san'atıdır ve ancak bir nîmet-i ilâhîdir. Gönüle Allah'ın verdiği bir lütuftur.
Burada ilmin Yûsuf’a; yâni gönüle verilmesinde bir sır vardır. Gerçek ilim, aklın kaba bulguları değil; gönlün hünerli kavrayış tarzıdır, gerçeği vurgulanıyor.
Yoksa insan mantık kıyaslarında asılı kalırsa kendini maymun sanır.
Âyet 23: Züleyha'nın cinsel ilgi teklifine karşılık Yûsuf’un vefa ve hayâ ile cevabını içeren bu âyet şu gerçekleri dile getiriyor:
a) Nefs, daima gönlü zulme ve ihanete çağırır. Bu davette bedeni bahane eder.
b) Gönül dünya ilgisine bile vefakârdır (Yûsuf’un Kıftir'e vefası).
c) Yûsuf böyle bir emrivaki karşısında kendine güvenmemiş, hemen Allah'a sığınmıştır.
Herhangi bir ilgi gönülden geliyorsa, daima bu maddelerin hükmünü taşımalıdır: Önce Allah'a sığınıp, sonra hayâ ve vefa üzere hareket etmelidir.
d) İhanet ve meşruiyeti aşma, âyet-i kerîmede açıkça zulüm olarak tanımlanmaktadır.
|
Mevlana ve Aşk
Her türlü kemale erişi aşkta gören Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Zira aşk hayatin aslidir, özüdür. Kâinatın yaratılış sebebi aşktır. “Sen olmasaydın bu gökleri yaratmazdım.” Kudsi hadisiyle; varlık âlemlerinin yaratılmasındaki yegâne maksadın, Cenab-ı Hakkın Hazreti Peygambere duyduğu sevgi olduğu belirtilir. Mademki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Mevlana bu düşünceden hareketle, binlerce beyitte ilahi aşkı söylemiştir. Onun aşka dair düşüncelerini dört grupta toplamak mümkündür. Akıl ve aşk mukayesesi, aşkın üstünlüğü ve değeri, fanilere duyulan aşkın geçersizliği, aşktan nasibi olmayanların zavallılığı...
Mana Padişahı Mevlana'ya göre akıl ve ilim, gayb âleminin gerçeklerini kavramada yetersizdir. Bunlar insanı bir noktaya kadar götürür, ancak hedefe ulaştıramaz. Fakat insan aşktan kanatlara sahipse, ilim ve aşkın hayal edemeyeceği kadar yücelir. Tıpkı miraç gecesi olduğu gibi... O kutlu gecede Hazreti Peygamber ve Cebrail gök katlarında yükselirken, Sidre-i Müntehaya gelince; Cebrail "Bir parmak ucu daha ilerlersem, yanarım." diyerek kalmış, Hazret-i Peygamber ise Sidre'yi geçerek Cenab- Hakka yakınlığın son derecesine ulaşmıştır. Sidre-i Münteha denen yer; gerek melek gerekse peygamber, bütün varlıkların ulaşabildiği son noktadır. Bir başka deyişle emr-i İlahiden başka her şeyin son bulduğu yerdir. Mutasavvıflar buradan hareketle, Cebrail’i beşer idrakin, ilim ve aklın sembolü, Hazret-i Peygamber'i ise gönül ve aşkın timsali olarak görürler.
Hazret-i Mevlana bu hususa işaret eder: "Gerçi başlangıçta akıl muallimdi. Sonra akıl üstatken ona talebe olur. Akıl, Cebrail gibi; 'Bir adım daha gitsem; bu kol, kanat yanar. Sen bana bakma, yürü, geç! Benim için daha ileri yer yok.' der. (Mesnevi, I/ 1112-14)
Bu yüzden Mevlana; aşkı, her sufinin yaşaması gerekli bir hal olarak görür. Ona göre ancak aşkla sevgiliye, Hakk'a bağlanan gönül muteberdir. (Mesnevi, I / 1853). Cebrail gibi, akıl ile insan Allah'a ulaşamaz; yarı yolda kalır. İnsanla, Allah arası bir deniz mesafesi ise; akıl bu denizde bir yüzücü, aşk ise bir gemidir. Yüzmek güzeldir ama uzun bir yolculuk için yeterli değildir. İnsan yüzerken yorulabilir, boğulabilir. Ama gemiye binen hedefine ulaşır. (Mesnevi IV/1423-27)
Diğer taraftan yalnızca görünen zahiri ibadetle de Cenab-ı Hakka ulaşmak yorucu bir iştir. Binde bir kişiye nasip olur. Nitekim "Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları getirip teraziye koyarlar. Fakat sevgiyi getirdikleri zaman, bu İlahi aşk teraziye sığmaz. Bu yüzden asıl olan aşktır. (Fihi Mafih, 325-326) Bu aşkın mahiyeti ise sözle anlatılmaz, satırlara sığmaz. Ancak tadanlar bilir: Birisi sordu : 'Âşıklık nedir?' Dedim ki : "Benim gibi olursan bilirsin!" (Mecalis-i Sab'a, 82)
Yüce Sultanın "Ben ol da bil!" sözü Cenab-ı Hakka ulaşma yolundaki, "bilmek, bulmak, olmak" merhalelerinin son derecesinin aşk ile gerçekleştiğini ifade eder. İlim ve akıl ise sadece bilmeyi sağlar. Yine Mesnevide: "Aşk; her ne şekilde açıklasam da, anlatsam da onu tarifte insan dilsiz kalır. Kalem, gerçi her şeyi yazar ama aşka gelince başı döner. Akıl, aşkı anlatmada çamura batmış eşek gibidir. Aşkı ve âşıklığı yine aşk izah eder. Güneşe delil, yine güneştir. Sana delil lazımsa, güneşten yüzünü çevirme." (Mesnevi, I/ 117-121) beyitleriyle aşkın tarife sığmadığı söylenilirken, aklın acizliği bir kere daha dile getirilir.
Aşk yüzünden elbisesi yırtılanın, hırstan ve ayıptan temizlendiğini, aşkın bütün hastalıkların hekimi, kibir ve azametin ilacı olduğunu, topraktan yaratılan bedenin aşkla yüceldiğini (Mesnevi, I/22-25) söyleyen Mevlana; insanların hırs, tamah, kibir, kıskançlık ve kin gibi kötü huylardan ancak İlahi aşk ile arındığını belirtmek ister. Toplumda İlahi sevgi ile manevi âlemi tanıyanlar çoğunlukta olursa aksaklıklar düzelir, huzur hâkim olur. Diğer yandan insanın dünyadaki geçimi için bir sanat öğrendiği gibi, ahireti kazanmak için de bir sanat öğrenmesi, bu din sanatının, kazancının da aşk olduğu öğütlenir. (Mesnevi, II/ 2618-27)
Mevlana; "Anam aşk, babam aşk, Peygamberim aşk, Allah’ım aşk, ben bir aşk çocuğuyum, bu âleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim." sözleriyle aşkın dört hak mezhebin özü olduğunu belirtir. Buradan anlaşılan şudur ki, yalnızca dinin kurallarına uymakla yetinenler, dinin özünü tanımayıp, kabukta kalanlardır. Asıl olan insanın ibadetlerine Allah aşkını katması, tam bir ihlâs ve samimiyetle kulluk etmesidir.
Hazret-i Mevlana, Allah aşkının dışındaki sevgilere aşk denemez; "Aşk, renge ve kokuya bağlı olursa, o aşk değildir, kişiye bir utançtır." (Mesnevi, I/224) "Faniye olan aşk ebedi değildir. Çünkü insan bu düzenin hükmüne, ebediliğe müsait değildir. Her an gönüle feyizler veren, goncadan daha taze olan, gözün ve ruhun sefası olan İlahi aşk bakidir. Daima diri ve ebedi olana âşık ol, sırrını o nura kavuştur. Onun aşkını iste, çünkü bütün peygamberler, veliler bu aşkı, iksirin ta kendisi bildiler. Bu aşka bende kabiliyet yok deme. Kerem sahibinin ihsan etmediği bir nesne yoktur." (Mesnevi I /226-230)
"Külle âşık olanlar, cüz' e itibar etmez. Cüz' e meyleden, küllün isteyicisi değildir" (Mesnevi, I/ 2903) beytiyle Mevlana, Allah âşıklarının Cenab-ı Hak dışında, başka hiçbir şeye değer vermediğini, sevgisini fani unsurlara yöneltenin ise Allah aşkından yoksun olduğunu belirtir. Ancak bazen istisnai durumlar olabilir. İnsan faniye duyduğu aşkta kararlı, vefalı ve sadık ise, bu mecazi aşk onu gerçek sevgiye, ilahi aşka götürebilir: "Vehme, hevese âşık olan sadıksa; bu mecaz onu hakikate götürür." (Mesnevi, I /2861) Mecnun, Leyla'nın aşkıyla yola çıkmış, neticede Mevla'nın aşkına ulaşmıştır. Ama insanın ne mecazi, ne hakiki aşktan nasibi yoksa Hazret-i Mevlana, bunlara sert bir dille çatar:
"Mademki âşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.
Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın, yüz rengin var, yüz alacan...
Mademki kafatasında aşk şarabı yok,
Var, geliri bol kişilerin mutfağında kâse yala..."
(Rubailer,126)
"Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa; o, uçmayan, kanatsız kuş gibidir." (Mesnevi, I/31) Yaradılışın özünü ve insanın fani benliğinden yükselişini aşkta bulan Mevlana; aşksız geçen ömrü, ömür saymaz:
"Baht sana yar olur, yaver kesilirse;
Aşk, seninle işe güce girişir.
Aşksız ömrü hesaba sayma;
O sayıdan dışarıda kalacaktır çünkü..."
(Mecali-i Saba 43)
|
|
‘İslamın gülümseyen yüzünü’ tüm dünyaya anlatan, hiçlik gayreti içinde bir hoca: Cemal Nur Sargut
‘İslamın gülümseyen yüzünü’ tüm dünyaya anlatan, hiçlik gayreti içinde bir hoca: Cemal Nur Sargut MESNEVİ’Yİ OKUMAYA BAŞLADIĞIM AN HAYATIM DEĞİŞTİ.
Ankara-İstanbul yolculuğunda uçaktaki koltuklardan birinde yerimi almış, zor bir günün ardından gözlerimi kapatmış ve insanlığa hizmet eden, acı içinde olan kişilere bir umut olacak manevi bir kitap hazırlama hayali içindeyken, düşüncelerimden ‘İstanbul’a gittiğimde Cemal Nur Sargut Hanımı arayayım’ diye geçiyordum. “Çok yoğun bir insan, acaba kendisine ulaşabilir miyim, hayırlıysa kesin ulaşırım vs… “diye kendi kendime konuşurken gözlerimi bir açtım ve Cemal Nur Sargut karşımdaydı. Önce beynimin bana oyun oynadığını zannettim ama değildi. “İyi olacak hastanın, doktor ayağına gelir misali” keyiflendim. Ancak daha sonra bu olayı Cemal Nur Hanıma sorduğumda cevabı daha değişik oldu. “Bu olay Allah’ın sana olan hikmetidir, düşüncelerinden memnun olduğunun göstergesidir” dedi.
Ve ben bu hafta kendim ve sizler için Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Cemal Nur Sargut’la sohbet ettim. İki hafta sürecek röportajımızı umarım keyifle okursunuz.
Cemal Nur?
Cemal Allah’ın güzelliği, manası, hakikatı demek. Hatta bazı kitaplarda Allah’ın mübarek yüzü olarak geçiyor. Kısaca ismim nur yüzlü, nur hakikatlı anlamına geliyor. Tabii bu ada sahip olmak çok büyük bir sorumluluk getiriyor. Umarım bende ismime layık oluyorumdur.
Size neden Cemal Nur ismi koymuşlar?
Ailemin 10 sene çocukları olmamış. Doktorlar büyük bir ameliyattan söz ediyorlar ve bu ameliyatın gerçekleşmemesi durumunda annemin çocuk sahibi olmasının mümkün olmadığını söylüyorlar. Ancak o sırada babam birine bir iyilik yapıyor vs… Allah hadiseleri sevdiklerinin duasına bırakırmış, Çok değerli bir hanım anneme dua ediyor, Allah hayırlı bir evlat versin diye ve o ay annem bana hamile kalıyor ve mucizevi bir hamilelik yaşıyor. Birkaç ay içinde de annemin o mürşiti vefat ediyor. O akşam bir çok kişi rüyasında o hanımı görüyorlar ve anneme “Senin bir kızın olacak ve Cemal’dan başka isim istemiyoruz” diyorlar. Onun üzerine bu dua eden hanımefendi Nur ekleyelim diyor. Ve adım Cemal Nur oluyor.
Peki insanlar isimleriyle yaşar derler. Katılıyor musunuz?
İsimlerin manası, enerjisi, kişilere yüklenir. Aynı şekilde negatif bir isimle çağırılan insana negatif enerji yüklenir. O yüzden isimlerin pozitif ve imanlı isimler olması lazım ki Allah’ın manası o kişide tecelli etsin.
Bir insana yüz kere aptalsın dersen, o insan kendini aptal hissetmeye başlar. Aynı şekilde güzelsin diye tekrarlarsan kişi çirkin bile olsa kendini güzel hissetmeye başlar ve güzelleşir de. Bu nedenle çocuklarımıza isim koyarken dikkatli olmamız lazım.
Hani kırk kere dersen olur derler ya?
Kırkın zaten çok derin manası vardır. İçimizde 40 tane makam var ve bunların Allah ile birleşmesi lazım. Ne kadar olgun olursak olalım, yaradılışta bu 40 adet tecellinin tamamlanması lazım.
40 değişim demek değil mi?
Evet, bir şeyi 40 gün yapmazsan, o şey sende değişim haline gelir, derler. Adamın biri çocuğunu mürşite getirmiş. “Baldan başka hiç bir şey yemiyor, gıdasını alamıyor, lütfen söyleseniz de bal yemese “demiş. Mürşidi adama 40 gün sonra gel demiş. 40 gün sonra Mürşit çocuğa üç kere “Bal yeme” demiş ve çocuk bal yememeğe başlamış. Adam çok şaşırmış, bunu neden daha önce söylemedin demiş. Mürşit, “Ben de 40 gün bal yemedim, sözümün tesir etmesi için önce bende hal haline gelmesi lazımdı” demiş.
Siz Kimya mühendisisiniz. Peki Tasavufla nasıl tanıştınız? Size inanan büyük bir grup var. Nasıl böyle bir hayran kitlesi yarattınız?
Çok şükür, herhalde benim öyle şeylerle hiç bir iddiam olmadığı için Allah bana lütfetti. Zaten Allah vazifeleri kendi veriyor, vazife verdiğinden de işi yükleniyor, ben onu gördüm. Tabii ben edepsizlik etmemek için Allah’ın bu işi devraldığını çok iyi bildiğim halde her zaman çok güçlü çalışırım. Gayret etmeden Allah’ın yakınlığını talep etmek biraz edepsizlik oluyor. Siz öyle çok çalışacaksınız, gayret edeceksiniz ki onu dilemeye yüzünüz olsun.
Niye kimya?
Kimya hocamı çok sevdim. Fakat zamanla da Kimya ile Tasavuf’’un çok yakın olduğunu gördüm. Birebirdiler.
Örnek?
Elmas ile kömürün aynı oluşu. Elmas çok acı çeker. Çok diptedir, fazla basınç, sıcaklıkla senelerdir acı çekerek iç yapısını değiştirip elmasa dönüşür. Kömür ise üçtedir, hiç acı çekmediği için iç yapısı değişmemiş ve simsiyah kalmıştır. Hatta Muhammed İkbal konuşturmuş onları. Kömür elmasa biraz sitem etmiş. “İkimiz aynıyız da sen niye taçlara çıktın da , ben kömür olarak simsiyah kaldım” demiş. Elmas ise “Ben çok acı çektim, bu hale geldim ama sen de bana benzemek istiyorsan hiç olmazsa yan ki etrafa ısı veresin.” diyor. Biz de tasavufta acı ve sıkıntıları öğretmeye çalışıyoruz. Acıların insanı elmas haline geçirdiğini.
Bir de sizin periyodik cetvel benzetmeniz var?
Evet, bütün element sistemi, kimyada oldukça sık kullandığımız cetvelin üzerindedir. Bu sistem tümüyle tasavuftur. Çünkü orada bir 8A grubu vardır ki biz onlara asal gazlar deriz, bu asal gazlar hiç bir elementle birleşmezler, çünkü ihtiyaçları yoktur. Ben bunlara “mürşit elementler” diyorum. İlginçtir diğer bütün elementler bunlara benzemeye çalışır. Ömürleri boyunca bunun için uğraşırlar, Fakat benzemeye çalışırken ya eksi olurlar ya da artı. Yani mürşite benzemeye çalışırken ya Ebu Cehil olur ya da Ebu Bekir. Ama Ebu Cehil de Ebu Bekir’e dayanmadan mürşit olamıyor. Aynı şekilde Ebu Bekir de… Yani artı ile eksinin de birbirini tamamlaması lazım ki nötr olabilsin.
İlginç.
“Bir ilim insanı Allah’a taşımıyorsa veya insan onu idrak edemiyorsa ahmaktır“ diyor, sevgili Mevlana. Onun için bu birleştirmeyi yapmak çok önemli.
Tasavuf eğitimini ilk ailenizden mi aldınız ?
Genç kızlığımda oldukça başına buyruk bir kişiydim. Kendi mürşitimle de çok yakın aile dostuyduk ve onu çok seviyordum ama bir ‘La’ devresi yaşadım. Yani La İlahe İllallah’ın la devresini yaşadım. Allah aşkım, peygamber aşkım her zaman içimdeydi ama annemin babamın kabul ettiği dini istemiyorum, “ben bulmalıyım”, dedim. Ve felsefeyle tanıştım.
Müslümanlıkta teslimiyet yok mudur?
Gönlünüzle kabul edene kadar Müslüman olmuyorsunuz. İçinizde bir kabul hissi oluşmadan hakiki teslimiyete ermiyorsunuz.. Ama o devrenin de yaşanması lazım. Yunus Emre’de bunu yaşamış, daha bir çok mutasavuf da yaşamış. Önce bir reddetme devresi, hayır ben bulacağım, Allah’ım sen nerdesin diye bağırma devreleri…. İnsan kendisi bulduğu zaman işte o görme. O iman. Ve o iman hiç bir imana benzemiyor. Ama başkasının öğrettiği iman zedelenebiliyor. Kendi yolumuzda bulduğumuz iman asla zedelenmez. Ben de buna felsefeden gittim. Tüm filozofları okudum. Satre’ı çok severdim ama onun benim üzerimde yarattığı en büyük etki depresyon oldu. İşte bu depresif halimi sorguladım. Gördüm ki, felsefeciler çok güzel şeyler yazıyorlar ancak kendileri uygulamıyorlar. Biri delirmiş, biri dünyayla alakasını kesmiş vs… yani hiç biri söylemleriyle yaşamayan insanlardı. Ben bu dünyaya mutlu olmak için geldim, huzurlu olmak için geldim. O zaman düşündüm ki okuduklarım beni mutsuz ediyordu. Annem’de mübarek bir insandır ve elime Mesnevi’yi tutuşturdu. Ve Mesnevi’yi okumaya başladığım zaman hayatım değişti. O zaman gördüm ki Mevlana’nın her söylediği söz uygulanabiliyor. Yavaş yavaş tasavufun içine dalmaya başladım.
Öğretmenliğe nasıl başladınız?
Enteresandır üç sene sonra hocam Samiha Ayverdi bana “Cemal Nur artık sen öğretmenliğe başla, gençlere tasavuf öğretmeye başla” dedi. 24 yaşındaydım, “Katiyen ben öğretemem, sizin gibi bir Sultan var herşeyi bilen, ben okuyorum ama çok cahilim efendim” dedim. O zaman hiç unutmuyorum bana “Zaten hiç bir şeyi bilmiyorum diyen öğretebilir” dedi. O zaman küçük bir gruptuk ve çok kısa bir süre sonra çoğalmaya başladık ve 5 sene sonra benim grubum inanılmaz
büyüdü. O zaman kendimden bu işi becerebildiğimi düşünmeye başladım. İşte o gün hocam beni hocaya yolladı. “Daha birşey bilmiyorsun ve bunu hissetmeye başladığın an anla” dedi. 6 sene bugüne kadar yapılmış bütün Mesnevi şerhlerini çalışmaya başladım. Mesnevi ile birlikte Kuran-ı Kerim çalıştım. Mukayeseli olarak hangi ayet hangi hikaye ile anlatılmış, onları çalıştım. Sonra da diğer kitapları çalıştım.
Ne hissediyordunuz?
Öyle büyük bir zevkin içine girmiştim ki hayatımın bütün olumsuz tarafları olumluya dönmeye başlamıştı. Yani aynı şartlarda ben kendimi mutlu hissediyordum. Huzurun ‘Allah’ın huzurunda olmak” demek olduğunu öğrendim. Hadiseleri nasıl yaşamam gerektiğini öğrendim ve çocuklarla bunları paylaştım. Daha sonra Hocam vefat etti ve 2000’li yılların başında benim yurt dışı seyahatlerim başladı. Önce Amerika’da festivallere davet edildim. Ardından üniversiteler davet etti. North Carolina üniversitesinde 10 senedir ders veriyorum. Şimdi orada bir kürsü kurduk ve ‘İslam’ın gülen yüzünü’ bütün Amerika’ya Tasavufi açıdan anlatmaya çalışıyoruz. Ve orada Mesneviyi okutuyorlar. O kürsü Allah’ın bize bir lütfudur. Şimdi de Pekin Üniversitesinde bir kürsü kurduk. Orada da Mayıs ayında çalışmalara başlayacağız. 10 senedir Almanya’da kiliselerde seminerlere de davet ediliyorum.
Çok ilginç şeyler yaşamış olmanız lazım?
Hem de nasıl. Mesela Hz. Meryem’i anlattığım bir kilisede, beni davet eden kişi, “Müslümanlar görüyor, biz göremiyoruz, kendi peygamberimizi, dinimizi öğrenmek istiyorsak önce İslamı öğrenmek zorundayız” diye ağlamıştı. Bu sene Almanya’ya ilk gidişimin 10. senesi. Son seminerimde “ Burada Hz. Muhammet’in peygamber olduğuna inanılmıyor, büyük bir mürşit olduğu düşünülüyor”diye bir soru soruldu. Benim ders verdiğim grup bu soru üzerine ayağa kalktı ve cevapladı. “Biz katolik eğitimi gördük ama Hz. Muhammet’in çok büyük bir peygamber olduğunu ve Kuran’ın çok büyük bir kitap olduğunu kabul ediyoruz” diye bağırdılar. Yani bu on senelik emeğimin, Allah’ın bir lütfudur, gülümsemesidir bana. Dünyanın her yanında konferanslara davet edildim. Malezya’da, İran’da, Pakistan, Hindistan, aklınıza gelen her yere davet edildim. Kadın dernekleri davet etmeye başladı ve biz burada büyük sempozyumlar yapmaya başladık. İbn-i Arabi’yi öğrettiğim için İbn-i Arabi Society denilen kuruluş beni kendi içine davet etti. Vs…
Rastlantı diye bir şey var mıdır?
Hayır yoktur. Allah’ın hikmetidir.
Peki bir Ankara-İstanbul uçuşunda uçakta gözlerimi kapatmış ve tam sizi düşünürken karşımda sizi görmem ne anlama geliyor?
Allah’ın hikmetidir. Sizin güzel düşüncelerinizin neticesi olarak Allah’ın hikmetidir. Hikmet, her yerde Allah ile ilişki kurmak demektir. Bu kabiliyeti size lütfetmiş. Aslında o gün o an siz beni görmediniz, aradığınız hakikatı gördünüz. Allah düşüncelerinden memnunum diye size hitap etti. Benim bir varlığım yok, o
an siz görmek istediğiniz şeyi gördünüz. Aslında herşey ezelde yaşanmış ve bitmiştir. Biz burada sadece hatırlıyoruz. Tasavuf budur zaten. Oldu ve bitti diyor ayet. Kader denilen şey budur. Kaderimiz yazıldı ve bitti. Yani “Dünya bir satranç tahtası gibidir. Hangi taşı nasıl oynamanız gerektiği ve sonuçta kazanıp, kaybedeceğiniz bellidir ama arada kazanır ya da kaybederken zevk almak, vakit kazanmak senin elindedir der” Mevlana.
Kadercilikten bahsederken klasik soruyu sorayım. Kaderimiz belliyse cennet ve cehenneme gideceğimiz de bellidir?
Kader belli ama yaşam biçimi bize bırakılmış ya, o yaşam biçimini negatif yaşayıp içinizi cehennem kılmak sizin elinizde, ya da pozitif yaşayıp içinizi cennet kılmak. Mesela 1960 ihtilalinde benim babam idam istemiyle yargılandı. Anacım o kadar derviş ruhlu bir kadın ki, babam üç buçuk ay sonra hapisten çıktığında, “ohh hayatınızın en zevkli bölümünü ben hapisteyken yaşamışsınız” dedi. Şimdi bu hadise yüzünden depresyona giren, hastanelere giden kişiler var. Ama imanlı olan kişide hadiseler pozitife dönüyor. Demek ki içimizi cennet ya da cehennem kılmak bizim elimizde. Orası bizim mesuliyetimizde.
Peki gönül gözü ne demek?
İbn-i Arabi çok güzel anlatır. ‘Akıl çok zavallı’ der. Akla bilgi gönderiyorsunuz. Nasıl gönderiyorsunuz? Gözümüz belli metrenin ötesini görmüyor. Belli metre yakınını da görmüyor. Üstelik baktığın yerde görmek istediğini görüyorsun. Şimdi görmek istediğini gördün ve bu bilgiyi akla yolladın. Duymak istediğini de duyup, akla yolladın. Akla gelen bu bilgi bir de hatırayla birleşti. Çevresel etkiler, okulda gördüklerin, şartlanmaların vs… hepsi akla geldi. Akıl ne yapsın gariban, dürüst bilgiye sahip değil, hakikatı görmemiş, kendi görme kabiliyeti yok. Burada vücuda başvuruyor. “Yok mu bir tane görme kabiliyeti olan” diye soruyor? Kuran’da yere göğe sığmayan Allah’ın müminin kalbine sığdığı yazar. Demek ki kalp denen et parçası, Allah’ın nuruyla aydınlandığında ‘gönül’ adını alıyor. Gönül gözü dediğimiz kavram da budur hakikatı görür.
3. Göz denilen olgu da budur, değil mi?
İsmine ne derseniz deyin. Biz o göze gönül gözü, basiret gözü diyoruz. Hz. Mevlana “ne gün doğdun” diye soruyor, cevaplıyorsun. Ardından “Emin misin” diye soruyor. “Eminim” diyorsun. “Gördün mü?” diye soruyor. “Hayır görmedim” diyorsun. Ve işte Hz. Mevlana “Görmediğin halde, herşeyinden eminsen o Allah’ı görmek demektir” diyor. Emniyet gönül gözündedir, akılda değil. Gönül gözünde idrak vardır. Ve o idrak bir kere kalbinize yerleşirse hiç kimse yolunuzdan ayıramaz. Sizin aklınızla seçtiğiniz bir yolu, çok güzel konuşan biri tersini söyleyerek ikna edebilir. Ama gönlünüzün emin olduğuna kimse tersine inandıramaz.
Gönül gözüyle bakıp olumsuz sonuç almak mümkün müdür?
Çok güzel. Hayır yoktur. Çünkü gönül gözüyle bakabilen insan için olumsuzluk yoktur. Şer yoktur. Herşey hayırdır. Olmuyorsa, “Aaa ben böyle inanmıştım ama bak benim hayrım böyleymiş” der. Gönül gözü üçe kadar dener. Herşeyin Allah’tan geldiğini bildiği için her şeyi hayrı olarak görür. Ben bunu şöyle
örneklerim. Mesela kulplu bir bardak aldınız. Benim için kulbu sağdadır, sizin için soldadır. Ben yemin ederim kulbun sağda olduğuna, siz de yemin edebilirsiniz kulbun solda olduğuna dair. Bütün kavgalar buradan çıkıyor, bakma yerlerimiz farklı. Üsten bakan bir adam, ikimize de güler.
Ve hayat ne yazık ki bu kadar küçük olaylar yüzünden bazen bizlere zindan haline geliyor, öyle değil mi?
Kesinlikle evet. Önyargılı bakıyoruz. Bugün iyi dediğimize yarın kötü diyoruz. Demek ki o adam ne iyi, ne de kötü. Ben ona isim takıyorum iyi ve kötü diye. Bu Karagöz perdesine benzer. Aslında bir kişi oynatmaktadır. Ama biz önde gördüklerimize sinirleniriz, kızarız, güleriz, severiz, vurmaya kalkarız, taşlamak isteriz vs… dolayısıyla aslında sonunda perde açıldığında oynatanın tek el olduğuna, başka hiç kimsenin olmadığını görürüz. İşte Allah ‘tek el’ dir. Fakat biz hep perdenin önündeki şahıslara takılıp duruyoruz. Halbuki yapan, yaptıran bir tane. Bu anlaşılınca hayat o kadar kolay ve zevkli oluyor ki.
Siz nasıl yaşıyorsunuz? Sabah kaçta kalkıyorsunuz?
Normal bir statüde değilim. Erken yatıyorum, saat 22.00-23.00 gibi ve saat 01.00-02.00 civarında kalkıyorum. 4-5 saatlik bir uyku bana yetiyor. Kalktıktan sonra kitap okuyorum, çok huzurlu saatler geçiriyorum. Çünkü kapı yok, telefon yok, öğrencilerimin sorunları yok. Allah ile çok baş başa kaldığım saatler. Bazen ibadet ederim, bazen çalışırım, bazen de bir şarkı dinler ağlarım. Saat 08.00 gibi derneğe gidiyorum. Allah herkese mutlu evlilikler nasip etsin ama yalnızlık denen olgunun aslında yalnızlık olmadığını öğrendim. Allah Hz. Musa’ya “Benim huzuruma gelmek için ayakkabılarını çıkar” demiş. Musa’da neden ayakkabılarım diye sorunca? Allah, “çünkü bir tanesi dünya sevgin, diğeri de ahiretteki cennet isteğin” demiş. Ardından “İkisini de çıkart beni iste ve görmeye gel” demiş. İşte ben de öyle evimin kapısından ayakkabılarımı çıkartıp evime girdiğim zaman mabetimde dünya sevgimi de atarım, ahiretteki cennet isteğimi de.
Çocuğunuz var mı?
İki çocuğum oldu, bir tanesini kaybettim çok şükür. 36 yaşında güzel bir oğlum var, Allah razı olsun, o da imanlı. Eşimden ayrılalı 20 küsür sene oldu. Annemlerle karşılıklı oturuyorum. Ama genelde yalnız yaşıyorum, çok şükür.
Çocuğunuzu küçük yaşta mı kaybettiniz?
Kızımı çok küçük kaybettim, yaşında bile değildi.
Küçük yaştaki kayıplar, Allah’a yakınlık mıdır?
Kevser suresi Hz. Fatma’ya inmiş bir suredir. Kevser suresinin yorumunda “İnsan-i Kamiller”i evlat kaybetmiş anneler ile makamını paraca kaybetmiş kişiler olarak söyler ve o kişilere direkt peygamberimiz “mürşitiniz benim” der.
Elmas misali…
Evet, Hazreti İbrahim’in hikayesini biliriz. Ateşe atılıp, onu gül bahçesine çevirir. Bu şekli ateşten çok, içimizde yakılan acıların ateşidir. Yani o acının içine girdiğinizde içiniz yanar ama Allah’ın sizinle olduğunu, sizden memnun kaldığını görürsünüz. Siz de Allah’ınızdan memnunsunuzdur. Veren ve alan aynı Allah’tır.
|

|
Eskiden "Kapıyı kapat!" denilmezmiş.
Allah (c.c.) kimsenin kapısını kapatmasın diye düşünülürmüş.
"Kapıyı ( ört, ya da sırla" denilirmiş. Kapının kapanmadan yavaşça örtülmesi edebdenmiş.
"Lambayı söndür demezlermiş.
Allah (c.c.) kimsenin ışığını söndürmesin.
"Lambayı dinlerdir" derlermiş.
Lamba yakılmaz, uyandırılırmış.
Uyuyan birisi uyandırılmak için sarsılmaz veya adı ile çağırılrnazmış.
"Agah ol erenler" derlermiş.
Nezaket, incelik, edeb her işin başı imiş de ondan...
Ona eren uyanık olurmuş.
İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış.
Hanımlar "Efendi" derlermiş beylerine, "siz" derlermiş. Hanımefendiliklerini gösterirlermiş.
Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırmış.
Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği ' için, adı "Karınca basmaz Efendiye çıkan insanlar varmış.
Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edebmiş.
Kapı eşiğindeki ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirmiş.
"Git bir daha gelme!" der gibi değil de.
"Gitsen de ayağının yönü buraya dönük olsun" der gibi dizilirmiş.
Canlı cansız her şeyin bir hatırı varmış.
Yumurtayı ucundan, çok az kırar, fazla kırmayı tahrip olarak düşünür, tahribin hiçbir türünü sevmezmiş.
Eskiler hayatı o kadar nurani, o kadar temiz, o kadar manâlı yaşarmış.
"Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler,
Ölçülü uzaklıkta yakın beraberlikler." diye tarif eder Üstad Necip Fazıl bu hali...
Eskiler "Edeb Ya Hu!" derler, Onu görüyor gibi yaşamaya çalışırlarmış.
O varken başkasına bakmaz, Onu unutmuş gibi hallere girmezlermiş.
Ezel ve Ebed Sultanı'nın huzurunda nasıl hareket edilmesi gerekiyorsa öyle hareket etmek isterlermiş.
"Bizi takip eden, her halimizi perdesiz, engelsiz gören, şu anda bizim durumumuza bakan Allah var!" der gibi, o mânâyı hatırlatmak için her yere "Edeb Ya Hu!" yazarlarmış.
"Allah'ın huzurunda edeb" demekmiş bu...
İnsan nerede olursa olsun Allah'ın huzurunda değil midir?
İlim meclisine girdim,kıldım talep,
İlim tâ gerilerde kaldı, illâ edep illâ edep.
|
Aşk şiddetli bir sevgidir sevilene karşı , muhabbet etmektir sevgiliyle..Muhabbet ise her şeyini bağışlamaktır , kendine de sende olan hiçbir şeyi bırakmamandır..Muhabbetin üç hali vardır: Birincisi; bu fiili bir sevgidir.Allahın kendilerine ihsan ettiği nimetlere karşı duyulan bir teşekkurdur.İkincisi; kalbin Allah’ın cemaline ,azametine,kudretine ilmine duyulan bir muhabbettir.üçüncüsü: Allah’ı sevmenin kadîm olduğunu bilmekten ve anlamaktan doğar, işte bu şekilde Allah’ı bir sebebe bağlı olmaksızın, sevmek. Bu şekildeki sevgi sıddîkler ve âriflerinkidir."
“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhammedisiz muhabbetten ne hasıl.”.
Aşk ehli böyle söylemiş..onsuz ne muhabbetin adı ne de tadı var.Muhabbeti Muhammed’den öğrenenler ölmemenin sırrını da öğrenmiş oldular. İşte onlardan biri, bu sırrı şu dizelerle açığa vurdu:
Âşık öldü diye salâ verirler
Ölen ten imiş âşıklar ölmez .
Muhabbetin merkezi dilden ziyade gönüldür.Çünkü gönül öyle yüce bir makam ki, kendisine ilişen alçaklığı bile elinden tutup katına yüceltir..Gönül ki Allah’ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder.Gönlüyle değilde gözüyle birşeyleri görmeye çalışan aşkı bilir mi acep? Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu aşk sanarak avutur sadece..aşk bu mu sizce? ya da bir Cemal’ e kul , bir Ahmed’e köle , bir Leyla’ya deli, bir ışığa pervane olmayan için aşk nedir acaba?
Dağı seven ve dağ tarafından sevildiğini farkeden bir yürek nasıl bir yürektir? Bu insanı yürekten sarsan muhabbet dersinin, bizim özlemeyen, sızlamayan, yanmayan, inlemeyen, sevmeyen, duyarsız, taşlaşmış ve hatta taştan daha da katılaşmış yüreklerimizde yaptığı yankı nedir?
Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, "Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir" der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. "Sen yürü Leyla ki ben Mevla’yı buldum." Der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.
ne varlığa sevinirim
ne yokluğa yerinirim
aşkın ile avunurum
bana seni gerek seni
Yunus Emre’ye böyle dedirten aşkta aynı ilahi aşktır..
Aşkın beşerilikten, ilahilik ifade etmesi için ve yahut o makama yükselmesi için ;bir insanIn eşine ve yahut da bir başkasına beslediği aşk-i mecazi var. Daha sonra bu insan Aşk-i İlahi‘ye yükseliyor. Bu hal ailesine karşı olan aşkında bir düşme göstermeyecektir. İlahi aşkın içerisinde beşeri aşkın cüzleri zaten mevcuttur. İlahi aşka vasıl olmak bilakis beşeri aşkların temelini sağlamlaştırır. Denizin içinde damla vardır; ama deniz damladan ibaret değildir. Bugün aşkla ibadet edebilen bir insan, yarin ibadet eder gibi aşık olabilir. Bugünkü isini aşkla yapan da, ayni isi yarin aşk ile yapamayabilir.
Her şeyden evvel "aşk" fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri "Aşıklık nedir?" diye sordu. "Benim gibi olursan anlarsın" dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.
Muhabbet iki taraflı, muhatap tek taraflı bir ilişkidir. Muhabbet “karşılıklı” olduğu müddetçe devam eder. Mevlana’nın Şems’e söylediği gibi sevilen sevmeyi sürdürmediği müddetçe seven sevgisini ebediyen sürdüremez. Muhabbet bir yerde kırılır. Ama muhatap olma karşılık alma beklentisi içermediğinden karşısındaki ona muhabbet etmese de muhatabiyet devam edebilir. Bir şeye “muhatap olmak” aklın, bir şeye “muhabbet etmek” ise kalbin eylemidir. Akılda ilim, kalpte feyz vardır. Nasıl ki kalb aklı, akıl da kalbi beslerse, muhatap olmak da muhabbet etmeyi, keza muhabbet etmek de muhatap olmayı besler. Buna göre muhatap olmayı “birini anlamaya, tanımaya, siret güzelliğini tatmaya, tartmaya ve tarttırmaya çalışmak”; muhabbet etmeyi ise “birini veya bir şeyi sevmek” olarak tarif edebiliriz.
Muhabbet etmek her şeyden önce bir teşekkür halidir. Kişi sevdiğine daha başlangıçta muhabbetle bağlanarak gerekli-gereksiz ona teşekkür eder bir hale girer. Çoğu kere onda olmayan güzellikleri bile onda varmış gibi telakki eder. Zira muhabbet ehli muhabbet ettiği şeyde bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Kemaline işaret eden zayıf emareleri kuvvetli hüccetler hükmünde görür. Daima sevdiği tarafındadır.
Biz hakiki aşkı ve dostluğu anlamadığımızdan bize muhatap olarak bizi sevecek kişileri yanımızdan uzaklaştırıyor, bize muhatap olmadan muhabbet edip, gururumuzu okşayan kişileri yanımızda tutuyoruz. Hal böyle olunca bizi anlamadan seven kişilerin aslında bize adavet ettiklerini anlayamıyoruz. Bunun için muhabbet ve muhatabiyet anlamında öyle açmazlar yaşıyoruz ki çoğu kere muhatap bile alamayacağımız kişilere muhabbet besleyip aşık oluyoruz. O muhabbet duygusuyla sevdiğimizi değiştirmeye, dönüştürmeye, onu kendimize muhatap etmeye çalışıyoruz. Bunu ne kadar başarabiliyoruz tartışılır. Gerçekte hem muhatap olacağımız, hem de muhabbet edeceğimiz insan sayısı şu dünyada o kadar az ki. Ama biz çoğu kere bunun farkına varamıyoruz...
Muhabbetle kalın...
|
|
|
| . | . . | . . | Telefon:0000000000 |
|
|
|